Geçmişden Günümüze Gelen Efsaneler, Destanlar, Söylenceler, Mitoloji, Hikayeler, Masallar , Türk folklorik motifler, şehirlerin efsaneleri,öyküleri

Taş Kesilmiş Çoban Ve Koyunları ile ilgili Söylenceler

| Perşembe, Şubat 28
Erzincan’ın merkeze bağlı Caferli köyü ve tüm çevre köylerde anlatılan aşağıdaki efsanenin benzerleri Elazığ’ın Karakoçan kazasına bağlı Çan köyünde (Hatta efsanenin orada geçtiğine dair bir takım delil ve kalıntılardan sözedilir. Orada bir çeşme, etrafında taşkesilmiş koyun sürüsü ve başında da bir çobanın olduğunu şeklindedir.)

Kars'ın kazası olan Kağızman'a bağlı bulunan Kızılöküz köyünde. Bolu-Mengen İlçesi, Yedigöller Milli Parkı civarında ki köylerde ve daha başka yerlerde de farklı olarak anlatılmaktadır. Ayrıca anlatımı farklıda olsa bir başka benzerleride K. Maraş'ın (Gurgum) Elbistan ilçesinin Dere Topallı köyü ve Erzurum’un dağlarında geçtiğine dair söylenceler vardır. Erzurum’da ve K. Maraşta Çoban Dede efsanesi olarak bilinir.

Erzurumda Çoban Dede Söylencesi şöyle anlatılır:

Erzurum dağlarında sürülerini otlatan Çoban Dede ve koyunları susuzluktan bunalmıştır. Koyunların halini gören Çoban Dede Tanrı'ya yalvarır.:

-Ya Rabbim,bu yerde soğuk bir su yarat da ben ve koyunlarım kana kana içelim.Ondan sonra istersen canımı al."

Başını kaldırdığında bulunduğu yerde bir pınar akmaktadır.Koyunları da kendisi de kana kana içer. Sonra da

-Rabbim değil mi ki sen beni duydun rahmet hazineni benden esirgemedin,artık bu can bana lazım değildir. der ve orada ölür.

Koyunlar da taş kesilir. Yöre de, bu suyun ,sürüler dağda iken aktığına ve sürüler inince kesildiğine inanılır. Dağdaki ufak bir tümsek çobanın mezarını,çevrede ki irili ufaklı taşlar da çobanın taş kesilmiş koyunları sayılır. Dağdaki kavaklarında çobanın değneğinden türediğine inanılır.

K. Maraş'ın (Gurgum) Elbistan ilçesinin Dere Topallı köyü yakınında bulunan Çoban Dede'nin öyküsü de şöyle anlatılır.

Bir gün Çoban Dede sürüsünü otlatmaya götürmüş öğleye doğru kavurucu sıcakların artmasıyla birlikte hem Çoban Dede hemde sürüsü susuzluktan kavrulmaya başlar. Çareyi Allah'a yalvarmakta bulan Çoban dede Allah'a yakarır.

-Ey Allahım eğer bu dağın başında bir çeşmeden soğuk bir su bana ve sürüme verirsen sana yedi tane koyunumu kurban adayacağım

Yaradan Çoban Dede'nin bu dileğini hemen yerine getirir. Dağdan buz gibi sular akmaya başlar. Çoban Dedeyle koyunları kana kana içerler. Çoban Dedenin duası kabul olup dileği yerine gelmiştir ancak Çoban Dede koyunların kendisine ait olmadığını söyler ve Allah'a verdiği söze sadık kalmaz, Allah'a kurban adayacağı yedi koyun yerine elbisesinde yakaladığı yedi tane biti kurban edip suyun içine atar.. Bu duruma kızan Yaradan verdiği sözü yerine getirmeyen Çoban Dede'yi sürüsüyle birlikte taş haline getirerek cezalandırır.

Caferli’de ise şu şekilde anlatılır:

Efsaneye göre... munzur, mercan ve karadağla çevrilmiş Erzincan'ın Caferli köyünde bundan uzun yıllar önce çok fakir bir çobanla çocukları yaşarmış. Bu çoban çocuklarının geçimini ancak köyün davarlarını dağlarda, yaylalarda otlatararak çobanlıkla sağlarmış.

Güzelliğine güzelmişte Caferli köyü, tek kusuru karadağa düşen yanında bir dirhem suyun bulunmamasıymış. Bunun aksine mercan, munzur dağlarının bulunduğu yanı ise her tarafında pırıl pırıl sular akarmış ama aralarında ki derin vadiden dolayı hayvanların bir taraftan, diğer tarafa geçmesi hayli zormuş.

Bir tarafında pırıl pırıl suların aktığı, diğer yanında ise bir damla suya hasret koca karadağ varmış. Yamaçlarında her çeşit bitkisi olan bu dağın yeşilliğini erkenden bozan tek kusuru da bir damla suyun olmamasıymış. Yani susuzmuş bizim koca karadağ. Belki de dünyanın hiçbiryerinde olmayan öyle güzel, öyle tatlı meyva ağaçları varmış ki ama suyunun olmadığından tam olgunlaşmadan dalından düşerlermiş meyveleri. Bu ağaçlardaki meyveleri olgunlaştıracak suyu yokmuş koca karadağın, tek üzüntüsü de buymuş zaten.

Sarp kayalarla yükselmiş bu dağın en tepesinde ermiş birine ait olduğu rivayet edilen türbe haline getirilmiş bir kabir bulunmaktadır.
Rivayete göre bu mezarın uzunluğunu küçük bir çocuk da adımlasa kırk ayaktır, yetişkin biride adımlasa kırk ayaktır. Kırkayak tepesi adı da oradan gelmektedir. (Kırkayak, Kırklar tepesi, Kırklardağı da denilir.) Karadağın tam tepesinde Kırklar ziyareti vardır. Yöre halkı bu gün bile hala bu tepeye çıkıp kurban keser, dilek dilerler.

Yazın en sıcak günlerinden bir gün çoban Caferli köyünün mercan ve munzur dağının karşısında görünen, isminden de anlaşılacağı gibi karadağa çıkarak hayvanları otlatıyormuş. Bu dağda hayvanların otlanması için bol ve çeşit çeşit ot bulunurmuş ama gelgelelim karadağın hiç bir yerinde bir damla su bulunmazmış.

Bir gün havanın çok sıcak olması nedeniyle, hayvanlar ve çoban çok susamışlar, susuzluktan bağrı delinen çoban ellerini gökyüzüne kaldırarak

-Ya Rabbim, ya Kırkdağlar evliyası Şuradan bir su çıkartıp şu kulunun ve hayvanların susuzluklarını gider andolsunki yedi kurban keserim diye adakta bulunmuş.
O anda çobanın bulunduğu yerin yakınında birdenbire kayalar arasında buz gibi bir su fışkırmış. Sevincinden çılgına dönen çoban o buz gibi sudan kana kana içip hayvanlarına da içirerek susuzluklarını gidermişler.

Ancak çoban sözünde durmayıp
-Koyunlar benim değil bunu yedi kurban yerine, yedi bit öldürüp adağımı gerçekleştireyim demiş.
Çoban düşüncesini yerine getirerek yedi koyun yerine yedi bit öldürüp, öldürdüğü bitleri de suya atmış. Bu olaydan sonra aradan çok zaman geçmeden su kesilmiş yeniden, çoban ve koyunlar da bulundukları yerde taş olmuşlar.

Akşam çobanın ve koyunların köye geri dönmemesini merak eden köylüler çobanı ve koyunları aramaya çıktıklarında, Karadağın eteğinde çobanın ve koyunların yerden fışkıran suyun yanında taşa dönüştüğünü görmüşler.

Aradan geçen çok uzun zamana rağmen bugün bile Caferli köyünün tam karşısındaki karadağa doğru bakıldığında, suyun fışkırdığı çevrede koyunların ve çobanın taş haline dönüşmüş kalıntıları görünmektedir. Her bahar o dağın bağrında kocaman bir su fışkırır ancak sıcakların bastığı yaz aylarında tekrar ortadan kaybolur.

Pepuk Kuşu Efsanesi

|

Vakti zamanında Anadolu'nun küçük bir dağ köyünde anne baba ile iki çoçuğu yaşarmış. Çocuklarının biri erkek diğeri de kız imiş. Bu ailenin herkesi imrendirecek derecede neşe, mutluluk ve sevinç içerisinde dilekleri gerçekleşir her şey gönüllerince olurmuş. Oturdukları köyde gayet sevilen bu iki güzel çocuk da gün gelmiş cıvıl cıvıl kuş sesleri, kuzu meleyişleri, dere çağlayışları arasında mavi ve yeşilin alabildiğine uzandığı yaylaların güzelliği içinde, boylu boyunca dağların eteklerinde bulunan ağaçların gölgeleri ve serinliği içinde güle, oynaya, büyümüşler.

Taa ki günün birinde anneleri aniden rahatsızlaşıp ölünceye dek. Bu durum,ailenin tüm neşesini, huzurunu, mutluluğunu üzüntüye çevirip yok etmiş. İki kardeş de artık eskisi gibi ne gülmüş ne de sevinip oynamışlar. Her tarafa ağır bir yas ve sis bulutu çökmüş...

Bir müddet sonra evde aş pişirecek kimsesi olmadığı için babaları yeniden evlenmek zorunda kalmış. Evlenmişte üvey anneleri kısır olduğu ve de çocuğu olmadığı için çocukları hiç sevmez, düşmanca davranırmış. Fırsat buldukça kötülük eder, elinden gelen her zulmü yapmaktan geri durmazmış. Hele babaları evden çıkınca vay haline çocukların, onlara türlü türlü eziyetler eder rahat yüzü göstermezmiş. Çocukları gece gündüz çalıştırp, döver ve kimseye anlatmamaları için de korkuturmuş. Zavallı çocuklar bütün bu kötülüklere rağmen yine de babaları üvey annelerinin yaptıklarına inanmaz diye çaresiz her eziyete katlanarak yaşamlarını sürdürmeye çabalarmış...

Babalarının yine evde olmadığı bir bahar günü, üvey anneleri iki kardeşe torba, bıçak ve kazma vererek,dağa kenger toplamaya gönderir . İki kardeş sabah erkenden evden ayrılarak kenger toplamak için dağın yolunu tutmuşlar. Abla bir bir topladığı kengerleri kardeşinin sırtında taşıdığı torbaya koyarmış ve böylece de hava kararmaya başlayıncaya kadar kenger toplamışlar. Artık köye dönmek üzereyken Abla, kardeşinin sırtında taşıdığı torbanın dolup dolmadığını anlamak için torbayı yere indirip bakmış ki ne görsün, torbada bir tek kenger yok. Bu duruma şaşırmışlar Abla erkek kardeşine, Sabahtan beri topladığımız kengerleri gizli gizli yedin değil mi? Biz şimdi eve nasıl döneriz? üvey annemiz bizi öldürür!..? deyip çıkışmış kardeşine.

Kardeşi ise Hayır abla, bana yemem için verdiğin bir tek kengerin dışında yemin olsun ki yemedim! demiş. Ancak ablasını bir türlü inandıramamış. Abla eğer hala bana inanmıyorsan istersen karnımı aç da bak! demiş. Ablası almış bıçağı karnını yarmış bakmış ki kendisinin verdiği bir kengerin dışında midesi bomboş kardeşinin, meğerse kengerleri o yememiş!... Kardeşi doğru söylemiş. Kardeşinin karnını dikmeye çalışmışsa da kardeşi oracıkta ölmüş.

Gidip torbaya tekrar bakmış ki torbanın dibi delik ve sabahtan bu yana topladıkları kengerlerin döküldüğünü anlamış. Meğer üvey anneleri onlara (akşam kötülük etsin diye) dibi delik torbayı vermiş.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla neye uğradığını şaşırmış ve orada bulunan pınarın suyuyla kardeşini yıkayıp ağlaya ağlaya gömüvemiş. Gömütün yeri belli olsun diye de başucuna bir fidan dikmiş.

Eve döndüğünde kardeşini soran babasına. O biraz yoruldu oduncularla gelecek? demiş. Oduncular gelmiş, çocuk gelmemiş.
- Nahırla gelecek demiş.
Nahır da gelmiş, ama çocuk yine yok.
- Davarla gelecek.
Davar da gelmiş çocuk hala ortalada yok.
Genç kız bir yandan baba korkusu, diğer yandan vicdan azabıyla kıvrılmış, yanmış, tutuşmuş parça parça olmuş yüreği.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla Allah'a yalvarmaya, dua etmeye başlamış. Allah'ım beni pepuk kuşu yap bu dağlara sal ki dünya döndükçe dağlardan dağlara kardeşim diye seslenip durayım!...

O gece kızın dileği kabul olur, genç kız o gece Allah'tan, pepuk kuşu olmuş ve gidip kardeşinin başucundaki ağaca konup hep kardeşi için seslenip durmuş. Ve işte o gün bu gündür bu kız, pepuk kuşu olarak dağlarda oradan oraya dolaşarak, kardeşini öldürdüğü için herkese kendini ihbar eder durur:

Her bahar mevsimi kengerin yerden bitmesi ile beraber pepuk kuşunun acıklı ötüşü de başlar.

Pepuk kuşunun dilinden

Pepuu
Kekuu (baba)
Kim yaptı
Ben yaptım
Kim öldürdü
Ben öldürdüm
Kim yıkadı
Ben yıkadım
Vah! Vah! Vah
!

Dağlarda öten bu kuşun bu gün hala, kardeşini öldüren o genç kız olduğu söylencesi, Erzincan'ın Caferli köyü ve diğer çevre köylerde yaygın bir biçimde bu şekilde anlatılır. Onun çıkardığı seslere bile acıklı bir ifade ve anlam yüklenmiş.
Bu efsane hala doğunun bir çok yöresinde anlatılmaktadır. Komşu illerde de aynı efsanenin değişik şekillerde anlatıldığı bilinmektedir. Doğu illerinde yaşayan yaşlı genç hemen hemen herkes pepuk kuşu efsanesini farklı bir şekilde de olsa bilir.

Bu Efsane Nuri Can'dan alıntıdır.

Dım Dım Kalesi

|
Hakkari'de İran'ın kuzeyinde günümüzde ayakta olduğu söylenen Dım Dım kalesi ile ilgili olarak anlatılan bir söylence şöyledir.

İran'ın kuzeyinde yaşayan Han Avden adlı Şahın Hakkarili bir kahyası vardır.Şah becerikli ve dürüst kahyasını çok sevmektedir.

Bir gün kırk kişilik bir haydut çetesi, Şah'ın çiftliğini basar, talan etmek ister.Kahya çetedekilerin otuzunu öldürür,ama bir saldırganın kılıç vuruşuyla sol eli kopar.Şah altın bir el yaptırarak onu ödüllendirir.

Günlerden bir gün çiftliği dolaşmaya çıkan kahya,çobanın yanına varır. Öyle yorulmuştur ki, sunulan taze sütü içemeden uyuya kalır.Kavalı süt çanağının üzerine koymuştur. Rüyasında ak bir deniz üzerinden geçerek define bulduğunu görür. Uyanır bu sırada sarı bir sinek kavalın içinden geçerek korudaki mağaraya girmektedir. Düşünü hatırlayıp o da mağaraya girer. Büyük bir define bulur. Mağaranın ağzını örtüp Şah'a varır haber verir. Kendisine bir manda derisi kadar toprak bağışlanmasını ister. Dileği kabul edilir o da bir manda derisini ince ince kıyarak bir yumak oluşturur. Mağaranın bulunduğu alanı bununla çevirir. Çevirdiği yerler kendisinin olmuştur. Defineyi çıkarıp mağaranın olduğu yere büyük bir kale yaptırır. Artık Altın Elli Han diye anılır. ve kaleye de Dım Dım Kalesi denir.

Aç Öldüren Suyu Söylencesi

|
İzmir'in Güzel ilçesi Bergama'ya ait bir söylence "Aç öldüren suyu"

Bir yıl Bergama da büyük bir kuraklık olur.Halk susuzluktan kırılır. Kral mühendislerini toplayıp Bergama 'ya su getirmenin yolarını arar.Madra dağında bol ve temiz bir su bulunur.Adı aç öldüren suyudur.Öyle bir sudur ki aç karnında içen ölür.

Kral bu suyun Bergama'ya getirilmesin emreder.Ama iş çok güçtür.mühendisler buna yanaşmaz.Çaresiz kalan kral suyu getirene kızını vereceğini söyler.Mühendislerden en genci cesaretlenip işe girişir.

Aradan yedi yıl geçer.Bir çok engel aşılmıştır,su birkaç ay sonra kente akacaktır.
Kralın kızı kale burcundan çalışmaları izlemektedir.Genç mühendiste bir uçurumun
kıyısındadır.Birden kızı görür.Kendini yıllardır uğraştıran suya yedi yıl tam yedi yıldır didindirdin.şimdi bir köpek gibi ardımdan geliyorsun der.Su birden durur.Bir türlü uçurumun karşısına geçirilemez.

ümitsizliğe kapılan genç kendini uçuruma atar.Bunu duyan kralın kızı da bu acıya dayanamaz,kendini burçlardan aşağı bırakır.İkisi yan yana gömülür.Kızın baş ucuna ak erkeğin al bir gül fidanı dikilir.Bir süre sonra Bergama'ya getirilen su bu iki fidanı da sular.

Mersin Kız Kalesi Söylencesi

|

Korykos kıyı kalesinin 200 m açığındaki küçük adacık üzerindeki kaleye Kızkalesi denilmektedir. Büyük bölümü ayakta olan Kızkalesi'nin kuzey ve güney uçları sekiz kuleyle korunmuştur. Kalenin dış çevre uzunluğu 192 m dir. Kızkalesi ile kıyıdaki kale denizden bir yolla bağlanmış, denizden gelecek saldırılara karşı önlem alınmıştır. Karamanoğlu ibrahim Bey tarafından 1448yılında onarılmıştır. Kız Kalesi ile ilgili olarak anlatılan söylence şöyledir:

Mersinde yaşayan krallardan biri bir kız çocuğu olsun diye gece gündüz Tanrı'ya yalvarmaktadır. Sonunda dileği gerçekleşir ve güzelliği, zarafeti, yardımseverliği ile dillere destan bir kızı olur.

Bir gün şehre bir falcı gelir. Kral onu sarayına çağırır. Kızının geleceğini öğrenmek ister. Falcı kızın eline bakınca irkilir. Kralın zorlaması üzerine konuşur ve kralım kızınızı bir yılan sokacak buna hiç kimse siz bile engel olamayacaksınız der. Kral durumu kimseye söylemez ama düşünmeden de kendini alamaz. Sonunda Mersin'e 60 km uzaklıkta kıyıya yakın yerde küçük bir adacık üzerinde kızına bir kale yaptırır. Kızını buraya kapatır. İşin gerçek nedenini bilmeyen kızı günden güne üzülmekte ve zayıflamaktadır. Günün birinde saraydan giden bir üzüm sepeti içinden çıkan bir yılan kızı sokup öldürür.

Kız kalesi'ni youtube sitesindeki videosu

Nezahat Onbaşı

| Çarşamba, Şubat 27

Milli Mücadele de ön saflarlarda Savaşmış Kahraman bir kız çocuğu Bu Milleti kim esaret altına alabilir ki aşağıda okuyacağınız küçücük bir kız çocuğunun öyküsünden çok, neden tarih boyunca hür yaşadığımızın delilidir.

İlk istiklal Madalyası bu küçük kıza layık görülmüştür.

Albay Hafız Halit Bey,komutasındaki 70. alayla birlikte Milli Mücadele saflarına katılmış; ancak eşi Hadiye Hanım daha 24 yaşındayken vereme kurban gittiğinden ve o yıllarda İstanbul işgal altında bulunduğundan, küçük kızını da yanında götürmek zorunda kalmıştır.

Böylece kader küçük Nezahat'ı, daha 9 yaşındayken cepheyle tanıştırmış, 12 yaşına kadar tam üç sene müddetle cephelerde bilfiil babasının yanında savaşmıştır.

Nezahat Onbaşı, babasıyla birlikte, Geyve Savaşı, Konya İsyanı, Birinci ve İkinci İnönü Savaşları ile Sakarya ve Gediz Muharebelerinde yer almış ve gösterdiği kahramanlıklarla 70. alayın simgesi olmuş,alay kızlı alay diye anılmış hatta Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa’nın dahi dikkatini çekmiştir.

Türk ordusunun Yunan saldırısı karşısında zor duruma düştüğü Gediz Muharebesi, yaklaşık 600 kişilik alayı ile Albay Halit’e sıkıntılı anlar yaşattığı ve umudunu tükettiği bir noktada küçük kızı Nezahat atıyla askerlerin önünü keserek babasının imdadına koşmuştur.

Küçük Nezahat, cephe gerisine kaçmaya çalışan askerlerin karşısına, vatan sevgisiyle dolu büyük yüreğiyle adeta duvar gibi dikilmiş ve bir çocuktan beklenmeyecek muhteşemlikteki şu müthiş sözü haykırmıştır:
"Ben babamın yanına ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz?"
Atın üstündeki küçük kız, askerlerin yüzüne, “vatan sevgisini ve şehadeti” tokat gibi indirince beyninden vurulmuşa dönen Mehmetçiğin hepsi geri dönmüş ve çoğu o muharebede şehit düşmüştür.
Ama küçük Nezahat, bu büyük imtihanı kazanmıştır. O artık elinde oyuncakla askerlerin arasında gezinen bir kız çocuğu değil, 70. alayın “Nezahat Onbaşı”sıdır.

Nezahat Onbaşı’nın kahramanlık hikâyesi, Cumhuriyet'in ilânından hemen sonra 30 Ocak 1921'de, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin en hararetli tartışmalarından birine konu olacaktır

Bir milletvekili Meclis Başkanlığı’na Nezahat Onbaşı'ya istiklal madalyası verilmesini teklif etmiştir. Küçük Nezahat, Fransız İhtilali'nin simge ismi 16 yaşındaki Jan Dark (Jeanna D'Arc) ile özdeşleştirilmiştir. Bolu mebusu Tunalı Hilmi Bey, istiklal madalyasının da ötesinde Nezahat Onbaşı'nın asker yapılmasını, tuğgeneral rütbesiyle ödüllendirilip, “Paşa Hanım” olmasını önermiştir.Sonunda, Emin Bey’in teklifi gereği minik kızın istiklal madalyası ile onurlandırılmasına karar verilmiştir. Böylece Nezahat Onbaşı, TBMM’nin istiklal madalyası ile ödüllendirdiği “ilk çocuk” olma unvanını elde etmiştir. Ne var ki babası Albay Hafız Halit (Uzel) Bey ve kendisi defalarca başvurmalarına rağmen maalesef istiklal madalyasını Meclis’ten almayı bir türlü başaramamışlardır. Bunun yerine Nezahat Onbaşı bir çeyizlik hediye ile taltif olunmuş, fakat o da tıpkı istiklal madalyası kararı gibi gerçeğe dönüşmemiştir. Yaşının küçük olması sebebiyle Cumhuriyet’in kadın kahramanları listesine bile çok sonraları girecektir.

Bundan 65 yıl sonra bir gazetecinin konuyu gündeme getirmesiyle dönemin TBMM Başkanı Necmettin Karaduman tarafından kendisine takdir beratı verilmiştir. Nezahat Onbaşı, 6 Temmuz 1986'da Dolmabahçe Sarayı'nda sessiz sedasız bir törenle şükran plaketini aldığında tam 78 yaşında idi. 6 yıl sonra da madalyasını göremeden hayata gözlerini kapayacaktı.

SON İSTEĞİ TÜRK BAYRAĞINA SARILMAKTI

Annesinin son günlerinde yeniden Milli Mücadele günlerini yaşamaya başladığını söyleyen büyük kızı İnci Üçok (Baysel), Nezahet Onbaşı'nın ölüm anını şöyle anlatıyor: "Çok rahatsızlanmıştı. Gülhane Askerî Tıp Akademisi'ne kaldırdık. Hastanede, 'Bak gördün mü Alay geldi. Karşıda askerler. Bak kızım babam beni almaya geldi. Alayın hepsi burada.' diyordu. Onlar son sözleri oldu."

Büyük kız İnci, "Askerler onun her şeyiydi. Ay yıldızlı bayrağı ve askerleri gördüğünde gözleri dolardı." diyor. Annesinin intizamlı bir hayatı olduğunu, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili hatıralarını hep coşkuyla anlattığını söylüyor.

İstanbul Özel Saint-Joseph Fransız Lisesi Felsefe öğretmeni küçük kızı Oya Baysel ise tek bir isteğini yerine getiremediklerini dile getiriyor: "Onun son dakikasına kadar hep yanında olduk. Tek isteği var yapamadığımız. Öldüğümde Türk bayrağına sarın demişti. Bir takım asker geldi, cenaze törenine. Ama tabutuna al bayrağı koyamadık. O günün telaşıyla birileri Bayrak Kanunu var deyip engellemişti. Biz de unuttuk."

Nezahet Onbaşı 24 Eylül 1993'te GATA'da vefat eder. Ve eşinin yanına Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilir. O, ardında birçok kimsenin bilmediği tarih kayıtlarına not düşülen bir kahramanlık hikâyesi bıraktı. Nezahet Onbaşı'nın alamadığı İstiklal Madalyası TBMM'nin 69 numaralı Kanunu mucibince Cumhuriyet'in ilk yıllarında 6 bin 920 kişiye verildi. Madalya alanlar arasında 70. Alay Komutanı Hafız Halit Bey ve Nezahet Onbaşı'nın eşi Rıfat Baysel de vardı. Bugün Meclis Kütüphanesi'nin raflarında yer alan 6 defterin kayıtlarına göre İstiklal Madalyalı kahramanların ilk 1500'ü Atatürk'ün silah arkadaşları, milletvekilleri ve cephede yer alan komutanlara verilmiş. Sonra erlere, halk kahramanlarına, Maraş'a, Antep'e, Urfa'ya İstiklal beratı ve madalya verilmesi kararlaştırılmış.
Kayıtlara ilk İstiklal Madalyası olarak geçen tek taltif Nezahet Onbaşı'ya yani bir çocuğa aitti. Ancak o madalyasını alamadan hayata gözlerini kapadı.


Unutulmuş kahramanları öğrenmek ve yâd etmek isteyenlere İsmail Çolak’ın yazdığı Nesil Yayınları’ndan çıkan “
Kuvayı İlmiye” kitabı şiddetle tavsiye olunur…

alıntı

Meclis tutanaklarını, Atatürk'ün iltifatı,Çerkes Ethem'in Silah hediyesini, Tarih ve Coğrafya Dünyası Mecmuası'nda Nezahet Hanım Milli Mücadele'ye katılışının ilk safhalarına ait anıları ve öykünün buraya alamadığımız devamını
buradan okuyabilirsiniz.

Tayyar Rahmiye

| Salı, Şubat 26
Milli Mücadele de ön saflarlarda Savaşıp şehid olan kadınlar




Osmaniye işgale uğrayınca, Hüseyin Ağa'nın millî kuvvetlerine katılmak için müracaat eden Rahmiye Hatun'a Hüseyin Ağa'nın,



"Bacım! Bu, er işidir, sen cephe gerisinde belki daha yararlı olursun" demesi üzerine:



"Vatanın savunmasında hepimiz eriz. Düşman toprağımıza ayak basmış, harîm-i ismetimizi kirletmek istiyor. Elim silah tutarken ben nasıl savaşmam" cevabını vermiştir.



Cenup Cephesi'nde 9. Tümen kuruluşunda ki gönüllü müfrezenin komutanı olarak görev yaptı. Tümenden aldığı bir emirle Osmaniye’deki müstahkem Fransız karargâhına taarruz edecek olan bu müfreze, 1920 senesinin 1 Temmuz sabahında harekete geçti. Tayyar Rahmiye müfrezesini ustaca bir tertiple yavaş yavaş hedefe doğru ilerletti. Fakat bir an geldi ki, artık ilerlemeye imkân kalmadı. Çünkü Fransız karargâhı çok iyi tahkim edilmiş ve bol silâhla müdafaa edilmekteydi. Duraklayan çetesini harekete geçirmek, yeni bir taarruz hızı verebilmek için sarf ettiği bütün gayretleri boşa çıktığını gören bu kahraman Müslüman–Türk kadını şiddetli düşman ateşine rağmen ayağa fırlayarak:



“–Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da siz erkek olmanıza rağmen yerlerde sürünmekten utanmıyor musunuz!” diye bağırdı.



Erkeklerin gururuna dokunan bu söz ve jest, ruhları sararak kahramanlık hislerini kamçıladı ve hücum yeniden başladı. Yağmur gibi yağan düşman ateşi, bu hücumu bir an olsun durduramamıştı. Karargâh binasını saran çember gitgide daralıyordu. Tayyar Rahmiye, karargâh kapısına on adım kala şehit oldu. Tayyar Rahmiye'nin şehit olmasıyla birlikte emrindekiler daha da hırslanmışlar ve Fransız karargâhını zapt etmişlerdir.



Tayyar Rahmiye adını:

Hasanbeyli civarında ki muharebeler sırasında ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için ileri atıldığından dolayı kendisine “Tayyar (uçan ) Rahmiye” lakabı verilmiştir.

4 Nisan 1953 saat gece 02:15 Çanakkale Nara Burnu açıkları Dumlupınar Denizaltısı

| Perşembe, Şubat 21
Aşağıda size kısa kısa alıntıladığım belki bir kısmınızın bildiği Bir acıyı tekrar hatırlatmak istedim. Yapabilecek bir şey kalmamış ve 22 kahraman Türk evladı ölüme giderken bile vatan sevdasını dile getirmişlerdir

Dumlupınar Denizaltısında 81 can şehid oldu Türk denizcilik tarihinin en büyük facialarından biri yaşandı.

4 Nisan 1953 Uzun ve yorucu bir seferden dönen Dumlupınar denizaltısı. Nara burnu açıklarında İsveç bandıralı Nabuland şilebi ile çarpıştı saatler 02:15'i gösteriyordu ....Sessiz, soğuk ve karanlıktı gece. Başından aldığı şiddetli darbe ile Dumlupınar bir kaç saniye içinde sulara gömüldü. Gemide ki 81 kişilik mürettebattan sağ kalan 22 kişi geminin arka bölümünde ki torpido dairesine sığındı... Mahsur kalanların su yüzüne fırlattıkları telefon şamandırasıyla gemi ile irtibat sağlandı Saat 06:40 İlk telefon bağlantısında "Oğlum merak etmeyin... sizi kurtaracağız.." sözlerine karşılık Astsubay Selami'nin cevabı göz yaşartıcıydı; "Sağ olun…Vatan sağ olsun Sağ kalan 22 kişiyi kurtarmak için herkes seferber oldu... Bu arada oksijeni idareli kullanmaları için, gereksiz yere konuşmamaları, şarkı türkü söylememeleri ve sigara içmemeleri konusunda uyarılar yapıldı? Ancak saatler süren kurtarma çalışmalarının sonunda, umutların tükendiği anda karanlıkta bekleyen 22 kişiye, her şey yine aynı sözcüklerle anlatıldı;
Konuşabilirler, türkü söyleyebilirler, hatta sigara bile içebilirlerdi...


Aşağıdan gelen son sesler...
- Alo aşağıdan alo Dumlu
- Evet Dumlu.
- Ben Üsteğmen Suad.
- Evet efendim ben Selami
- Selami nasılsınız, biz geldik, şimdi bana durumu anlat.
- Efendim dizellerden yara aldık, manevra dairesinde yangın çıktı, bataryayı
sıfıra alarak kıç torpido dairesine geçtik, şimdi manevra dairesi su ile dolu.
- Kaç kişisiniz orada?
- 22 kişiyiz.
- Diğer dairelerle irtibatınız var mı?
- Yarım saat evvel kıç batarya dairesi ile konuştum, şimdi cevap vermiyorlar.
- Merak etmeyin 'Kurtaran' geldi biz buradayız.
- Efendim manometre 267 kadem gösteriyor doğru mu?..
- Selami Kurtaran geldi şimdi kurtarma işine başlanıyor, ben biraz sonra yine gelirim.
- Peki efendim...

Kazadan yaklaşık on saat sonra olay yerine gelen Kurtaran gemisi personeli aşağıdaki arkadaşlarını kurtarmak için büyük gayret gösterdi. Ancak daha çalışmanın ilk adımında denizaltının battı şamandırası koparıldı ve Dumlupınar'la irtibat kesildi. Çan kılavuz teli olmayan denizatlıya ulaşmak daha da imkansız bir hal aldı

Eğer Dumlupınar'ın şamandırası kopmasaydı dalgıçlar telefon kablosuna tutunarak aşağıya inecek ve Kurtaran gemisindeki çan telini denizaltının kurtarma kapağına takabilecekti. Ancak şamandıranın teli kurtarma çalışmalarının daha ilk adımında kopmuştu

Subaylar:Kurmay Albay Hakkı Burak, Makine Kıdemli Yüzbaşı Naşit Öngören, Makine Yüzbaşı Affan Kayalı, Güverte Üsteğmen İsmail Türe, Makine Üsteğmen Fikret Coşkun, Güverte Teğmen Bülent Orkun, Güverte Teğmen Macit Şengün Assubay Kıdemli Başçavuşlar:
Şevki Özsekban, Ali Tayfun, Emin Akan, Ömer Öney, Mehmet Denizmen, Sait Yıldırım Assubay Başçavuşlar: Cemaleddin Denizkıran, Salahaddin Çetindemir, Zeki Gider, Kemal Acun, Hüseyin Uçan, Cemal Kaya, Naci Özaydın Assubay Çavuşlar:Bahri Serseren, İhsan İçdemir, Selami Özben, İbrahim Altıntop, Şaban Mutlu, İhsan Coşkun, Hamd Reis, Samim Nebioğlu, Mustafa Doğan, İhsan Aral, Zeki Açıkdağ, Necdet Yaman, Tuğrul Çabuk, Mehmet Ali Yılmaz Mükellef Çavuşlar:Karasulu Veysel Saygılı, Rizeli Ramazan Yurdakul Mükellef Onbaşılar: Milaslı Niyazi Giritli, İstanbullu Züğfer Ceylan, İstanbullu İbrahim İşlemeci, Trabzonlu Murat Yıldırım, Bodrumlu Mehmet Kızılışık, Bodrumlu Emin Süzer Erler:Çanakkaleli Mehmet Demirel, Bigalı Ali Gökçü, Antalyalı Nurettin Alabacak, Bandırmalı Ömer Yalçın, Edremitli Ali Aslan, Lapsekili Ülfeddin Akar, Şileli Bekir Sarı, Sürmeneli Yusuf Demir, Rizeli Mehmet Aydın, Sökeli Mustafa Özsoy, Marmarisli Nuri Acar, Çorlulu Hüdai Çağdan, Lapsekili Kadir Demiroğlu, Tekirdağlı Fikri Ulaştırıcı, Bigalı Hüseyin Sayım, Bartınlı Hüseyin Kayan, İzmirli Kenan Odacıoğlu, Lapsekili Ahmet Günal, Bartınlı Mustafa Taşçı, Çanakkaleli Hasan Bozoğlu, Bursalı İbrahim Aksoy, İzmirli Feridan Kırcalı, Ordulu İsmail Özdemir, Çarşambalı Hasan Arslan, İnebolulu Ahmet Özkaya, Çanakkaleli Enver Uçar, Foçalı Necati Kalan, İnebolulu Murat Suyabatmaz, Giresunlu Mehmet Demir, Giresunlu Galip Yılmaz, Göreleli Hasan Kelleci

Allah şehitlerimize rahmet eylesin



'Son söz: Vatan Sağolsun' belgeseli
Yapım yılı: 2003 / Süresi: 52 dakika
Yönetmen: Mehmet Akif Aydın
Müzikler: Paul Dwyer

Bir iyilik ve...

|
Onyedinci asır başlarında Dalmaçya'nın Nadin Kasabasında Sancak Beyinin ahırında uşak olarak çalışan 13 yaşlarında bir çocuk vardı. Herkes tarafından horlanan bu kimsesiz çocuğa bir gün bir dul kadın acımış ve çıplak ayaklarına, kocasından kalmış kocaman bir çift partal kundura giydirmişti.

Nadin'de bir vazife nedeniyle saray Kapıcıbaşısı uğradı. Sancak Beyinin konağında misafir oldu ve küçük ahır uşağının zeka ile parlıyan gözleri ve kir tabakaları altında kaybolmuş güzelliği nazarı dikkatini çekti, çocuğu yıkatıp temizlettikten sonra alıp İstanbula getirtti. Saraya verdi. Enderunu Hümayun çocukları arasına katılan çocuğa, güzelliğinden ötürü yusuf adı konuldu. Nadinli Yusuf kısa bir zamanda yükseldi. Kaptan Paşa oldu. Bir gün Nadin'e kaptan Paşa'nın bir adamı geldi ve Sancak Beyine mühürlü bir meşin torba ile bir mektup verdi mektup da şunlar yazılıydı:

"Falan yerde orturan Marya isminde bir dul kadın vardır; bu torba eğer sağ ise , Sancak Beyinin ve Nadin kadısının huzurunda o dul kadına verilecektir ve bir senet tanzim edilip bana gönderilecektir."

Kadın sağ idi, çok fakir düşmüş bulunuyordu. Kadının ve sancak beyinin huzurunda Kaptan Paşanın torbası kendisine teslim edildi. Torbanın içinde bir çift kocaman partal kundura ve kunduranın içleride altın ile doldurulmuştu. Yusuf Paşa kısa bir de mektup yazmıştı.

"Anacığım, diyordu, bir kış günü donmuş çıplak ayaklarına bu kunduraları giydirdiğin kimsesiz çocuk ölünceye kadar seni unutmayacaktır."

Açıklama
kapıcıbaşı kimdir?
Osmanlı saray teşkilatında sarayın dış kapısını muhafaza etme görevi olanlara Kapıcıbaşı denir. Kapıcıbaşlarının emrinde bir de kapıkulu bölüğü bulunur

Molla Ahmed Türküsü ve Hikayesi

| Çarşamba, Şubat 20
Molla Ahmed Aslen Babadağ'lıdır. Genç, yiğit, yakışıklı bir delikanlıdır.Bir gün ailesine küser tutar alır başını gider. Şuhut ilçesine varır. Güçlülüğü ve cesaretinden ötürü delikanlılar arasında kendini hemen sevdirir. Efeler alayının başı olur.Sesinin güzelliğinden dolayıda müezzinlik yapar ara sıra.Bu yüzdende kendisine Molla lakap'ını takarlar. Molla Ahmet aynı zamanda kasabada kahvecidir. Kasabanın zenginlerinden birinin kızı Molla Ahmed'e tutulur. Molla Ahmed'de bu kızı sever.

"Macar" lakaplı namert de kıza tutkundur. Arkadaşlarıyla birlikte Molla Ahmet'i bir kır alemine davet ederler. Mola Ahmet iyi yüreklidir, arkadaş'larının namert çıkacaklarına hiç ihtimal vermez. Kısa bir eğlenceden sonra ansızın Ahmet'i kıskıvrak bağlarlar. Hiç acımasız elini, kolunu , bacağını parça parça edip sazlığın oraya bırakarak uzaklaşırlar.

Köpekleri ağızlarında et parçalarıyla dolaştıklarını gören köylüler Molla Ahmet'i çoraplarından tanırlar. Suçlular yakalanır adalete teslim edilirler. Molla Ahmed'in Öldürülüşü halk içinde nefretle anılır. Molla Ahmed Türküsünde herşey bütün inceliğiyle dile getirilmiştir.


Molla Ahmed Türküsü

Anne beni kırk pınarda kestiler,
Cepken'imi saz dalına astılar.
Anam babam benden umut kestiler.
Dalgın uykulardan uyan Ahmed'im

Yağlı kamalara dayan Ahmed'im
Yakuboğlu kamaları yağlıyor,
Neslihan kız siyim siyim ağlıyor,
Katil Macar kollarımı bağlıyor.

Kuş gibi meydanlarda dönen Ahmed'im
Neslihan yoluma ölen Ahmed'im.
Bir incecik yol gidiyor Bazlar'a,
Ilgıt ılgıt kanım aktı sazlara,

Selam söylen anam ile kızlara.
Dalgın uykulardan uyanamadım,
Yağlı kamalara dayanamadım.
Biçildi mi Seydi köy'ün çayırı,

Kadir MEVLA'm canı candan ayırı,
Hiç kalmamış Neslihan'ın hayırı
Koç gibi meydanlarda dönen Ahmed'im
Dostlar düşman imiş ben bilemedim.

Türkünün Hikayesini hazırlayan Ayşegül Göktepe

Sarı Saltuk

|
Ölümünün üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen Sarı Saltuk hâlâ Anadolu, Rumeli ve Balkan Türklerinin günlünde ve hafızasında yaşamaktadır. En doğuda Diyarbakır ve Tunceli'den başlayıp Bor, İznik, İstanbul'dan Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya, Bosna Hersek'e kadar uzanan çizgide bulunan Sarı Saltuk'a ait türbe ve makamların büyük bir saygıyla ziya­ret edilmesi, menkıbelerin anlatılması Sarı Saltuk'un hatırasının canlı bir şekilde yaşamakta olduğunun birer delilidir. Sadece Müslüman Türkler arasında değil Ortodoks mezhebine bağlı Hıristiyan dinindeki Gagauz Türklerinin de Sarı Saltuk'u millî hafızalarında yaşatmaları, ondan saygıyla söz etmeleri ve onu bir Türk azizi kabul etmeleri dikkat çekicidir.

Peki kimdir Sarı Saltuk ? Ne zaman yaşamış, neler yapmıştır ?

Ebül­hayr-ı Rûmî adındaki bir yazar Cem Sultan’ın emri üzerine Anadolu ve Rumeli’yi adım adım dolaşarak Sarı Saltuk’a ait menkıbeleri toplamış ve üç ciltlik bir eser haline getirmiştir

Saltuk-nâme'ye göre Sarı Saltuk'un asıl adı Şerif Hızır'dır. Babasının adı Seyyid Hasan'dır. Şerif Hızır, üç yaşındayken babasız kalır. Şerif'in yetiştirilme­si işini Seravil adındaki bir lala üstlenir.Kısa sürede ata binmeyi, ok atmayı, kılıç kul­lan­masını öğrenir.

Sarı Saltuk, Son derece güçlüdür, yüreğinde korkunun zerresi bile yoktur. Tek başına düş­man içine yanar od gibi girmekte, düşman kalelerini fethetmektedir. Aman dile­yen düşmanına karşı ise merhametlidir.

Bu özellikler dışında Sarı Saltuk'un olağan üstü güçleri de olduğu Saltuk-nâme'de anlatılmaktadır. Çok uzaklarda aleyhinde söylenenleri işitebilmekte, oturduğu yerden bir kılıç darbesiyle bir başka diyardaki düşmanını öldürebilmekte, göz açıp kapayıncaya kadar bir diyardan bir başka diyara gidebilmek­te­dir. Düş­man­ları bir türlü Saltuk'u öldürememektedir; ok atarlar batmaz, kılıç vurur­lar kesmez, büyü yaparlar tesir etmez, suya atarlar boğulmaz, ateşe atarlar yanmaz. Bütün cinler ve melekler Sarı Saltuk'un yardımcısıdır. Hatta bu cinlerden birisi ile ahiret kardeşi bile olmuştur.

Saltuk-nâme'ye göre Sarı Saltuk 99 yıl yaşamış, sonunda düşmanları tarafından zehirlendikten sonra hançerlenerek şehit edilmiştir. Ancak, son nefesini vermeden önce de kendisini zehirleyen ve hançerleyen düşmanını öldürmüştür.

Sarı Saltuk hakkında bilgi veren bir başka önemli kaynak da Evliya Çelebi’nin meşhur Seyahat-nâme’sidir. Evliya Çelebi'ye göre Sarı Saltuk'un asıl adı Muhammed Buharî'dir. Muhammed Buharî Ahmet Yesevî'nin halifesidir. Ahmet Yesevî, Muham­med Buharî'yi şu sözlerle Hacı Bektaş-ı Veli'ye gönderir:

- Saltuk Muhammedim ! Bektaşım seni Rum'a göndersin, Leh diyarında yoldan çıkmış olan Sarı Saltuk suretine girip o melunu, Dobruca'daki ejderi bu tahta kılıç ile öldür, Makedonya ve Dobruca'da yedi kırallık yerde ün sahibi ol

Dobruca'ya yetmiş adamıyla gelen Muhammed Buharî'nin, Kaligra mağarala­rın­da­ki ejderi öldürmesi üzerine Dobruca kıralı ve halkı Müslümanlığı kabul ederler. Leh ülkesindeki Sarı Saltuk namındaki papazı da öldürüp onun kılığına giren Muham­med Buharî Sarı Saltuk adıyla hüküm sürer ve bölgedeki halkları Müslümanlaştırır.

Evliya Çelebi, Seyahat-nâme'nin ikinci cildinde daha ayrıntılı bilgiler vermekte­dir. Muhammed Buharî, Kaligra'dan Kırım'a, oradan Rus ülkesindeki Haşdek kavmi­ne, oradan Leh ülkesindeki Lapka kavmine en sonunda da yine Leh ülkesindeki Dans­ka limanına gelmiştir. Burada Sveti Nikola - Sarı Saltuk adındaki bir papazla oturup epey sohbet etmiş sonra onu öldürüp cesedini yok ederek onun kılığına girmiştir. Yıllarca «Ben Sarı Saltuk'um ! » diyerek Sveti Nikola kıyafetinde dolaşmış, binlerce insanı Müslü­manlığa davet etmiştir.

Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk’un on iki mezarı olduğu belirtilmektedir. Sarı Saltuk, beylerin ve kralların mezarına sahip çıkmak isteyeceklerini söyleyerek her isteyene verilmek üzere birer tabut hazırlamalarını vasiyet eder.
Sarı Saltuk’un mezarını kendi ülkesinde bulundurmak isteyenler, kendilerine verilecek tabutta Sarı Saltuk’un vücudunu görecektir. Vasiyete göre adamları Sarı Saltuk’u yıkayıp kefenleyip çerağının yanına getirirler. Ayrıca isteyen beylere verilmek üzere on bir tabut hazırlarlar. Çünkü Sarı Saltuk ölümünden sonra on iki yerde makamının olacağını kendilerine söylemiştir.

Çevredeki beylerden ve krallardan her isteyene bir tabut verilir. Tabutu alan, Saltuk’un cesedinin kendisinde olduğunu görür ve ülkesine dönerek cenazeyi defneder.
Saltuk-nâme’ye göre Sarı Saltuk’un tabutunu alarak ülkesine götüren krallar ve beyler şunlardır: Tatar Hanı, Eflâk, Boğdan, Rus, Üngürûs (Macar), Leh (Polonya), Çeh (Çek), Bosin (Bosna), Beravati (? Hırvat), Karnata (?). Baba’ya ve Edirne’ye gömülen tabutlarla mezar sayısı böylece on ikiye ulaşmaktadır. Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk’un cenazesinin Baba (Babadağ/Roman­ya)’ya defnedildiği belirtilmekteyse de Sarı Saltuk’un cesedinin Edirne yakınlarındaki Eski Baba (Babaeski)’da gömülü olduğu yolunda bir rivayet bulunduğu da anlatılmaktadır. bir tartışma başlar. Tartışma sırasında tabuttan Saltuk’un narası yükselir:

- Sizi helâk ederim, benim vasiyetime aykırı iş yapmayın, der. Herkes korkudan ne yapacağını şaşırır. Sonunda tabutu alıp Edirne yakınlarındaki Babaeski’ye defnederler. Ancak bu rivayetin hemen ardından Ebü’l-Hayr-ı Rûmî «Ve ammâ sahîh budur çerağı yanduğı yirde gömdiler.» diyerek Sarı Saltuk’un asıl mezarının Babadağ’da olduğunu tekrarlar

küçük farklılıklarla da olsa benzer şekilde anlatmaktadır. Sarı Saltuk, adamlarına:

- Ölünce beni yıkayıp yedi tabut hazırlayın, çünkü benim için yedi kral cenk etmeli, der. Adamları ölümünden sonra Sarı Saltuk’u yıkarlar, yedi tabut hazırlarlar. İlk gelen Mosko (Moskova) kralıdır. Kendisine verilen tabutu açıp bakar ve Saltuk’un cesedini görür:

- Bre meded ! Bizim tabutta imiş ! diyerek ülkesine döner ve Mosko diyarına defneder. Daha sonra Leh (Polonya), Çeh (Çek), İşfet ~ İsfeç (? İsveç), Edrune (Edirne), Boğdan, Dobruca kralları gelerek birer tabut alıp ülkelerine defnederler. Her kral da kendisine verilen tabutta Sarı Saltuk’un cesedini görmüş ve asıl tabutun kendisine verildiğine inanmıştır

Seyahat-nâme’nin üçüncü cildinde Babadağ’a gelişini anlatan Evliya Çelebi de Sarı Saltuk’un burada gömülü olması sebebiyle bu şehre Babadağ dendiğini yazmaktadır.

Tunceli’nin Hozat ilçesinin sekiz kilometre kuzeyindeki 2276 rakımlı Sarı Saltuk tepesinde aynı adla anılan bir makam bulunmaktadır

Diyarbakır şehir merkezindeki Urfa Kapısı yakınlarında Gülşeniler Tekkesi olarak adlandırılan tarihî yapılar arasında Sarı Saltuk’un bir türbesi de bulunmaktadır

Halk, türbede yatan kişiyi Sarı Saltuk, Sarı Sadık, Seyyar Saltuk gibi adlarla anmaktadır. Sarı Sadık Camii imamı Sadık Özbağlar’ın anlattığına göre türbede gömülü olan kişi alplar döneminde yaşamış bir alp-eren olan Sarı Saltuk’tur.

Ölümü yaklaştığında adamlarına şöyle bir vasiyette bulunmuştur: «Ben öldüğüm zaman yedi tabut hazırlayacaksınız. Bu tabutlardan birinde ben olacağım, altısı ise boş olacak. Boş olanları küffar diyarlarına gömeceksiniz. Tabutumun bulunduğu ülkeleri Türkler küffardan alacak.» . Halk arasında yaşayan başka rivayetler de vardır. Bu rivayetlerden birine göre Sarı Saltuk gezgin bir evliyadır. Gazalara da katılmıştır. İnanışa göre Diyarbakır’da yaptığı bir savaş sırasında şehit düşmüş ve türbenin olduğu yere gömülmüştür

ANADOLU VE BALKANLARDA SARI SALTUK Prof.Dr. Şükrü Halûk Akalın Bu Araştırmasını daha ayrıntılı buradan okuyabilirsiniz

Naşa'lı Ahmet Efe-Gediz Pazarı Türküsü

|

Naşa'lı Ahmet Çanakkale'de askerdir. Fakat askerliği bir türlü bitmez. Komutan onu bir türlü terhis etmemektedir. O devirde askerliğe yakalanan kolay kolay kurtulamaz. Bu yüzden çeşitli rüşvet olayları dönmektedir. Komutanın istediği parayı getirirse terhis olacağı söylenir. Naşa'lı Ahmet'in Para bulabilmesi için komutan kısa süreliğine izin verir. Naşa'lı Ahmet hazır köyüne gelmişken bir de nişanlanır. Bu arada parayı denkleştirerek geri döner ve komutana verir. Artık terhisini beklemektedir. Fakat beklemesi boşunadır. Aldatıldığını anlayan Naşa'lı komutanını vurur. Kaçar Simav'a gelir. Simav dağlarını kendine mesken tutar.

Genellikle Simav ile Gediz arasında dağlarda yaşayan Naşa'lı Ahmet zaman zaman Gediz pazarında görülür. Simavlılarla yavuklusuna haber gönderir. Bazen de Simav'a inerek yaren toplantılarına katılır.

Hisarköylü Şalgamlar padişahın Kütahya yöresinde güvenliği sağlamakla görevlendirdiği kişilerdir. Naşa'lı Ahmet'i yakalama görevi de onlara verilir.

Naşa'lı Ahmet Efe'nin, Akdağ Yaylası'nda olduğu haberi Şalgamlara gelince, İsmail ve Ali Ağalar iz sürerek Akdağ'ın Turnacık yaylasında bir çepni ile yemek yerken yakalarlar.

Karşılama çok ani olduğundan her iki taraf tetikte ve çok dikkatlidir. Şalgamoğlu Ali ve İsmail, sofraya otururlar. Hava gergindir. Lokmalar ağızda büyür. Bunlar fırsat kollarken Ahmet Efe ve çepni açık vermemeye çalışır. Martinler kucakta, parmaklar tetiktedir. İsmail sağ tarafa oturmuş, tüfeğini Efe'nin böğrüne çevirmiştir. Efe'nin tüfeği ise Ali Ağa'ya çevrilmiştir. Ağı gibi bir aş biter sonunda. Tam ayağa kalktıkları sırada İsmail Ağa, Efe'yi arkadan kucaklar. Ayakları çadır ipine takılır ve yuvarlanırlar. Ali Ağa çepninin tüfeğini alıp Ahmet Efe'ye doğrultur. Efe'yi bağlayıp zaptiyeye haber verirler.

Olay yerine gelen müfreze komutanı Kör Mülazım, "vurun" emri verir. İsmail Ağa öldürülmesine karşı çıkar, önüne durur. "Mahkeme edilsin " der. Fakat arkasında duran Çavuş Uzunalo Deli Mehmet'e engel olamaz. Öldürülen Efe'nin başı Kütahya'ya gönderilir.

Naşa'lı Ahmet Efe'nin Ardından yakılan Türkünün bir bölümü ise şöyledir

Asarköy'den çıktım başım selamet
Akdağ Yaylası'nda koptu kıyamet
Beni de vuran Uzunalo Delahmet

Gediz pazarıdır benim pazarım
Akdağ Yaylası'nda kaldı mezarım
Sağ olaydım şu dağlarda gezeydim

Ne diyem oy Ahmet Allahtan oldu
Bizim kavuşmamız mahşere kaldı

Kütahya Efelerinin youtube videosunu izlemek isterseniz buraya tıklayınız
Efe fotosunu kaynağı

Naşa'lı Ahmet Efe ile ilgili bilgiyi bana ulaştıran Majik arkadaşıma teşekkür ederim.

Öyküde ismi geçen yerler Gediz hariç Simav'ın kasabasıdır.

Manisa Ağlayan Kaya Efsanesi

| Salı, Şubat 19
manisa ağlayan kaya efsanesi
Çok eski çağlarda Manisa da Niobe adlı bir kadın yaşarmış. Niobe'nin tam oniki tane çocuğu varmış Bunlardan altısı kız,altısı erkekmiş Niobe, bu kadar çok çocuğa sahip olduğu için kendisiyle pek gururlanırmış

Zamanla diğer kadınları küçümsemeye, çarşıda açıkca kendini övmeye başlamış "Hepinizden üstünüm ben" diyormuş, diğer kadınlara Hanginizin benim kadar çok çocuğu var? Analık konusunda Leto bile aşık atamaz benimle Leto sözünü duyan kadınlar korkuyla "aman sus" Niobe diyorlarmış "Leto böyle konuştuğunu bir duyarsa " Kadınlar haklıymış korkmakta, çünkü; leto bir tanrıçaymış..Üstelik eski çağda orada yaşayan insanların tapındığı tanrı ve tanrıçaların en güçlülerinden biriymiş.

Ama Niobe'nin umurunda mı? Duyarsa duysun dermiş bağıra bağıra Yalan mı? Tanrıça Leto nun sadece iki çocuğu var, benimse tam on iki !!! tanrıça leto o sırada Menderes ırmağının kıyısında dinlenmekteymiş. Yaramaz bir rüzgar,kıs kıs gülerek, Niobenin sözlerini tanrıçanın kulağına fısıldayı vermiş. Öfkesinden deliye dönen Leto hemen çocuklarını yanına çağırmış. Güneş gibi parlayan yakışıklı tanrı Apollon ile güzeller güzeli tanrıça Artemis bir ışık demeti halinde annelerinin önünde durmuşlar.

Leto çocuklarına olayı anlatıp onlardan Niobe'yi cezalandırmalarını istemiş. Apollon ile Artemis gümüş yaylarını kuşanıp Niobenin çocuklarının peşine düşmüşler . Niobe nin altı kızı Artemis'in, altı oğlu Apollon' un oklarıyla can vermiş. Bu olayı gören Niobe ise, üzüntüsünden o anda taş kesilmiş.

Efsane böyle bitiyor. Dağın yamacında duran kadın başı, görüntüsündeki kayaya çok yakından bakıldığında gözyaşlarının aktığı görülürmüş. Başka bir söylenti de eğer yanında oynayan çocuklar olursa gözyaşları kesilirmiş.

Bu efsene ile bilgiler wikipedia da ise şöyle

Ağlayan Kaya Spil Dağı eteklerinde bir doğa harikasıdır.

Bugün Spil Dağı'nın eteklerinde Ağlayan Kaya ya da diğer adıyla Niobe Kayası olarak bilinen kayanın bir sanat eseri olup olmadığı antik çağdan beri tartışılır. Doğal aşınma sonucu başı önüne eğik, ağlayan bir kadın görünümü kazanmıştır. Eski Yunan yazarlarının yapıtlarında da sözü edilen kayanın Zeus’un taşa dönüştürdüğü Niobe’yi temsil ettiğine inanılır.

Niobe, Yunan mitolojisinde, Lidya kralı Tantalos’un kızı ve Yunanistan’daki Tebai kralı Amphion’un karısı ve yitirdiği çocuklarının ardından gözyaşı döken kahırlı anaların simgesiydi.

Efsaneye göre, altı oğluyla altı kızı vardı ve yalnızca iki çocuğu (Apollon ve Artemis) olan Leto’dan daha doğurgan olmakla övünüyordu. Bu gururu nedeniyle onu cezalandırmaya karar veren Leto, Apollon’a Niobe’nin bütün oğullarını, Artemis’e de bütün kızlarını öldürttü. Çocukların cesetleri 10 gün sonra tanrılar tarafından gömüldü. Frigya’daki evine dönen Niobe, acılarını dindirmek isteyen Zeus tarafından Spylos dağının (Spil Dağı-Manisa) yamacında bir kaya parçasına dönüştürüldü.

Kırgız Tarihinde Bir kadın General-Kurmancan Datka

| Pazartesi, Şubat 18
Kurmancan Datka (1811-1907) Kırgız Tarihinde Datka ünvanı verilmiş tek kadınıdır. Ölünceye kadar Kırgızlar'ın özgürlüğü için mücadele etmiştir. Altay kraliçesi olarak anılmıştır Milletine ölünceye kadar önderlik etmiştir
...
...
Abdıldabek annesi Kurmancan Datka'nın imzaladığı anlaşmaya uymaz ve mabıtbek ile mmleketi terk eder Pamir'de ve Ooganistan'da asker toplar sonradan Mekke'ye giderken yolda ölür. En küçük oğlu Kamçıbek yakalanır Kurmancan Datka 84 yaşındadır heryeri simsiyah bir örtü ile örtülmüş at arabasında sevgili küçük oğlunun idama gidişini askerleriyle izler yanındaki askerlerden birinin Kamçıbek'in Altaylara kaçırılması teklifini red eder ve şunu der "bu bir şehid ölümüdür"

Kırgızların özgürlük mücadelesi için en sevdiği oğlunu bile feda etmekten çekinmemiştir.

Kurmancan Datka Kırgızlar için bugün bile "Altay Kraliçesi" olarak bilinmekte; Oş şehrinin kudsiyetinin,öneminin Kurmancan'dan geldiğine inanılmaktadır.Adına para ve pul bastırılmış bu kahraman Türk kadınını Oş'un kuruluşunun 3000. yılında At üstünde canlandırılmıştır. "Ruhu Şad olsun"


Abduraşit Urbayev Kurmancan Datka hakkında yazdığı kısa destan

Kurmancan Datka'nın Vasiyeti

Dostlarım, halkım-milletim, evlatlarım,
Yakın gibi, dönülmez yola gideceklerim.
Yaşlın-gencinle meşgul ol, kulak ver;
İşte bunlar vasiyet edip söyleyeceklerim.

Ezelden Kırgız olarak yaratılmış,
Ala-Too'nun arasına dağılmış
Adige'nin,Tagayımın çocukları
Aklı ile gayretine güvenmiş.

Kızılları kırmak için gazalarda çekilmeden
Yıkılsak da bir düşmana yenilmeden,
Er manas'ın tuğunu yüksek tuttuk,
Yiğitlikle eyerimizden eğilmeden.

Savaş ile geçti nice zamanlar,
Uykusunu böldü halkın katliamlar,
Yeter, artık kan dökme dursun,
Nesli çoğalıp, büyüyüp gelişsin Kırgızlar.

Eskisi gibi "sağ" ile "sol" birleşip,
Şura kursun karşı karşıya oturup,
Tartışsın Ata yurdun kaderini,
Ne zaman ki tehlike tepesinde durup.

"Sağ" ile "sol" bir fikirde birleşmezsek
Hakarete uğramaz mı "kalpak" ile "ele çek"
Üstümüzden kara bulut gider mi,
Halkımızı bekliyor nasıl bir gelecek?

Uyanık olun: zaman başka, şart başka,
Arkamız yok atın başını çek başka,
Akıl edip birazcık kımıldamazsak,
Ansızın takılıp kalmayalım sert taşa.

Hürriyete gider şimdi bir tek yol,
Lazım bize Hokand ile birleşmek,
Kılıç değil komuz vurarak boyun eğdirip,
En büyük ihtiyaç Rus ile dost olmak

Dostlarım, halkım-milletim, evlatlarım,
Yakın gibi, dönülmez yola gideceklerim.
Yaşlın-gencinle meşgul ol, kulak ver;
İşte bunlar vasiyet edip söyleyeceklerim.

Göremezsem Dünyayı,gökyüzünü, yıldızı
İçemezsem ot kokan (o güzelim) kımızı
Hepsini getirip, çağırın "sağ"ı "sol"u
Ölümüm bile birleştirsin Kırgız'ı

Abduraşit Urbayev

Kurmancan Datka'nın mücadelesini buradan okuyabilirsiniz (yada bilgisayaranıza kaydedebilirsiniz sağ tıklayıp farklı kaydet yapınız. Pdf )

Kum Dili Söylencesi

| Cumartesi, Şubat 16
Gelibolu da İlyas adında bir ermiş yaşamaktaymış.Kendisi gibi bir ermiş olan kardeşi Hızır ise karşı kıyıda yaşıyormuş. Bir gün Kardeşine gitmek ister bunun için yapması gerekenler vardır. İlyas'ın hiç ardına bakmadan karşıya geçmesi gerekir Eline bir avuç kum alır ve denize serperek yürümeye başlar. Kumları serptiği yerler denizde yol olmaktadır.

Kıyıdan onun Denizde ilerlemesini seyredenler şaşkınlık içinde kalmışlardır. ve bir ara bağrışmalar yükselir. İlyas dalgınlıkla seslerin geldiği yöne döner dönmez tılsımı bozulur. Vardığı yere kadar serptiği kumlarla oluşan yol, denize doğru uzanan dil biçiminde bir kara parçasına dönüşür.


bu söylenceyi de bloğumuzu yakından takip edenler bir başka efsane ile benzerliğini göreceklerdir İzmit Dil iskelesinin Söylencesi

Hero-Leandres Söylencesi

|
Çanakkale’nin Anadolu yakasında Nara Burnu’nda Abydos adında eski bir kent vardır. Abydos’un karşısında Seston kenti bulunamktadır. Bu iki kent Çanakkale Boğazı’nın en dar bölgesindedir.Sestos’ta Afrodit Tapınağı’nın rahibelerinden güzel Hero yaşamaktadır. Abydos’ta ise Leandros adlı ,yakışıklılığı dillere destan bir genç vardır. Leandros,heryıl düzenlenen İlkbahar ayini için Sestos'a gelir. Burada güzel Hero’yu görür ona tutulur. Hero’da Leandros’u sevmiştir. Hero Rahibe olduğu için kavuşmaları imkansızdır. Gizlice buluşmaya karar verirler.Hero Her gece yüksek bir kuleye çıkar ve bir meşale yakar ki Leandros’da karşıdaki kentten yüzerek yanına gelebilsin. Budurum uzun zaman böyle sürüp gider.

Bir gece boğazda fırtına çıkar.Leandros aldırmaz.Hero’ya kavuşmak için azgın sulara atılır.Rüzgar Hero’nun meşalesini söndürür.Leandros'ta karanlık denizde yolunu yitirir.Bir süre sularla boğuşur.Gücü tükenir ve boğulur.Akıntılar Leandros’un ceseDini Sestos kıyılarına sürükler. Hero , Leandros’un cansız bedenini görünce,kuleden atlayarak canına kıyar. İki sevdalıyı aynı mezara gömerler.Üzerine de bir deniz feneri yaparlar.


Efsaneler ve Söylencelerimizi takip edenler bu efsanenin Hazar Gölü efsanesine biraz benzediğini göreceklerdir

Ters Lale

| Çarşamba, Şubat 13

Selimiye Camisi'ndeki Ters Lale ile ilgili bir söylenceyi daha önceden yayınlamıştık şimdiki söylencemiz de Ters Lale ile ilgili Bilindiği gibi Ters Lale Türkiye'ye özgüdür. Dünyada benzeri bulunmamaktadır. "Dağların kenti" olarak anılan Hakkari anavatanıdır. Ters Lale'ye çeşitli isimlerle anılmaktadır.

Asurilerin her sabah göbeğinde su yaydığı için “Ağlayan Lale”, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği zaman Meryem ananın göz yaşlarından yere akan damlalarla yetiştiğine inanıldığından, adına ‘Ağlayan Gelin’ de denilmiştir. Ayrıca Avrupa da Fritillaries İmpreilas, “Keşan lalesi”, Prestika “Karagöz lalesi”, Emperyalis “Ağlayan Gelin” gibi isimlerle anılmaktadır. Halkımız tarafından da Ağlayan Gelin, Kerbela ve Kral Lalesi, Kral Tacı, Yayla Çanı, Yere Bakan Lale olarak da bilinmektedir.


Ters Lale'nin Selimiye öyküsüne gelince şöyledir

Selimiye Camisi’nin yapılacağı mevki, bir bayana ait lale bahçesiymiş. Mimar Sinan eserini burada yapmak istediğini padişaha söyler. Ancak bayan bahçesini vermek istemez. Israrlar sonucu bayan eğer eserde benden bir hatıra olursa bahçemi vereceğim der. Bunun üzerine Mimar Sinan’da müezzinler mahfelindeki mermer ayağa Ters Laleyi işletir.

Mimlendik

|
şimdi mim nedir diye sormayın ben de bilmiyorum ama mim beni buldu oysa onu ben hiç aramamıştım. :) yazılarını severek takip ettiğim Okyanustaki Rüzgar mim toplarından birini bana atmış. şu soğuk kış gününde Her ne kadar soğuk bir kış yaşıyorsak da Okyanustaki Rüzgar dan gelen mim Beni geçmişe götürdü ve içimi ısıttı peki neydi içimizi ısıtan yada mim'in bizden istediği

"zamanında müptelası olduğumuz çizgifilmler falan vardı mutlaka. Şimdi coğumuz da oyun moyun oynarken falan o kahramanların yerine koymuşuzdur kendimizi =) Diyorum ki o zaman : En süpersonik kahramanınızı anlatın"

TRT'nin tek kanallı hadi bilemediniz sonradan eklediği TRT2 ile 2 kanallı olduğu dönemler vardı. ve bizlerin ve bizler gibi Türk halkının tek eğlencesi ise televizyondu. ne bulursak izlerdik. Aptal olmadığımıza dua ediyorum. çok uzun zaman geçti ama hala aklımda kalan çizgi film HEİDİ

Tonton dedesi, çoban Peter ve keçileri sonradan arkadaşı olan Clara ile birlikte Heidi'nin maceralarını anlatan güzel bir çizgi filmdi öyle günümüzün çizgi filmlerinde olduğu gibi süper kahramanlık yoktu alelade bir yaşamı olan bir kızdı. Belki de onun bizler gibi olması ilgimi çekiyordu. belki de her yaz tatilinde gittiğim annemin babası yani dedemin köyünün oraya benzemesiydi. bende yazları keçi olmasa da koyun güderdim.Dedem Heidi nin dedesi gibi tontondu ama öyle aksi değildi.(başlarda yaşlı adam Heidi'ye sert davranırdı ama zamanla Heidi'nin yaşam sevinci bu adamın alp dağlarıda sertleşmiş kalbini yumuşatmayı başarmıştı.)

Bilmiyorum Heidi'ye neden tutulduğumu belki izleyebileceğimiz fazla kanal olmamasındandır. belki Heidi'nin müzğindendir

Bilemiyorum neden olduğunu ama bildiğim tekşey Heidi'nin günümüzün çocuklarına zorla da olsa mutlaka izlettirilmesi gerektiği

Çünkü Heidi sadece bir çizgi film değildi. İnsanları sevmeyi,yaşamı,azmi,dostluğu,paylaşmayı öğreten kısaca İnsan ruhuna işlenen bir güzellikdi

Elimden bu kadar geliyor. Okyanustaki Rüzgar

Şimdi sanırım birilerini mimlemem gerekiyor ve bir konu bulmam gerekiyor. daha önceden mimlendiler mi bilmiyorum 3 kişi seçiyorum ve her birine ayrı bir mim konusu vermek istiyorum katılırlarsa sevinirim

1. mim Mühendis-i Geyik
mim konusu: Blog Yazarken amacınız eğlenmek mi eğlendirmek mi yada nedir

2. mim çitgöl kasabası çitgölde bir gün nasıl geçer

3. mim recep kardeşe verdik ama onu anlıyorum blog formatı izin vermiyor (tıpkı benim durum :) )
ve bu 3. mim'i Mucizemnur'a veriyorum.
Neden blog yazıyorsunuz? demiştim ama görüldüğü üzere cevabı verilmiş Takip ettiğiniz bloglarda ne gibi özellikler ararsınız yada hangi tür bloglar ilginizi çeker


Mim Fırtınasının Geçmişi

Beni mimleyen Okyanustaki Rüzgar
onu mimleyen buzcevheri
onu mimleyeni mimleyen Deli Profesör
onu mimleyeni mimleyenin mimleyeni GoogleBoy
mimleyeni mimleyenin mimleyeni başlangıç yani Mustafa Sonver

Bostancı Dede

| Salı, Şubat 12
Bölgesinin en meşhur eşkıyalarından biriydi. Kötülüklerle mücadele ettiği, yoksulluk, mazlumun, haklının yanında yer aldığı için yöre insanları ona “kötülerin kesicisi, karaları kesici” anlamında “kara kesici” adını koydular. Zamanla kendisi gibi, zalimlerden mazlumların öcünü almak isteyen kişilerin de yanına katılması ile eşkıya gurubu kurdu. Dağlarda yaşadı. Çevresinde yaşayanlar bir haksızlık olduğu zaman Karakesici’ nin yanına gelirler, o da ezilenin hakkını ezenden alır, ona geri verirdi. Ege denizinde korsanlıkta yapan Karakesici eşkıyalık döneminde çok canlar yakmış, daha sonra Allah’tan günahlarının arınması için nasıl hareket edeceğini,ne yapması gerektiğini sormak,Allah yoluna girmek için Hacıbektaş-ı Veli ile görüşmek üzere o zaman ki adı ile Suluca Karahöyük’e gitti. Hacı Bektaş-ı Veli ile görüşmesinde; Aydın-Denizli elinden geldiğini, adının Karakesici olduğunu, Hoca Ahmet Yesevi soyundan, Avşar boyundan olduğunu, eşkıyalık yaptığını,dedesinin,babasının Ege denizinde korsanlık yaptığını, kötülere karşı savaştığını, halkı koruduğunu,yoksulun güçsüzün öcünü aldığını, tam doksan dokuz kişiyi öldürdüğünü anlatarak artık tövbe ettiğini, bir daha adam öldürmeyeceğini, eşkıyalığı ve dağları bıraktığını bildirmiştir.
Bunun üzerine Hacı Bektaş-ı Veli “Bu yanmış çam kösevisi. Sen insanlara kötülük için adam öldürmedin. İnsanlara iyilik için insan öldürdün. Bu köseviyi al götür, yedi yolun üstüne bir bostan kur. Köseviyi bostana dik. Gelene gidene iyilik et. Ne zaman yaptığın sevaplar günahlarından fazla gelirse bu kösevi yeşerir. Bu kösevi yeşerdiği zaman bil ki senin de günahların af olacak” dedi. Karakesici Hacı Bektaş-ı Veli’den izin aldıktan sonra bir elinde teberi (silah), bir elinde yanmış çam kösevisi yola düşerek tekrar Aydın-Denizli toprağında yolların birleştiği ve eşkıyalık yaptığı bu günkü Bahçeköy’e geldi.
Bahçeköy de günlerce çalıştı, bostan ekti,gözedeki suyu bostana taşıdı,kendisinin kalacağı bir kulübe yaptı,yanmış çam kösevisini de bostanın bir kenarına dikti. Hem bostanı hem de köseliyi sulamayı ihmal etmedi. Yoldan geçenlere ve yanına gelenlere devamlı bostan yediriyor, iyilik yapıyor, halk onu, o halkı çok seviyordu. Yıllar geçmesine rağmen kösevi hala yeşermemişti. Günün birinde; işinin çok acele olduğunu, köyden şehre gideceğini söyleyen, önemli bir işinin olduğunda ısrar eden, Bostancı babanın bostanından ısrarlarına rağmen yemeyen üstelik onu kolundan tutup iterek yere yuvarlayan ve köye gelip giden alim ve evliya bilinen kişileri devlet adamlarına ispiyon eden kişinin halinden iyi birisi olmadığını anlayınca “Doksan dokuz oldu, senide öldüreyim yüz olsun” diyerek öldürdü. Bu son öldürdüğü kişi ile pişmanlık duyarak sağa sola perişan halde koşan, ağlayıp sızlayan Bostancı bir de bakar ki kösevi diktiği yerde yeşermiş,dal,yaprak vermiş.
Bu sevinçle köseviyi yerinden söküp, bostanı bıraktı. Bir eline yeşil köseviyi, bir eline teberiyi alarak tekrar Hacı Bektaş-ı Veli’ye geldi. Hacı Bektaş-ı Veli “Dile benden, gönül erenlerden ola, gittiğin yol Ali yolu ola. Sen artık erenlerden birisin sende bu yolun göstericisisin. Bu köseviyi atıyorum, Bunu ara bul, gittiğin yere mekanı kur, hak yardımcın ola.” Dedikten sonra tekrar Aydın – Denizli toprağına gelerek bostanının olduğu yere gelerek mekanını kurdu. Dergahını açtı. Hacıbektaş yolunda halka hizmet etti. Doğru olmayı öğretti. Burada kökleşti, dal budak saldı. Bostanının olduğu yere köylülerle beraber bir yaptılar. Aş kaynattılar. Yoksullara yemek dağıttılar. Bostancı Babanın dergahı o civarda uğrak yeri oldu. “

Bostancı Baba hakkında Daha ayrıntılı bilgi için bakınız

Sultan Murat Han ve Bir Nalıncının Cenazesi

|



Sultan Murat Han o gün bir hoştur. Telaşlı görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.

Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah?..
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
- Nasıl yani?
- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;


- Kimdir bu?

Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma, derler.Ayyaşın meyusun biri işte!..
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz...

Bir başkası tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında çalışır. Nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye, fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
- isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..

Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebaamızdır. Defini tamamlamak gerek.
- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.
- Aman efendim, nasıl kaldırırız?
- Basbayağı kaldırırız işte.
- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm.
Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...
- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur.

Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa...

Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü şâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza...

Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz
vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...
- Nasıl yani?..
- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..
- Doğru, öyle ya, neyse...

Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tespihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.

Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar...

Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..
- Niye?
- Ümmeti Muhammed içmesin diye...
- Hayret...

- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum...

- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken
Kabe'yi görmeli...
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya...

Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek.inan cenazen kalacak ortada...
- Doğru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim.

Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

Sivas Sultan Gölü Söylencesi

| Pazar, Şubat 10
Bir zamanlar Sivas'ın Şarkışla'sında oturan Ağca Bey adlı varsıl bir kişi yazlarını Sultan gölü'nün üst tarafındaki Akdağ Tepeleri'nde geçirirmiş.Çok istediği halde bir erkek çocuğu olmamıştır.Tek kızı Sultan'ın üstüne titrer.Sultan da çok güzel bir kızmış. Yöredeki tüm beylerin gözü üzerindedir. Babası bakar ki kızını beylerden kurtarmanın yolu yoktur onu erkek kılığına sokar karısıyla kendi ölünceye kadar onu evlendirmemeye karar verir. Kız Cirit,güreş,at koşturma da çok maharetlidir onun üstüne kimse yoktur. Kızı tanınmasın diye bey temelli olarak buraya yerleşir ve Akçakışla adlı bir köy kurar.

Bahar gelince Kayseri,Karaman'dan Avşarlar yöreye gelirler. Akdağ'ın üstü Avşarlar'ın çadırlarıyla renklenir.Günün birinde sürülerini Akdağ çıkaran Avşarlar,Akçakışla'ya yakın bir yerde gecelerler.Herkesin uykuya daldığı dolunaylı bir gecede çobanlardan Külahçıoğlu kavalını öyle bir üflerki,dağ taş kulak kesilir. Sultan'da sese uyanmış,kendinden geçmiştir.Hemen atına atlayıp sese doğru gider. Çobanı bulur.Bir süre söyleşirler. Sultan çobana sevdalanmıştır.Adını sorar;

"Adımıza Külahçıoğlu derler Avşarlardanız"der. Kız

"bu tepenin adı Külahçıoğlu koydum.Her Bahar burada bir gece kal ve kaval çal.Al şu çevre sana armağanım olsun,beni andıkça kokla.Ben kızım,adımda Sultan gönlümün ağası oldun. Sen de beni göğsüne sultan et" der.

Atına atlayıp gider.Çoban ardından vargücüyle bağırırsa da işittiremez.Yoksul bir çoban olduğu ve Sultan'ın kendisine varmayacağı düşüncesiyle günden güne erir. Diyar diyar dolaşır.Derdini kavalına döker. Ertesi yıl yine Akçadağ'a gelir. Sultan Külahçıoğlu'nun kavalını duyar duymaz atına atlayıp yanına varır.söyleşir, koklaşırlar. Bu böyle devam ederken bey durumu öğrenip çok kızar. Kızını bir odaya kapatır. Külahçıoğlu Sultan'ın gelmediğini görünce onu aramaya başlar dağ demez taş demez sonunda yaşlı bir kadın onu Sultana götürür.Sarılıp koklaşırlar ve

Akdağlar'ın namlı karı erirse,
Kızılırmak boz bulanık akarsa,
kekliklerin tavşanların kokmaya başladığı zaman kaçalım
diye sözleşirler.

Sonunda gün gelir Sultan'ın kulağı kavalın sesindedir. Fırtınalı bir günde kavalın sesini duyar atına atlayıp sese doğru gider,ama ses her defasında değişik yerden gelmektedir.Rüzgarın oyunundan şaşıran Sultan atını bir sağa bir sola sürer. Sonunda sesin Turna Dağı'ndan geldiğine karar verir ve o yana gider.Dağ ulaşmak için Kızılırmak'ı geçmek gerekmektedir. Oysa Kızılırmak çoşmuş kabarmıştır.Sultan atını sürer,sulara kapılır bir türlü karşıya varamaz.Sonuda atı havalanır gibi olup kızı karşıya atar. At sakatlanmıştır.Kaval sesi gitgide uzaklaşmaktadır.Sultan deliye döner.Turna Dağı'na yönelir.Bir uçuurm başına varır.Aşağıda da bir ırmak çağıldamaktadır. Ses uzaklaştıkça sultan umutsuzluğa kapılır,otları tırnaklaya tırnaklaya yol almaya çalışır. Tam yaklaştığında ayağı kayar,kızılırmak'ın sularına kapılır.Ertesi gün buralarda gezen avcılar sultanın cansız cesedine rastlarlar. Külahçıoğlu'da yiter gider,bir daha kimse ondan haber alamaz.bundan sonra Sultan'ın düştüğü su Sultan Gölü ,yar da Sultan Yar'ı adıyla anılır.

Arap Baba Efsanesi

|
Arap Baba’nın mezarı Mescidin yan tarafta kapısı bulunan zemininde bulunmaktadır. Üzeri tonozla örtülü olan bu mezarda ahşap bir sanduka vardır. Mescidin kitabesinde de ismi geçen Yusuf İbn-i Arapşah burada gömülüdür. Halk arasında Arap Baba ismi ile tanınan bu kişinin yörede yaygın bir de efsanesi bulunmaktadır.Bu efsaneye göre;



Harput’un en görkemli zamanında, yaz aylarında şiddetli ve dayanılmaz bir sıcaklık başlamıştır. Bu sıcaklık öylesine artmış ki topraklar, tepeler çatlamış ve kuraklık bütün Harput’a yayılmıştır. O günlerde bir kadının rüyasında; Arap baba’nın başını sandukasından çıkarıp dereye atacak olursa yeniden yağmurun yağacağı ve kuraklığın önleneceği söylenmiştir. Bu kadın aynı rüyayı devamlı olarak her gece görmeye başlamış ve aynı sözler kendisine tekrar edilmiştir. Öte yanda Harput’taki sıcaklık da her geçen gün biraz daha artmıştır. Sürekli olarak aynı rüyayı gören kadın bir gece Arap Baba’nın başını sandukasından almış ve dereye atmıştır. Bunun üzerine şiddetli yağmurlar başlamış ve şehri seller götürmüştür. Bu kez kadının rüyasına Arap baba’nın kendisi girmiş ve ona; “Sandukamdan alıp dereye attığın başımı bana geri ver. Eğer geri vermeyecek olursan yağmurlar durmayacak ve felaketler bu kentte birbirini izleyecektir.” Demiştir. Bundan korkan kadın dereye koşmuş, Arap baba’nın başını bularak sandukasına koymuş. Bunun üzerine yağmur bir anda kesilmiş ve Harput’ta yaşam normale dönmüştür.

Harputlular bu olay üzerine Selvi kadının korkunç bir hastalığa yakalanarak günlerce ızdırap çektiğini sonrada öldüğünü söylerler.

Günümüzde Arap Baba’nın sandukasında Arap Baba’nın başı gövdeden ayrı yan tarafta bulunmaktadır.

Hazar Gölü Efsanesi

|
Gölün ortasındaki kilisenin papazı, gündüzleri kiliseden çıkar, arazisini gezermiş. Harman zamanı harmanını çıkarır, akşamlan geç vakitlerde kiliseye geri dönermiş. Papazın çok güzel bir kızı varmış. Kıyı köylerdeki bir Türk gencine aşık olmuş. Delikanlı geceleri yüzerek kiliseye gelir, kızla buluşurmuş.
Oğlan, kıza:
''Gece pencereye bir mum bırak; ben uzaktan ışığı görüp geleyim'' diye tembih etmiş. .
Bu iş uzun boylu böyle devam ettikten sonra, yöre halkı tarafından duyulmuş. Papaza demişler ki:
''Yahu, senin kızın bir Türk delikanlısı ile geceleri buluşuyor, aşk yapıyorlar''
Papaz yine tarlasına gitmiş; gece biraz geç dönmüş. Gelmiş ki hakikaten kızı pencereye mum koymuş. Papaz gidip mumu oradan kaldırmış.
O sıralarda aşığı kızla buluşmak için suda imiş. Adayı karanlıkta bulamamış. Dolaşmış, dolaşmış; nihayet yorgun düşerek suda boğulmuş.
Kız sabaha yakın bir zamanda oğlanın gelmediğini görünce, hemen yatağından kalkmış ''seslenirsem belki canlı olarak kurtarabilirim'' diye düşünmüş. Kiliseden uzaklaşmış. Geri dönerken kaybolmuş. İkisi birden gölde boğulmuşlar.
Bunların dünyada bitmeyen aşk oyunları, suyun altında devam etmekte imiş.


Göl Adını Hazer adındaki delikanlıdan almıştır.

ayrıca şu hikayede anlatılır

Gölün yerinde eskiden büyük bir şehir varmış. Şehre dilenci bir kadın gelmiş. Tuz istemiş, sadece bir evden bu kadına tuz vermişler. Kadın da orada beddua etmiş:

''İnşallah, bu gece sabaha kadar şu evin dışında evleriniz su keser'' Hakikaten de orası sabahleyin su kesmiş, suyun içinde sadece bir ev kalmış. Dilenciye tuz verdiği için o evi su kesmemiş

GölBaba Efsanesi

|

Yaşlı bir adam bir köye gelir.Kapı kapı dolaşarak bir parça ekmek ister ama kimse yardımcı olmaz fakat bir eve geldiğinde kadın ona benimde ekmeğim yok çocuklarda sürekli ekmek istiyorlar fakat onları oyalamak için fırına tezek koydum der.

Yaşlı adamda biraz verirsen çok makbule geçer der. Kadın da fakat onlar tezek nası olur der yaşlı adam git getir der. Kadın gider fırını açar bir de ne görsün tezeklerin yerinde ekmek vardır.Ekmeği alır ve yaşlı adama götürür verir.

Yaşlı adam kadına çocuklarını al ve benimle gel ama sakın arkana bakma der kadın yaşlı adamla gider ama dayanamayıp arkasını döner ve bakar baktığı anda da kadın taşa dönüşür ve köy yok olur.

bugün o köyün yerinde olan göle GölBaba denilmektedir
Edirne/Değirmenyeni köyü

Gız Gölü Efsanesi-kız Gölü

|
Gutgaşen rayonunda, halkın “Gız Gölü” adını verdiği küçük bir göl vardır. Eskilerin anlattıklarına göre,
bir zamanlar bu gölün yerinde zengin bir hanın sarayı var imiş. Çok gaddar ve zalim olan bu hanın hükmü taşa bile geçermiş.

Buralarda akıllı, bilgili ve “gözel - göyçek” bir kız yaşarmış. Bu kız güzel olduğu kadar da gururlu imiş. Kendisine âşık olan nice varlıklı insanların elçilerini hep geri çevirirmiş. Ama o, obasından sade bir genci, hanın çobanını severmiş.

Han bir gün ava çıkar. Bir pınarın başında bu kızı gören han ona âşık olur. Ancak kıza gönderilen elçiler reddedilir. Hana haber ulaştırılır:
“Bu kız senin çobanını seviyor.”
Han öfkelenir, hiddetlenir ve çobanını zindana attırır. Arkasından da kızı zorla sarayına getirir. Ancak kız, esir olsa da hana gönül vermez. Kız,hanın önünde diz çökerek yalvarır, kendisinden vazgeçmesini ister. Bu yalvarmalar hanın kalbini etkilemez. Kız ise kurtuluşu kendini öldürmekte bulur. Bunu anlayan han, kızın yanında birkaç koruyucu bulundurur.

Çaresiz kalan kız, gözyaşlarını dökmeye başlar. Gece gündüz ağlar.Sıcak ve tuzlu gözyaşları yanakları yakıp akar, gider. O, toprağı da yandırır;yerde bir çukur oluşur, gözyaşları orada birikmeye başlar.Bu azaba bulutlar dayanmaz, yağmur olup kızın gözyaşlarına karışır.Çaylar da razı olmaz, akış yönlerini değiştirip kızın gözyaşlarına kavuşur.Sonunda burada tuzlu bir göl oluşur. Bütün bunlara karşılık zalim han, insafa gelmez, kızla evlenme arzusundan vazgeçmez.

Bu göl, kızın inlemeleri gibi çoğalıp hanın sarayını içine alacak kadar büyür ve her taraf suyla dolar.O günden sonra bu göl, “Gız Gölü / Kız Gölü” diye anılmaya başlar.
Bugün de çevre insanları aynı adla söylerler ama çoğu, kız ile hanın kim olduklarını bile bilmezler.


Saim Sakaoğlu-101 Türk Efsanesi

Kırk Kız Ata Efsanesi

|
Köymen Dağı’nda çeşitli obalar yaşarmış. Bu obalardan birinde de kırk kız arkadaş varmış. Her zaman birlikte olurlar, birlikte çalışıp eğlenirlermiş. Âdeta kırk kardeş gibiymişler.
O yıllarda obaları eşkiyalar basarmış; insanları öldürür, mallarını yağmalar, kıymetli eşyalarını alıp giderlermiş.
Bir gün kırk kız ayrı ayrı işlerle meşgulken de öyle olmuş; obayı eşkiyalar basmış. Ancak kızlar bu gelenleri kâfir sanıp onlara görünmek istememişler.

“Bu kâfirler görmesin bizi. Dağ yarılsın, biz de içinde taşa çevrilelim.”

Koca Köymen Dağı yarılır, bu kırk kız da içine girer ve orada hepsi birden taş kesilir.

Bugün “Kırk Ata Kız” adı verilen bu yerde kırk taş vardır kızlara benzeyen. Hatta bu kızların şekilleri de taş kesildikleri zaman yaptıkları işleri gösterir. Kimi yemek pişiren kıza, bir başkası çamaşır yıkayan kıza benzemektedir. Her biri ayrı ayrı şekillerde taş kesilivermişlerdir. Yemek elbette kocaman bir kazanda pişirilecekti. Bu işle uğraşan kızın kazanı da taşa çevrilir. Günümüzde bu kazana tepeden devamlı olarak su damlamaktadır. Anlattıklarına göre bu damlalar kızların gözyaşları imiş.
Derler ki oracıktaki mezar da bu kızların babasınınmış.Bu alan günümüzde kır gezilerinin düzenlendiği, ziyaret edilen biryer hâlini almıştır. Hatta komşu cumhuriyetlerden de pek çok insan gelip ziyaret eder.

Saim Sakaoğlu-101 Türk Efsanesi

Mayan Gölü Efsanesi

|
Şimdiki Mayan kenarında eskiden Başkırtlar yaşıyormuş. Zengin ve malları çokmuş. Bir zenginin de çok güzel kızı varmış. Mayan isimli.

Göçmen Kazaklar da yakında yaşamışlar. Kız beşikteyken babası onu bir kazak zenginin oğluyla nişanlamış. Fakat oğlan beş yaşındayken çiçek hastalığına yakalanmış ve çirkin yüzlü olmuş. Kıza, yiğiti biraz yetiştikten sonra göstermişler. Kız delikanlının çirkinliğini görüp bayılmış. O bir yerli genç çobanı sevmiş ve babasının bu çobana vermeyeceğini anlayınca, nişanlısından kurtulma yolunu aramaya başlamış.

Günün birinde çok güzel giyinip, dost kızlarıyla çiçek toplamaya gitmişler. Bütün kıymetli eşyalarını ve çok para almış. Kızlar şarkılar söyleyip oyunlar oynayıp dalmışlar. Mayan ise belli etmeden çilekler arasına paralar atmış. Kızlar ise: “Para bulduk! Para bulduk!” deyip sevinerek, zıplayarak, hevese kapılıp Mayan’ı tamamıyla unutmuşlar.Mayan ağaçlar arasına gidip de kendiyle getirilen hancerle intihar etmiş. Kızlar bunu kaybedip aramaya başlamışlar ve sadece ölü gövdesini bulmuşlar. Onu birisi öldürdü diye düşünmüşler. Gece de onu seven delikanlı onun kabrine gelip de Mayan’ın kabri üstünde bıçağıyla intihar etmiş. Bu iki sevgilinin gözyaşından göl hasıl olmuş ve onu aşıkların hürmetine Mayan Gölü diye adlandırmışlar.

İlnur Gaşugillin-Tataristan’daki Dağlar, Sular ve Ağaçlarla İlgili Rivayetler,bitirme tezi.

Ala-Arça Suyu Efsanesi

|
Eskiden, çok eskiden Kırgız kabilesi, Yenisey tarafında yaşarmış.Onlara orada Moğollar saldırır. Kırgızlar’ın içinde akıllı bir kadın vardır. O,beş altı muhafızı yer aramaları için gönderir. Onlara;
“Gidiniz, varınız, bir yer var, çok güzel, hoş ve yeşil. Yine orada öyle bir kuş var ki, çok hoş ötüyor. Onun adı bülbül.” der. “Gidip orayı bulunuz.Orası bizim mekânımız olsun.” der.

Askerler aramaya başlarlar. Ne kadar yürüdükleri, ne kadar yol aldıkları bilinmez. Hava, dayanılmayacak derecede sıcak olduğu için yolda çoğu ölür. Sadece bir asker kalır. O da çok susar ve güçten kuvvetten kesilip yere yıkılır. O yiğitin de sevdiği bir kız vardır. Kız, düşünde sevdiği gencin baygın bir hâlde yattığını görür ve çıkıp aramaya gider. Gelip bakar ki, oğlan yatıyor. Ne kadar uyandırmaya çalışırsa da nafile!... O zaman kız ağlayıp Allah’a yalvarır:
“Su olsam!” der. Bunun üzerine kız suya çevrilir. Bu arada kız oğlana tekinde bulunur:
“Kalk, ben geldim!...” der.
Oğlan, uğuldayan sesten sonra gözünü açıp bakar ki, su!... Sevinip sudan içer. Bu arada bir kuş çok güzel şekilde ötmektedir. Oğlan sağına boluna bakar, yemyeşil bir yer... Bunun üzerine; “Demek benim aradığım yer burası!” diye düşünür.

O zamandan beri Kırgızlar, Aladağ’a yerleşmişlerdir. Ala-Arça Suyu bugün de sevdiğini çağırıp şırıldayıp durmaktadır

Metin Ergun-Türk Dünyası Efsanelerinde Değişme Motifi

Guguk Kuşu Efsanesi

|
Guguk kuşu bir anneymiş. Kocasıyla ve iki küçük kızıyla birlikte yaşarmış.

Bir gün anne hastalanır; yataklara düşer. Kızlarından bir bardak suister. Onlarsa hiç oralı olmazlar, bağıra çağıra oynamaya devam ederler.Evin babası da namaza durmuştur; olanlardan habersizdir.Bunun üzerine hasta anne yatağında dua eder:
“Ey Allah’ım, beni guguk kuşu eyle!”
Kadın böyle der demez hemen guguk kuşu olup uçuverir.Annelerinin bir kuş olup uçtuğunu gören küçük yaramazlar ağlamaya başlarlar:
“Anneciğim, anneciğim...”
“N’olursun gel, sana su vereceğim...”
Bu sırada namazını tamamlayan babaları “Ne oluyor?” diye kapıyıaçınca da kadın uçup gider. Kızlar ise ellerine aldıkları birer bardak su ile annelerinin arkasından koşmaya başlarlar.ovalar, dağlar aşarlar; bir yandan da hüngür hüngür ağlarlar. Onlarıngözyaşlarının damladığı yerlerden pınarlar fışkırıp akmaya başlar. Kızların
ayak tabanları kanayıp çayırlara damlar. Eğer kırlarda kızıl yapraklarla karşılaşırsanız biliniz ki o otlar renklerini, kızların kanından almışlardır.

Derler ki, guguk kuşları yavrularına bakmaz, onlarla ilgilenmez.Guguk kuşları yavruları yumurtadan çıkar çıkmaz onları kaderleriyle başbaşa bırakıp uzaklara giderlermiş. Kim bilir belki de yıllar önceki acısından dolayı öyle yapıyordur.

Saim Sakaoğlu-101 Türk Efsanesi

Bulancak Gölü Efsanesi

|
Vaktiyle bir bey, adamlarını da toplayıp kendilerine bir yayla aramaya çıkar. Hava da öyle sıcakmış ki adamların çoğu ölür ve sadece bir delikanlı kurtulur. O da susuzluktan olduğu yere yığılır kalır. O delikanlının da sevdiği bir kız varmış. Kız, rüyasında sevgilisinin o hâlini görür ve onu aramaya çıkar. Günlerce arayıp taradıktan sonra delikanlıyı ölü vaziyetinde bulur. Ne kadar uyandırmaya çalışırsa da nafile...

Ellerini açıp yalvarmaya başlar: “Allah’ım, beni su et de erime derman olayım!” der. Allah da o garip kızın duasını kabul eder ve kızcağız orada su oluverir. O sular orada birikir ve bir gölcük oluşturur. Delikanlı sudan kana kana içer. Su dile gelir ve delikanlıya sevdiği kız olduğunu söyleyiverir.
Bu acıya daha fazla dayanamayan delikanlı da “Allah’ım, beni de bu suyun çamuru et!” der ve o da o suyun içinde çamur olur.

Bugün o göl, dibi çamurlu olduğu için sürekli bulanık vaziyettedir.Bundan dolayıdır ki buraya Bulancak adı verilir. Ancak, yöre halkına sorarsanız ne delikanlının ne de güzel kızın adını bilirler

kaynak kişi: Zehra Yılmaz, Alanya 1980, dedesinden dinlemiş
Derleyen: Bedia Kaplan, Alanya 1980

Eğri Göl Efsanesi

|
Vaktiyle güzeller güzeli bir kızla, yiğit mi yiğit yakışıklı bir genç varmış. Bu gençler birbirlerine sevdalanmışlar. Babalarının söz kesmesinden sonra da beklemeye başlamışlar. Olacak ya, gün gelmiş delikanlıyı askere çağırmışlar. Evlenip muratlarına eremeden araya ayrılık girivermiş. Yıllarca sevgilisinin dönmesini bekleyen genç kız onun şehit olduğu haberiyle karşılaşınca dünyası yıkılmış. Ama neylersin, ölenle ölünmüyor ki...

Artık beklemenin de anlamı yoktur. Kızın babası, kızını başka birine nişanlar. Düğün dernek kurulur ve nihayet gelin alayı kızı almaya gelir. Gel gör ki kızın gönlü hâlâ eski sevgilisindedir. Çaresiz, ata biner ve yaşlı gözlerle yola düşerler. Kervan, bugünkü Eğri Göl’ün bulunduğu yere gelince kız acısına daha fazla dayanamaz ve “Allah’ım, ya beni suya sal sevdiğime varayım ya da kuş et salıver!” der. Allah’ın hikmetiyle o kızcağız orada bir su oluverir. Sular kaynaya kaynaya orada bir göl meydana getirir. O kervanın da orada duruşu eğri büğrü olduğu için, gölün iki km.uzunluğundaki çevresi eğri bir hâldedir. O gün bugündür her Cuma,kervanın gölde kaybolduğu saatlerde gölden bir ışık topunun çıktığını da yöre halkı söyler durur.

kaynak kişi: Zehra Yılmaz, Alanya 1980, dedesinden dinlemiş
Derleyen: Bedia Kaplan, Alanya 1980

Isık Gölü Efsanesi

|
Bir zamanlar Isık Göl adlı bir kız varmış. Bu kız çok güzel olduğu kadar çok da akıllıymış. Onun bu özelliklerini işitenler dört bir yandan dünürcü geliyormuş.
Günlerden bir gün bu kıza iki dünür gelir. Biri doğudan, biri batıdan... Bu gelenler iki yiğittir. Bunlar güzellikleriyle, yiğitlikleriyle,akıllılıklarıyla birbirinden üstündür. Görenler ve bilenler içlerinden birini seçemezmiş.

Isık Göl iki genci de sevmiş, birini öbüründen üstün görememiş.Yiğitlerden birini seçememesi onu üzüyormuş. Zavallı Isık Göl, bu durumda ağlayıp duruyormuş. Gözlerinden akan yaşlar birike birike bir göl oluşturmuş. Bugün çalkalanıp duran Isık Göl, bu güzel kızın gözyaşlarının eseriymiş.

Ya iki genç? Onlar da Isık Göl’ü çok sevmişler, ama ne var ki ikisi de genç kıza kavuşamamış. Birbirlerine kızan bu iki genç, memleketlerine dönmüşler; ancak sıkıntıları yakalarını bırakmamış. Biri, doğudan geleni Ulan Rüzgârı olup esmeye başlamış; öbürü de, batıdan geleni ise San-Taş Rüzgârı olup esmeye başlamış. İki genç de birer rüzgâr olarak öfkelerini, kızgınlıklarını etrafa duyurmaya başlamışlar.
Bu iki rüzgâr günümüzde de birbirlerine kızıp kahırlanır ve kavga ederler. Ne zaman Isık Göl’ün çalkalandığını görseler güzel kız Isık Göl’ü hatırlar ve yanıp tutuşurlar; tabiî sonra da kavgaya başlarlar.

Unutmadan söyleyelim; doğudan gelen yiğidin adı Ulan, batıdan gelenin adı ise San-Taş imiş.

Saim Sakaoğlu-101 Türk Efsanesi

Öküzlerin Kıbrıs Ziyareti

| Cumartesi, Şubat 9
bir zamanlar Anamur da öküzler yüzerek Kıbrıs'a gidip gelirlermiş.

Anamurlu çiftçilerden birinin öküzleri Kıbrıs'ta bir darı tarlasına dadanır.Öküzler kaşla göz arasında aniden denize atlar ve Kıbrıs'ta ki darı tarlasına gider talan edip karınlarını doyurdukdan sonra tekrar yüzerek Anamur'a geri dönermiş

Bu durumdan feci rahatsız olan Kıbrıslı çiftci durumu öküzlerin sahibine bildirmek için bir pusula yazar ve bir öküzün boynuzuna takarak,Anamurlu çiftciye uyarır. Anamurlu çiftçi bunun üzerine her tedbiri alır ama öküzleriyle başedemez.

Kıbrıslı çiftçi son bir çare olarak o yıl hiç ürün alamayacağın anlatabilmek için iki boş şişeyi öküzlerin boynuzlarına bağlar.Öküzler geri dönerken şişelerden gelen suyu
burunları tıkanmasın diye içer.Su yedikleri darıları şişirir ve hayvanların çatlayarak ölmesine neden olur.Şişmiş gövdeleri de bir süre sonra Anamur sahiline vurur.

Bu olaydan sonra bir daha öküzlerin Kıbrıs'a geçtiğini de kimseler görmez.

Pınarbaşı Söylencesi,Kayadaki El

|
Ceyhan nehrinin menbağı olan Pınarbaşı’nda, suya doğru düşecekmiş gibi sarkan bir kaya parçası vardır. Bu kaya parçası, dünden bu güne; uzun seneler aynı halini muhafaza etmektedir. Bu kaya parçasının üzerinde bir elin beş parmağını andıran ve derin izlerle görünen bir el şekli vardır.

Efsaneye göre; “Pınarbaşı’nda ki bu kaya parçasının tarihin bir sürecinde, suya yuvarlanırken
Hz. Ali; yuvarlanan bu kaya parçasına elini dayayıp durdurmuştur. Öylece duran kayada Hz. Ali ‘nin el izleri vardır. Bu izler normal el izlerinden daha büyük el görünümündedir.

Başka bir rivayete göre de:

Ceyhan nehrinin çıktığı bu mevkii yine halk tarafında efsaneleştirilmiştir. Orada bulunan bir mağaranın (Örtme kaya) sol tarafında beş parmak izine benzer büyükçe bir şekil mevcuttur .Efsaneye göre Hz. Ali Pınarbaşı mevkiinden geçerken suyun başında namaz kılmağa başlar .Bu arada kaya bir heyelanla üzerine doğru kaymaktadır. Namazını bozmadan elini kayaya destek vermiş ve beş parmağının izi kayada kalmıştır. Bu nedenle Pınarbaşı bir ziyaret ve adak yeri haline getirilmiştir, aynı zamanda bir mesire yeridir.

Kıyan Tepesi

|
Elbistan’ın Evzaniye (Ozanhüyük- Doganköy)‘de iyilik sever bir ağa yaşarmış. Bu ağanın Kıyan adında bir hizmetkarı varmış. Ağa o yıl hacca gitmek istemiş. O dönemde hacca yayan gidildiğinden çok zaman harcanırmış. Ağa, evin bir ferdi gibi olan Kıyan’ı yanına çağırıp, evini ve hanımını önce Allah’a sonra da Kıyan’a emanet etmiş.

Günü gelince ağa hacca gitmiş, Kıyan evin işlerini tek başına yapar ve ağayı aratmazmış. Bir gün içli köfte yapan ağanın hanımı “ah Kıyan efendimiz de olsaydı şu köfteden yeseydi “demiş. Kıyan, “hanımım bir tabak koy da götüreyim “ demiş. Hanım aklından Kıyan çok çalışıyor, herhalde doymadı diye geçirmiş. Bir tabak köfte doldurup Kıyan’a vermiş . Kıyan köfteyi alıp evden çıkmış. Allah’ın izniyle ağa akşam namazını kılarken, Kıyan “ağa hanım sana içli köfte gönderdi” demiş ve tabağı yanına bırakmış. Ağa bakmış ki sıcak içli köfte yanında duruyor... Hayretle yemiş. Tabak ve azık kabının kendilerinin olduğunu anlamış

Ağa hac vazifesini yerine getirip köye geldiğinde köy halkı girişte ağayı karşılamış. Kıyan iş gördüğü için ağayı karşılamaya gidememiş .Ağa bakmış ki kalabalık içinde Kıyan yok... Köylüler ağanın elini öpmek isteyince, ağa “Kıyan gelmeden elimi öptürmem” demiş. Biraz sonra Kıyan gelmiş, Ağa Kıyan‘ın elini öpmeğe eğildiğinde. Köylüler şaşırmış. Ağa durumu anlattıktan sonra Kıyan halinin herkes tarafından öğrenildiğini görünce onların arasından ayrılarak bir tepeye doğru kaçmış. Köylü ve ağa Kıyan’ı bir müddet takip ettikten sonra, bir tepeye varınca Kıyan ortadan kaybolmuş ve kaybolduğu yerde bir pınar çıkmış. Halk donup kalmış. O günden sonra o tepeye KIYAN TEPESİ denilmiş. Kıyan Tepesi ziyareti yeri olmuştur.

Elbistan'ın Tarihdeki ilk Adı

|
Elbistan'ın Tarihdeki ilk adı Ablasta'dır burada yerleşim göstermiş olan Hititlerin kullandığı dillerden biri olan Luvice'de ASTA kelimesi akan,akar,akıntılı anlamına gelmektetir ayrıca yörede o zamanlar yaşayan arablarında bulunması dolayısıyla AB (su)kelimesinin de eklenerek ABLİSTAN İsminin ortaya çıktığı söyleniyor
Ceyhan,Söğütlü,Hurman gibi üç büyük su yatağının yanında kurulan Elbistan'a su memleketi,suyu bol memleket veya Su beldesi, Su şehri denmesi anlamlı görülmektedir

Tarih içinde de bölgeye Ermeniler ,Romalılar ve diğer tarihçiler (süryani.arap,latin)

Ablasta,Ablastayn,Ablastin,Abulustayn,(E)plastantia,Ablistan şeklinde ismederek kitaplarında yer vermişlerdir daha fazla bilgi için

Maraş Adınının Kökeni

|
Maraş adının nereden geldiği ve anlamının ne olduğuna dair birkaç görüş ileri sürülmektedir. Ünlü tarihçi Herodot, Maraş şehrini Hitit komutanlarından Maraj adlı birisinin kurmasından dolayı şehre Maraj adı verildiğini belirtmektedir. Hitit İmparatorluğu ( M.Ö. 2000 - 1200 ) zamanında bu devletin önemli merkezlerinden biri olan şehrin adı, Hititlerden kalan yazıtlarda Maraj ve Markasi şeklinde geçmektedir. Maraş'ın adının Hititlerden geldiğini doğrulayan Asur kaynaklarında bu şehrin adı Markaji şeklinde geçer. Asur krallarından Sargon'un zamanından kalan Boğazköy yazıtlarında Maraş'ın adı geçmektedir.Hitit Devleti'nin merkezlerinden biri olan Maraş'ın adı bu dönemde Gurgum şeklinde belirtilmektedir.

M.S. I. yüzyılda Roma İmparatorluğu bölgeyi ele geçirince Maraş'ın adı Germanicia olmuştur. Roma ve Bizans İmparatorluğu döneminde bu adla anılan şehir Müslümanlar tarafından fethedilince ilk şekli ile kullanılmaya başlanmıştır. Arap alfabesinde "j" harfi olmadığından Mer'aş şekline dönüşmüştür. Bunların yanında Maraş adının Arapça "zelzele - titreme" anlamına gelen "Re'aşa" fiilinden türeyerek "Mer'aş" olduğunu da iddia edenler bulunmaktadır. Osmanlılar döneminde şehrin adı bölgede Dulkadiroğulları Beyliği'nin kurulmasından dolayı Zülkadir şeklinde de ifade edilmektedir.


Kahramanmaraş ile ilgili bilgi toplarken evlenme ile ilgili olarak şu özellik dikkatimi çekti sizinlede paylaşmak istedim.
Aileler eğer oğullarını evlendirmekte yada kız bulmakta gecikirse oğulları bu arzuyu bazı hareketlerle ifade edermiş. Örneğin; askerden gelmişse nüfus kâğıdını, terhis tezkeresini ailesinin görebileceği yere koyar. Elbisesini suya ıslatıp yıkamadan asar.


Bu durumla ilgili olarak anlatılan yaygın bir fıkrada şöyle

Oğulları evlenme çağına gelmiş olan anne ve baba maddî yetersizlikten dolayı. Evdeki eşeği ve yaşlı öküzü satıp oğlanı evlendirmeye karar verirler. Konuşmaları kapı aralığından dinleyen genç sabırsızlıkla beklemeye başlar. Fakat günler geçtiği halde ailesinde bir hareket göremeyince sabırsızlanan genç bir gün konuşma arasında, "Hani hiç eşek, öküz lâfı etmiyorsunuz der".

Kocakarı Efsanesi

|
Olur da Aspires düzlüğünün yani başındaki kayalığa “Koca karının taşı” denir. Uzaktan bakıldığında kayalığın üstünde ki bir tas ihtiyar bir kadını andırmaktadır. Coğrafi şartların şekillendirdiği bu tas parçasına ”Kocakarı” denir ve hakkında şu efsane anlatılır.

Kocakarı 300–400 keçiden oluşan bir sürüye sahiptir. Kışı kışlakta, Yazıda yaylakta geçirmektedir. O yıl ilkbahar erken gelmiş, ağaçlar çiçek açmış, dağ taş dahi yeşermiş. Kocakarının keçileri hep ikiz doğurmuş mahsulü çok olmuş. Bu iyi havalara aldanan kocakarı mart ayında yaylaya çıkmış. Yaylada mahsulü iki katına çıkmış. Bundan keyif duyan kocakarı;

“Mart götüne parmağım
Hopur Hopur oynar oğlağım
El kalınlığı gelir kaymağım”

demiş oynamaya başlamış. Ancak hava koşulları birden bire değişmiş ve bir fırtına, bir tipi bastırmış. Yaylaya yeniden kar yağmış. Fakat yayladan inme kararı kocakarıyı vahim sonundan kurtaramamış. Yolda sürüsü ile birlikte donarak taş kesilmiş.
Halk Kocakarının sonunu hazırlayan bu fırtınaya “kocakarı fırtınası “ demektedir. her şeyin bir zamanı olduğunu ve insanin hangi durumda olursa olsun şükretmesini bilmesi gerektiği, ibret verici bu efsane ile dile getirilmiştir.

Gelin Kaya Efsanesi

|
Anadolu dağlarında bir sanat eseri gibi duran süslü kayalara “gelin kaya” ismi verilmiş ve bununla ilgili olarak şu efsane oluşmuştur. Olur’un Boğazgören (Ürek) Köyündeki “Gelin Kaya”nın efsanesi : .

Vakti ile köylerden birinden diğerine gelin götürüyorlarmış. Ancak mevsim ahir güz (Son Güz) (Sonbaharın sonları) dür. Gelin alayı yolda giderken ansızın bir fırtına patlamış. Gelin halayı karla tipi ile mücadele ederek yoluna devam ediyormuş. Ancak gelin aşırı soğuktan üşümeye başlamış. Yeni gelin olduğundan üşüdüğünü kimseye de söyleyemiyormuş. İyice şiddetlenen tipi gelin alayında ki herkesin ölümüne sebep olmuş. Tabi bu arada gelinde ölmüş ve tas kesilmiş. Daha sonra gelinin taslaştığı yere “gelin kayası” denmiştir.