Geçmişden Günümüze Gelen Efsaneler, Destanlar, Söylenceler, Mitoloji, Hikayeler, Masallar , Türk folklorik motifler, şehirlerin efsaneleri,öyküleri

hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

CELAL ŞAH HİKAYESİ

| Çarşamba, Ekim 7
Celal Şah Hikayesi Doğu Anadolu'da ve Kars bölgesinde anlatıla gelen bir hikayedir. hikaye Borluk İlçesinde oturan Süleyman Erkılıç'dan derlenmiştir. Türk Folkloruna gönül veren ve bu konuda çalışmalarda bulunan Nerin Köse tarafından Milli Folklor dergisinin 1993 yılındaki 17. sayısında ele alınmıştır.

ÖZETLE CELAL ŞAH HİKAYESİ

Zamanın birinde herşeyi olan ancak hiç çocuğu olmayan bir padişah vardır. Her umuda sarılan, her denileni yapan hükümdar günün birinde bir erkek evlada kavuşur. Yedi yaşına gelen şehzade Celal Şah egitimini yapmak. üzere hocaya verilir ve onsekiz yaşına kadar dershaneden hiç dışarı çıkmaz.

Sadece kitabi bilgiler edinen. yaşadığı hayatla en küçük bir ilgisi olmayan Celal Şah yemeğindeki kemiği ve güneş ışığını bile tanımamaktan doğan bir sıkıntı ile dışarı çıkar. ilk gördüğü kişi, avdan gelen bir adamdır. O da yardımcılarını ve atını alarak. ava çıkar. Yolları üzerindeki dağda. bir geyiğin peşine düşen Celal Şah'la arkadaşıarı bu kovalamaca sırasında yedi kişi kalırlar ve bir adada, geyiği vururlar.

Garip yapılı insanların bulunduğu bu adada bir arkadaşlarını yitirerek Maymunlar Ülkesine gelirler. Bir kitabade gördüğü ve Sultan Süleyman'ın vasiyetl ettiği üzere Celal Şah yedi yıl maymunlara hükmeder. Bu arada bir arkadaşlarını yitiren grup,izin isterlerse de maymunlar iki arkadaşlarını daha öldürürler ve yola üç kişi devam ederler Karıncalar ülkesinde iki arkadaşını yitiren Celal Şah nihayet insanoğlunun yaşadığı diyara ulaşır. Yolu üzerindeki ihtiyardan para kazanmayı düşünürken kendini ölü bir atın karnında bulur ve Celal Şah, büyük bir kuş tarafından havaya kaldırıldığı sırada ihtiyarın isteğiyle içeride bulduğu bıçakla atın karnını yararak dışarı çıkar.

Karşısındaki dağın en yüksek yerinde kıymetli taşlar olduğunu, onları aşağı atmasını söyleyen ihtiyar mücevherleri alıp, Celal Şah'ı orada bırakır, Karnından çıktığı ölü atı arayan şehzade giderek "kuşlar ülkesi"ne gelir. Güzel bir köşkün bahçesindeki havuzun başında rastladığı üç kekliğin kız haline geldiğini görür ve en küçüğüne aşık olur. Onun "keklik cildi"ni alan Celal Şah kızı memleketine götürür.

Beraberindeki mücevherleri babasına hediye eden kahramana padişah, yedi gün yedi gece düğün yapar. Bütün bunlara rağmen "Keklik cildi"ni zaptederek kendisiyle evlenmesini hazmedemeyen Gülperi gelinin tılsımlı kıyafetini bulur ve tek çocuğunu da alarak kendi ülkesine döner.

Karısını aramaya çıkan Celal Şah. Kuşlar ülkesi'ne geldiğinde onun Çin Maçin'de oturduğunu öğrenir. Bir kuşun üzerine binerek "periler ülkesi"ne gelir ve Gülperi'yi bulur. Ancak yurdunu özleyen şehzade, karısına memleketine dönmeyi teklif eder. İki "keklik cildini" giyerek yola çıkarlar. Ne yazık ki bu mutluluk uzun sürmez ve bir yolculuk sırasında Gülperi, kurtlar tarafından parçalanır. Karısını öldüğü yere defneden Celal Şah, ölene kadar orada yaşar.

Gül Bilbil Destanı - Gül Bülbül Destanı

| Salı, Ekim 6
Turan ülkesinin padişahı Nasır, malını, tahtını bırakacak bir oğuldan yoksundur. Bir gün rüyasında "bir bağda kırmızı bir gülün açıldığını; üstünde güzel sesli, güzel yüzlü bir bülbülün öttüğünü" görür.
Rüyayı yorumlayan bir ihtiyar, padişaha "eve gidince karısıyla yatarsa bir oğlu olacağını, adını Bilbil koymasını; bu oğlanın yedi yaşına gelince bir peri kızına aşık olacağını" söyler.
Nitekim ihtiyarın dediklerini yapan Nasır dokuz ay sonra bir erkek evlada kavuşur. Kırk gün kırk gece toy yapan padişah, oğlunun adını Bilbil koyar. Rüyasını yorumlayan dervişe de kırk tane at hediye eder. .

Yedi yaşına gelen şehzade, babasının kendisi ile yaşıt kölesi Zelili ve vezir oğlu Sala, Molla Galandar adlı hocaya verilirler. Bir cuma günü Molla Galandar kendilerini azat edince Bilbil, arkadaşlarını çeşitli meyvelerin, çiçeklerin olduğu bağlarına davet eder. Bağda dolaştıklan sırada Bilbil'i kaybederler. Daha sonra onu bulduklarında havuzbaşında oturduğunu görürler. O ana kadar yeşil asalı bir ihtiyar (pir), ona "asasını tutmasını" söyler ve bir anda kendilerini Dilaram Bağı'nda bulurlar. Oradaki imarete giren Bilbil, duvarında bir peri kızı sureti görür ve hemen aşık olur. İhtiyar Bilbil'e "bu kızın İran Vilayetinin padişahı Şaalican'ırı en küçük kızı olduğunu; bu resmi yaptıran İstanbul padişahının da bu kıza aşık olduğunu" söyler. Yine asaya tutunarak geriye dönerler.

Tekrar okula başlarsa da, hocası Galandar. ondaki değişikliği farketmiş; "bir peri kızına aşık olduğunu" babasına söylemiştir. Buna karşı çıkar Nasır,yine de Gül'ün bulunması için atlılar salar herbir tarafa. O yörede bütün tarih kitaplarını okumuş birisi saraya gelerek padişaha "Gül'ün İran vilayetinde. buradan 500 yıllık uzaklıktaki Şehr-i Sınafam'da oturduğunu"söyler.

Her ne pahasına olursa olsun Gül'ü bulmaya'yemin eden Bilbil, Zelili. Sala, Molla Galandar'ı alarak yola çıkar. Yedi yıl yürüdükten sonra İstanbul'a gelirler. Orada "İstanbul padişahının da Gül'e aşık olduğunu; ancak Şaalican'ırı, üç şehrini de ele geçirmeyi başarana kızını vereceğini" duyan Bilbil, İstanbul'u alır. Orada kaldığı üç ay boyunca her gün Dilaram Bağı'na. Gül'ün resmine bakmaya giderse de, bu ona yetmez, İstarıbul'u, şahın kızı Aycemal ile evlerıdirdiği Molla Galandar'a bırakır ve yollara düşer.

Bir müddet sonra Nil Denizi'ne gelirler. Su yüzünde kırk gün salla gittikten sonra Kuvhı Salar Dağı'na gelirler. Bu dağın her tarafı altından olup, padişahı Güneabi adlı bir kız olan şehr-i Talusı'nın sınırları içindedir. Güneabi. Bilbil'in neden buraya geldiğini öğrenince "bu dağdaki mağaralardan biri olan Kelezov'ın ağzındaki kara ejderhayı öldürürse, Gül'ü bulmasına yardım edeceğini" söyler. Sala Bey bu işi başarır ve Güneabi ile evlenir. Yola devam eden Zelili ile Bilbil, bir menzile gelirler. Orada birbiriyle dövüşen iki ejderhadan kara renkli olanını öldürürıce, ak ejderha onları evine davet eder. Ejderha Zavkumar'ın yerinde Aysülüv adlı bil' peri kızı görürler. Zelili ona asık olur ve beraberinealarak Bilbil ile tekrar yola çıkarlar. Giderek Şabaz Hanı Adil'in ülkesine ulaşırlar. Padişah buraya geliş sebebini öğrerıdiği Bilbil'e "Gül'ün, İran perilerinin padişahı olan Şaalican'ın kızı olduğunu, şimdiye kadar hiçbir yiğidin gerçekleştiremediği üç şartını gerçekleştirebilirse ona kavuşacağını" ifade eder. Zelili ile Aysülüv'ün nikahlandığıgece Bilbil'in düşünde yeşil asah, kendisinin Hz. Ali olduğunu söyleyen bir onu, Gül'ün gezindiği Sınafam Bağı'na götürür. Yanına gelen Gül "Şabaz Han Adil'in ülkesindeki Şah Emir Arzarn.medresesinde okuyan yeğeni Salım'in onu kendisine ulaştıracağım"söyler. Sınafam Bağı'nda buluşan ve Şaalican'ı razı ederek evlenen Bilbil ile Gül, çok mutludurlar. Ancak "çok uzun süredir ailesinin kendisinden, kendisinin de ailesinden haber alamadığını" düşünen BilbiL, fikrini Gül'e açar. Şaalicarı'ın izin vermesi üzerine hazırlanan mücevherlerle süslü tahtları üzerinde geri dönmeye koyulurlar; Şabaz Han Adil'in ülkesinden Zelili ile Aysülüv'ü.. Şehr-i Talusı'danSala ile Güncabi'yi; İstanbul'dan da Molla Galandar ile Aycemal'i alarak Turan Ülkesi'ne dönerler.

Babası Nasır, yıllar sonra kavuştuğu oğlunu sağ salim karşısında görünce çok sevinir ve oğlu ile gelini için kırk gün kırk gece düğün yapar.

Not
"Gül Bülbül Hikayesi", Türk dünyasının hemen her tarafında rastlanılan anlatılarımızdan birisidir. Uygurlar'da "Kızıl Gülüm", çağatay sahasında Nevruz Şah, Anadolu'da "Nevruz Bey" adıyla yaygın olan bu hikaye Türkmenistan sahasında "Gül Bilbil Destanı" diye bilinmektedir.
Yrd. Doç. Dr. Nerin KÖSE'nin Milli Folklor Dergisinde yayınlanan çalışmasını ve folklorik bir çok çalışmayı Çukurova Ünversitesinin Türkoloji sitesinden veya buradan inceleyebilirsiniz

Geyik avı ve Dantipala'nın sonu

| Pazartesi, Ocak 26
Hikaye bir ögretmenin, ögrencisine, canlıların öldürülmesinin ne kadar günah olduğunu anlatmasıyla başlar.

ögrenci de ögretmeninden bu öldürme günahı karşılığında, tanrı tarafından verilen cezalara bir örnek gösterilmesini ister. ögretmeni, Dantipala'nin hikayesini söyle anlatır:

Kral Dantipala adamları ile ava çıkarak bir çok geyikler avlar. Başka bir ormanda daha besyüz geyiğe rastlar. Aralarında öbürlerinden çok guzel, altın renkli bir geyik vardır ki, geyiklerin yol gösterici kralıdır. Bu ise geyik süretinde olan Buddha'nın kendisidir. Avcılar besyüz geyiği kovalamaya koyulurlar. Onları altı defa kuşatırlar. ölüm korkusu içinde çırpınan geyikler bu güzel geyiğin yanına gelerek canlarını kurtarmasını rica ederler. Fedakar, iyiliği temsil eden fazilet sahibi, geyiklerin kralı (Buddha), onlara yardımda bulunmak, gerekirse kendini feda etmek ister. Kral Dantipala'nın yanına giderek ondan beşyüz maralın (geyik) hayatını bağıslamasını rica eder. Nasihat ederek, iyilik etmeğe teşvik eder. Canlıları öldürmenin ne kadar günah olduğunu anlatmaya çalışır. Fakat Dantipala bunların hiçbirini dinlemeyerek gozleri kanla dolu olup hiddetlenerek keskin kılıcını çeker. Kutsal geyiğin boynunu kesip, başını yere fırlattığı sırada, sağ eli bileğinden koparak kılıcıyla beraber yere düşer. Dantipala feryat etmeye başlayarak yaptığı kötülüğe pişman olur. Ama iş işten geçmistir. Yer yarılır, Avici cehenneminden alevler cıkararak Dantipala'nın bütün vucudunu sarar, onu cehenneme götürür. Aviciden çıkan korkunc alevler Dantipala'yı sardıktan sonra yükselir, göğe dayanır. Korkunç bir yankı duyulur. Yagız yer deprenir. Dört tarafı ateş almıştır. Büyük dağlar yıkılarak birbirinin üzerine gelir. Dantipala da bu alevler içinde kalır, ümidi kesilir, dayanamayarak kendisinden geçer. Vucudu yanıp kavrulur. Avici cehenneminin şeytanı agzını açıp Dantipala'yı yutar.

Mitolojik Hikayeler - Ev iyesi

| Çarşamba, Kasım 5
Ben gençliğimde kocamla birlikte yeni bir eve geçtim. Yeni eve geçişimizin ikinci günü kalktım ki, köşeden yün eğiren bir çıkrığın sesi geliyor, yün eğiren kimse görünmüyor. Bunun üzerine bunun ev iyesi olduğunu anlayıp sevindim. Ev iyesi evde böyle ip eğitip otursa, o evde bolluk ve saadet olurmuş, diye bir söz vardı eskiden. Ne var ki, ev iyesi atımızı sevmedi. Her sabah at apak köpüklere batıp hastalanmıştı. Kocam bir gün saklanıp bakmış. Ev iyesi atı geceleyin ahırdan alıp çıkmış da kuyruğuna yapışıp, atı halsiz düşünceye kadar koşturmuş. Kocamla danışıp atı eski evimize götürmeye karar verdik. Arabaya süpürge koyduk. Eski eve gidip süpürgeyi ahırın bir köşesine dayayıp koyduk. Atı koşturup eve getirip geldik. Ancak bundan sonra at rahat etti. Güçlenip kuvvetlendi. Ev iyesi onu rahatsız etmemeye başladı. Artık göründüğü de yok.


Hayvanların Terlemesinin Sebebi

Ahır iyesi sevdiği atın yelesini on ikişer belik edip örer idi. Atı sevmezse, eziyet eder. Atlar çok terlemiş olur sabahlan. Bunun işaretidir. Ahır iyesi sevmezse, inek de terler. Bizim ineğin her kılından damla damla ter akardı sabahlan. Kız kardeşime verip gönderdim, onda terlememeye başladı.

Ejder Kuş - Özbek Halk Edebiyatı

| Pazartesi, Ekim 20
Türk dünyasından efsane destan paylaşımıza devam ediyoruz. Sıradaki örneğimiz Özbek Halk edebiyatından.
EJDER KUŞ

Geçmiş zamanda, bir yüce dağın kemerinde korkunç bir mağara var imiş. Avlakta ömrünü geçiren kişiler burayı mekân tutarlarmış. Günlerden bir gün anası babası ölüp, gençliğinde yetim kalan çaresiz bir kız o korku verici mağarada yaşamaya başlamış. Bu kızın bir şal örtüden başka giyecek giysisi, yatmağa yumuşak yatağı da yok imiş. Böyle de olsa kız kendinin güzelliği, boyu poşu ile dolunayı da sönük bırakırmış. Mağaranın tepesindeki deliklerden kartalların, şahinlerin pençesinden düşen et parçalan, kızın gündelik yiyeceği için yeterli imiş. Oduncuların bu mağaraya yolu düşse, mağaradaki kızı görüp, bu mağarayı bir peri mekân tut-muş, demişler. Günden güne ahali arasında bu laf ya-yılmaya başlamış. Küçük çocuklar mağara yakınma varamayıp "peri var" diye korkup kaçarlarmış. Bu mağara yakınında bir ağaçta yaşlı bir ejder kuş da yaşarmış. Bir gün ejder kuş kızı görüp âşık olmuş. O, bu korkunç mağaranın yanına gelip kızın cemalini seyredermiş. Sonunda ejder kuş da mağarayı kendine mekân tutmuş. Kendi gideceğinde kızı mağara içine koyup, ağzına büyük taş kapatıp altın dal ile tılsımlar imiş. Dönünce, tılsımlı altın dalla mağara ağzından taşı alıp, tekrar kızın cemaline bakmaya devam edermiş. Her gün akşam olunca mağaradan çıkıp kuyruğunu pervane edip köylerin üstünde uçar, bağırarak adamları kuyruğuna çekermiş. Uçarken kuyruğu yıldızın kuyruğu gibi göründüğünden, adamlar çok korkarlarmış. Aydan ay, yıldan yıl geçip, bu laf padişahın kulağına erişmiş

Padişahın kızı: "Kim bu ejder kuşu öldürse, o adama varacağım" diye haber salmış. Hiç kimse cesarete gelip ejder kuşu öldürmek için ortaya çıkmamış. Ejder kuş bazı akşamlar şehrin üzerine kadar geliyormuş.

Bu şehrin yakınında bir yiğit delikanlı var imiş. Onun gayreti içine sığmayıp her gün dağlara çıkıp taşı taşa vuruşturup aslan avlarmış.
Bir gün padişah: "Dağlar arasında taşı taşa vuran aslan yürekli pehlivan yiğit varmış" diye işitmiş ve kendi adamlarını göndererek yiğidi çağırttırmış. Padişahın kızı yiğide "Ejderi öldürürsen, sana varacağım" demiş.


Çok uzun olan hikaye, efsane ve destanlarımızı bundan sonra word belgesine koyarak sizlere sunacağım Ejder Kuş Hikayesinin devamını buradan okuyabilirsiniz. Hem Özbekce Hem Türkçe olarak.

İran Edebiyatı Attâr'ın İlâhî-nâmesi'nden örnekler2

| Cuma, Eylül 12

Belh Beyi ile kızı hikâyesi

Belh Beyi Ka'b’ın cinslerinin eşsiz birer numunesi olan bir oğlu bir de kızı vardır. Belh Beyi ölüm anında kızını oğluna emânet eder. Oğul Hâris tahta çıkar. Hâris’in hazinesine bakan, Bektaş adlı güzel bir kölesi vardır. Bir Nevruz töreninde dama çıkan Hâris’in kız kardeşi, Bektaş'ı görür ve âşık olur.

Aşkını şiirlere döker, bu şiirleri dadısıyla Bektaş’a gönderir. Bektaş dadının getirdiği resim ve şiirlerle prensese âşık olur. Prensesin sarayın dehlizlerinde dolaştığı bir gün, Bektaş karşısına çıkar ve sevdiği kızın eteklerine sarılarak duygularını açıklar.

Prenses ise “Ne cüretle eteklerine dokunduğunu, kendisinin bir köle olduğunu unutmamasını söyler. Bektaş kendisine gönderilen şiirlerin özünü kavrayamamıştır. Prenses aşkını yalnız başına yaşamak istemektedir. Duygularını şiirlere döker, ama bir kölenin aşkını kabul etmez.

Bu sırada bir savaş çıkar. Hâris ile Bektaş ön safta savaşırlar. Bektaş başından yaralanır. Esir düşecekken yüzü nikaplı erkek kılığına girmiş prenses tarafından kurtarılır. Belh prensesi, ağabeyi Hâris ile birlikte düşmana karşı savaşır. Buhara şâhının yardımıyla da Hâris savaşı kazanır. Bektaş prensese dadısıyla bir mektup gönderir. Prenses ise yine şiirler söylemeğe başlar. Şiirleri şâir Rodegi’nin eline geçer. Rodegi, Buhara şâhının huzurunda, Hâris’in de bulunduğu bir mecliste bu şiirleri okur. Şiirlerinin sahibinin Ka'b’ın kızı olduğunu, bu şiirlerle bir köleye olan aşkını anlattığını açıklar.

Hâris o mecliste susar. Buhara'dan Belh'e döndüğünde Bektaş’ın odasındaki bir kutuda kız kardeşinin aşk şiirlerini bulur. Bektaş'ı zindana attırır. Kız kardeşini de şah damarını kestirerek, kızgın bir hamama hapseder. Prenses bu kez şiirlerini, hamamın duvarlarına kanıyla yazar. Can verene kadar hamamın duvarlarını şiirlerle doldurur. Ertesi gün hamamın duvar örülen kapısı yıktırılıp prensesin ölüsü çıkarılır, gömülür. Bektaş bir yolunu bulup zindandan kurtulur, Hâris’in başını keser sonra sevgilisinin mezarının başında kendini hançerle öldürür.

İlâhî-nâme'de Hâris'in kız kardeşini ve âşığını cezalandırılışı şöyle anlatılır:"Hârisin gönlü ateşlerle doldu, o sırrı anlayıp öfkesi arttı; kızkardeşini öldürmeyi kurdu.Önce o has köleyi, Bektaş'ı zincire vurup zindana attırdı.Ondan sonra o gümüş bedenli kızı hamamı kızdırıp içeriye kapatmalarını;İki bileğinin şah damarlarını yarmalarını, emretti. Hacamatçı kızın şahdamarlarını yardı, hamamda öylece bıraktı.Sonra onu hamama kapattı, hamamın kapısını da taşla kireçle ördürdü."



Rodegi: Samaniler dönemi (875-999) İran sarayı şâirlerindendir

İran Edebiyatı Attâr'ın İlâhî-nâmesi'nden örnekler1

| Perşembe, Eylül 11
Zaman zaman Blogumuzda Çukurova üniversitesi Türkoloji bölümünden efsaneler hikayeler vermiştik Birbirinden değerli çalışmaları olan bu bölümün sitesini ziyaret ediyormusunuz bilmem ama etmiyorsanız çok şey kaçırmış olabilirsiniz.

Bugün sizlerle bir hikayenin ana özetini paylaşacağım Hikayeyi ilkkez Türkoloji bölümü sayesinde duydum. hatta İranlı şairi de


Attâr'ın İlâhî-nâmesi'ndeki İki Hikâyenin Anadolu Mesnevilerindeki İzleri anlatan bu makaleyi (pdf) Nezahat Öztekin hazırlamış Edebiyat meraklılarına duyrulur



Kocası sefere giden namuslu kadın

Güzel olduğu kadar iyi huyu ve imânı ile dikkati çeken bir kadını, kocası hacca giderken, küçük kardeşine emânet eder. Adamın kardeşi, kadını ziyâretlerinden birinde yüzünü görür ve âşık olur. Bir süre aklıyla nefsi mücâdele ederse de nefsi galip gelir, aşkını kadına anlatır. Parayla ve zorla kendisine râm etmek ister. Kadın direnince beş yalancı şahit bulup zinâ ile suçlanmasına sebep olur.

Halk, kadını ölmüş olduğuna kanaat getirinceye kadar taşlar. Taşlandığı yerde kendinden geçmiş ve yaralı bir halde bırakılan kadın bir süre sonra ayılır, yoldan geçen bir bedevî ona acıyarak evine getirir, yaralarını tedavi eder, iyileştirir. Kadın iyileştikçe eski güzelliğine kavuşur. Bedevî Arap, kadına hayran olup onunla evlenmek ister. Kadın evli olduğunu bu yüzden kendisiyle evlenemeyeceğini söyleyerek Arabı iknâ eder. Arap, kadını kardeş edinir. Ancak Arabın bir süredir evden uzak olan bir zenci kölesi vardır. Bu köle eve dönünce kadının güzelliğini görüp aklı başından gider. Kadın tarafından reddedildiğinde intikam hırsına kapılır ve Arabın küçük oğlunu öldürerek kanlı palayı kadının yastığının altına saklar. Kadın kâtil olmadığına Arabı ikna eder ama Arap artık onu evinde görmek istemez, bir miktar para vererek evinden kovar.

Kadın yolda giderken elindeki parayı vererek bir idamlık mahkumu kurtarır. Kurtardığı genç yolda kadının yüzünü görür ve âşık olur. Yalvarır, yakarır, tehdit eder, fakat kadını iknâ edemez. Birlikte yürürlerken bir deniz kıyısına ulaşmışlardır. Genç, kıyıda demir atmış olan geminin tâcirlerinden birine kadını köle olarak satar. Kadın, taciri kendisinin evli ve hür olduğuna inandıramaz. Tacir kadını döve döve gemiye bindirir, kadına saldırır. Kadın feryadlarla gemi halkından yardım ister. Gemi halkı kadına acıyarak aralarına alır. Fakat bir süre sonra çevresinde kim varsa kalmamıştır.

Kadın, “Ey sırları bilen Tanrı, beni bu kişilerin şerrinden sakla!” diyerek feryad eder. O anda denizin içinden bir ateş çıkarak geminin içinde kadından başka kim varsa yakar, kömür hâline getirir. Rüzgâr da gemiyi bir kıyı şehrine sürükler. Kadın, erkek elbisesi giyerek kıyıya çıkar. Gemideki malları şehrin hükümdarına teslim eder. Kendisi için şehirde bir ibâdet mekânı ister. Kadın günlerini bu hücrede ibâdetle geçirir, hastalar için dua eder, onları iyileştirir. Şehrin hükümdarı zâhid olarak bildiği kadını kendine veliahd tâyin eder.

Erkek kılığındaki kadın, evleneceği eşi seçme bahanesiyle şehrin kadınlarını toplar, peçesini açıp yüzünü göstererek onlardan yardım ister. Kadınlar kocalarına kadının faziletlerini anlatırlar. Tahta, kadının seçtiği kişi geçer. Öte yandan kadının kocası hacdan döndüğünde küçük kardeşini kör ve felçli bulur. Kardeşi, karısının bir sipahiyle zinâ ettiği için taşlandığını söyler. Adam karısının ihanetine ve ölümüne çok üzülür. Kardeşini, gözlerinin açılması ve yürüyebilmesi için, ününü duyduğu zâhid kadına götürmek üzere yola çıkar. Yollarının üzerindeki Arabın evinde konaklarlar. Arabın da kötürüm bir kölesi vardır. Arap kölesini alarak onlara katılır. Yollarının geçtiği bir köyde konakladıkları yerin sahibi olan kötürüm ve kör genci de yanlarına alarak yollarına devam ederler.

Zâhid kadının önüne geldiklerinde kadın, kocasını ve onun yanındakileri tanır. Peçesini açmadan onları sorgular, iyileşmeleri için her üçünün de günahlarını itiraf etmelerini ister. İtiraf etmezlerse asla iyileşemeyeceklerini söyler. Suçlular önce direnirlerse de yaptıklarını anlatmak zorunda kalırlar. Kadın dualarıyla onları iyileştirir. Sonra kocasına yüzündeki peçeyi açar. Kendini tanıtır. Adam beklemediği bu güzel olay karşısında kendinden geçer bayılır. Ayıldığında karısına kavuştuğu için Tanrıya şükür eder.




zenci kölenin kadına aşk teklifi: (İlâhî-nâme'den)
"Arabın bir zenci kölesi vardı. Bir yerdeydi, ansızın çıkageldi.
Kadının yüzünü görünce gönlünü kaptırdı. Gönlü ve canı yandı, bedeni de mahvoldu gitti.
Kadına "Ben geceyim sen de aya benziyorsun,
Neden benimle beraber olmayı istemezmisin?" dedi.
Köle beni mahrum ediyorsun ama sen beni bu dertten kurtarmadıkça benden kurtulamazsın
Köle ona pek kızdı. Sevgisiyle o haldeydi, şimdi bu hale döndü, ateş kesildi.
Bir gece kızgınlığından, kininden kalktı,arabının karısının güzle bir çocuğu vardı. Gidip o çocuğu beşikte kesti, öldürdü, Kanlı palayı da götürüp kadının yastığının altına koydu, gizledi."

Orman Perisinin Gülleri

| Çarşamba, Temmuz 9
Yemyeşil ağaçlarla kaplı ormanın birinde genç bir peri yaşarmış. Bu peri çiçeklerden en çok gülleri severmiş. Evinin bahçesinde renk renk güller yetiştirirmiş. Bu güller o kadar taze ve güzellermiş ki gören herkes perinin güllerine hayran kalırmış. Peri de güllerini çok sever, her sabah onları hem sular hem de onlarla konuşurmuş. Genç peri gülleriyle çok mutluymuş, ama onu üzen bir durum varmış. Peri güllerini çok sevdiği için onların solmalarına dayanamazmış. Güllerin bir süre sonra solması çok doğalmış, fakat genç peri güllerinin solmasına çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarını istiyormuş. Kendi kendine “güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam.” diyormuş. Bir sabah çiçeklerini yine sularken perinin dikkatini sarı renkte bir gül tomurcuğu çekmiş. Bu tomurcuk da diğer gül tomurcukları gibi pek güzelmiş. Fakat rengi diğerlerinden apayrıymış. Çok daha güzel ve değişik bir tondaymış tomurcuğun rengi. Bu yüzden, genç peri sarı tomurcuğa daha özenli bakmaya başlamış. Her sabah ona “küçük sarı tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak” diye güzel sözler söylüyormuş. Tomurcuk da bunu anlıyormuş gibi günden güne daha da güzelleşerek büyümüş. Kocaman bir gül olduğunda ise bahçedeki diğer güllerin arasında tıpkı gökyüzündeki güneş gibi ışıldıyormuş. O kadar güzelmiş ki onu görenler sarı güle bakmaya doyamıyorlarmış. Peri de bunun farkındaymış ve çok mutluymuş. Fakat sarı gülün de bir gün solacağını bildiği için, içten içe bir üzüntü duyuyormuş. Aradan bir gün geçmiş, bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş. Bu süre içinde bahçedeki bütün güller solmuş, yerlerini yeni tomurcuklara bırakmışlar: güzel, sarı gül dışında! Bir ay geçmesine rağmen sarı gül solmamış, benzersiz güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Peri ilk başta bu işe çok şaşırmış fakat yine de sevinçliymiş. Çünkü güllerinin en güzeli solmamışmış. İyi yürekli peri, her gün onu evinin penceresinden seyrediyor, onu özenle suluyor, ona güzel sözler söylüyormuş. Gel zaman git zaman; peri, bu işten sıkılmaya başlamış. Sarı gül hiç solmuyormuş, fakat bu periye artık mutluluk vermemeye başlamış. Çünkü peri sarı güle dair hiçbir umut taşımıyormuş içinde. Önceden gülleri solduğu vakit, yeni tomurcukların ne zaman çıkacağını merak ederek onlarla sabırla ilgilenir, umutla güllerinin açılacağı zamanı beklermiş. Fakat şimdi sarı gül hiç solmadığı için böyle düşünceleri kalmamış. Bu da periyi bir zaman sonra mutsuz etmiş. Yetiştirdiği güllerinin solmamasını isteyerek ne kadar yanlış düşündüğünü anlamış. Her şeyi doğal haliyle sevmek en güzeliymiş. Bu yüzden o günden sonra orman perisi, doğadaki her şeyi olduğu gibi kabul etmeye karar vermiş. Orman perisi uzun yıllar, bahçesinde yetiştirdiği güllerle beraber evinde mutlu bir hayat sürmüş.

Bugu Tekin ve Gök Kızı

| Perşembe, Nisan 10
Bugu Tekin bir gece otağında uyumakta iken, birden bire pencerenin açıldığını,
içeriye gökten gelen güzel bir kızın girdiğini gördü. Bugu Tekin neye uğradığını
anlayamadığından gözlerini kapayarak uyur gibi yaptı. Kız, Bugu Tekin'i
uyandırmak için çok çalıştı, bir turlu uyandıramadı. Ümidini keserek pencereden
çıktı, gitti.

Ertesi gece kız yine geldi. Bugu Tekin kendisini yine uykuda imiş gibi gösterdi.
Kız bu defa da uyandıramadan gitti.

Sabah olunca, Bugu Tekin kızın tekrar geleceğini düşünerek, buna bir çare bulmak
üzere vezirine açti. Vezir dedi ki: (Bunda korkacak bir şey yok. Belki hepimizin
sevineceği hayırlı bir iş vardır. Her halde bunun gelişi size kutlu bilgileri
öğretmek içindir. Yarın gece gelirse artık kendinizi uykuda göstermeyin. O zaman
niçin geldiğini anlarsınız.

Üçüncü gece kız yine geldi. Ama bu defa Bugu Tekin onu karşıladı, saygı
gösterdi. Bu kız vezirin tahmin ettiği gibiydi. Gerçekten bir tanrıca ve gökten
gelen bir kızdı. Bugu Tekin' e yeni bir din göstermek için gelmişti.

Bugu Tekin'e: (Arkamdan gel) dedi. Bugu Tekin kızı takip etti. Gittiler. Nihayet
(Ak dağ)'a ulaştılar. Bugu Tekin'e yeni bir dinin gizli taraflarını anlatmaya
başladı.

Bundan sonra kız otağa gelir, Bugu Tekin'i (Ak Dağ)'a götürürdü.

Bu durum çok gece devam etti. Bugu Tekin yeni dinin esaslarını ve sırlarını
öğrendi.

Bir gece artık bu görüşmelerin sonu idi. Kız veda ederken (Gökte, yerde ne varsa
hepsini öğrendiniz. Ben artık gelmeyeceğim. Yarından itibaren dünyanın dört
bucağını fethe başlayın. Gösterdiğim yolda adalet yapın. Size öğrettiğim
gerçekleri her tarafa yayın) dedi.

Sabah olunca Bugu Tekin kardeşlerini çagırdı. Her birini bir orduya tayin ederek
bunlari dört bucagin fethine gönderdi. Kendisi de büyük bir ordu ile Çin üzerine
yürüdü. Hepsi de seferlerini başardılar.

eski türk hikayelerini,ve destanları Anadolu Edebiyatından okuyabilirsiniz

Ağaçtan Doğan Çocuklar

|
Dokuzoğuzlar'ın ataları olan bir hakanın iki güzel kızı vardı. Bunlar ancak
tanrılara layıktı. Babaları insanlardan ayrı bulundurmak için bu kızları,
yaptırdığı bir kulenin içine koydurdu ve yalvararak Tanrıyı çağırdı.

Bunun üzerine tanrı bir boz kurt olarak geldi, kızlarla evlendi. Tanrının bu
kızlardan Dokuz Oğuz ile On Uygur evlâdı oldu. Bunlar zamanla çoğaldılar.

Bu Dokuzoğuzlar'dan türeyenler Kumlanco adı verilen ülkede oturdular. Burada
Hulin adında bir dağ vardı. Bu dağdan Tulga ve Selenka adında iki ırmak akardı.
Bu ırmakların arasında da iki ağaç vardı. Bu ağaçların biri Kayın, öbürü de Çam
idi. Bir gece bu ağaçların üzerine gökten nur indi. Gün geçtikçe ağaçlardan
birinin karni sisti. Dokuz ay on gün sonra ağacın karnında bir kapı açıldı.
İçeride ağızlarında gümüş emzikler bulunan beş çocuk göründü.

Daha çocuklar doğmadan bu ağaçların etrafında gümüşten bir daire türemişti.
Ağaçlardan müzik sesleri geliyordu. Oradaki Dokuzoğuzdan türeyen Türk'ler bu
çocukları büyüttüler; adlarını Sungur Tekin, Kutur Tekin, Tukak Tekin, Or Tekin,
Bugu Tekin koydular. Bunlar onbeş yaşına gelince, baba ve analarını sordular.
Halk onları iki ağacın yanına götürdü: İşte bunlardan bir babanız, biri de
ananızdır) dediler. Çocuklar bu ağaçlara saygı gösterdiler. (Sevgili anamız ve
babamız) diye onlara sarıldılar. O zaman ağaçlar da dile gelerek evlatları
hakkında hayırlı duada bulundular.

Nihayet bir gün halk toplanarak, Bugu Tekin'i hakan seçtiler. Çünkü Bugu Tekin
hem zeki hem de her boyun dilini, obalarının sayısını biliyordu. Bunun üç
kargası vardı ki her yerden olup biteni haber verirdi.

Bugu Tekin bir gece rüyasında; beyazlar giyinmiş, elinde beyaz bir asa tutan ak
sakallı bir adam gördü. Bu adam fıstık seklindeki (Yeşim Taşı) denilen taşı
gösterdi: (Türkler bunu ellerinde tuttukça dört bucağa hakim olacaklardır) dedi.

Ateşi nasıl buldular

|
Eski bir zamanda üç kardeş yaşıyordu. En büyük olanın ismi Yuhabi, ortancanın Yuskabi, en küçüğün ismi ise Yurkabi idi. Yuhabi ve Yuskabi babaları gibi çok akıllıydılar. Fakat, Yurkabi’yi herkes ahmak olarak nitelendirirdi.

Günün birinde bu üç kardeş, uzak bir ormana, kış için odun kesmeğe gittiler. Anneleri onların ormanda aç kalmamaları için değişik yiyecekler koydu azık torbalarına… üç kardeş ormana gelir gelmez işe koyuldular. Büyük bir azimle meşe ağaçlarını birer birer kesmeğe başladılar. Kestikleri ağaçları ayrı ayrı yığınlar halinde topluyorlardı. Koskoca bir gün geçmiş, artık hava kararmaya başlamıştı.

Havanın usul usul kararmaya başladığını farkeden kardeşler işi bırakıp yemek hazırlıklarına başladıkları sırada, yanlarında ateş olmadığını birdenbire hatırlayıverdiler… Evden ateş almayı unutan kardeşler, oraya buraya bakınarak ateş aramaya başladılar. Ne yazık ki hiçbir yerde ateş yoktu. Bir türlü ateş bulamıyorlardı. O telaş içerisinde birbirlerine bakıp şöyle dediler:

- Yakınlarda bir yerlerde ateş aramamız lazım!

Ağabey Yuhabi ateş aramak için yola koyuldu. Uzun bir yolculuktan sonra devasa bir meşe ağacı gördü. Bu ağacın zirvesine kadar tırmandı ve etrafına bakınmaya başladı. Uzaklarda, güneşin kaybolmaya başladığı yerde küçük bir ateş yandığını gördü. Büyük bir sevinçle ağaçtan inerek ateşi gördüğü yöne doğru gitmeye başladı. Yine uzun bir yürüyüşten sonra nihayet ateşin olduğu yere gelebildi. Ateşin başında ise yaşlı, sakallı, tuhaf görünümlü bir adam duruyordu. Yuhabi bu kimseye seslenerek:

- Dede, ateş verirmisin! dedi.

Yaşlı adam Yuhabi’yi şöyle bir süzdükten sonra:
- Bir hikaye anlat, bir şarkı söyle, sonra da dans et. Bu söylediklerimi yaparsan sana ateş verebilirim.

Yuhabi cevap olarak:
- Ne şarkı söyleyebilirim, ne masal anlatabilirim, ne de dans edebilirim. Ben hiçbirini yapamam bunların.
- Ya! Madem öyle, ateş yok sana! diyerek gözlerden kayboldu bu ilginç, yaşlı adam.

Hiçbir şey bulamadan kardeşlerinin yanına dönen Yuhabi, Yuskabiye bakarak:
- Şimdi de sen git! dedi

Yuskabi yola koyuldu. Daha önce ağabeyinin çıktığı o çok büyük meşe ağacının yanına geldi. Meşenin en yüksek noktasına kadar çıkarak etrafına bakmaya başladı. Çok uzaklarda güneşin yeryüzüne veda etmeye başladığı yerde bir ateş yandığını gördü. Büyük bir hızla ağaçtan inerek ateşi gördüğü tarafa doğru yol aldı. Ateşin yanına geldiğinde, ateşin başında tuhaf görünümlü, sakallı, yaşlı bir adam gördü. Bu yaşlı ve sakallı adamdan ateş rica etti. Yaşlı adam ona bakarak :

- Bir masal anlat, bir şarkı söyle, sonra da dans et! Ancak bu söylediklerimi yaparsan sana ateş veririm! dedi.
Yuskabi cevap olarak:
- Ne masal anlatabilirim, ne şarkı söyleyebilirim ne de dans edebilirim. Bunların hiçbirini bana öğretmediler.
- O zaman ateş yok sana! dedikten sonra gözlerden kayboldu bu tuhaf, yaşlı adam.

Ateşi elde edemeyen Yuskabi, büyük bir üzüntü içinde kardeşlerinin yanına döndü. Kardeşi Yurkabi’ye dönüp:
­- Yurkabi şimdi de sen dene şansını! dedi.

Artık ateş bulma sırası, en küçük kardeşlerine, Yurkabi’ye gelmişti. Yurkabi ağabeylerine dönerek :

- Ağabeylerim, allahaısmarladık! Kardeşlerim benim, her zaman sağlıkta olunuz! Sevgili ağabeylerim! Siz benim canlarımsınız! diyerek yola çıktı Yurkabi. Uzun bir arayıştan sonra, Yurkabi de daha önce ağabeylerinin görüp zirvesine çıktıkları o devasa meşe ağacının yanına geldi. O da ağabeyleri gibi ağaca tırmanarak etrafına bakmaya başladı. Ve ufukta, güneşin kaybolduğu yerde bir ateş yandığını gördü. Yurkabi ateş bulduğu için çok seviniyor, içi içine sığmıyordu. Hemen ağaçtan inerek o tarafa doğru hızla gitmeye başladı. Ateş, ormanın içinde ağacın fazla olmadığı kısır bir alandaydı. Yurkabi bu alana gelince, ateşin başında garip, sakallı, yaşlı bir adamın olduğunu gördü. Hemen bu adamın yanına gelerek, onunla selamlaştıktan sonra, ona tatlı sözler söylemeye başladı:

- Nasılsınız? İnşallah iyisinizdir! İnşallah sağlığınız, sıhhatiniz yerindedir! Umarım daha 100 sene sıhhatli bir şekilde yaşarsınız!

Yaşlı adam ise ona baktıktan sonra şöyle dedi:
- İyiyim, iyi yaşıyorum. Nereden gelir, nereye gidersin? Ne arıyorsun? Sevimli güvercinim benim!
- Ne arıyorum? Evet, benim ne işim var? Durun size anlatayım! Biz üç kardeşiz, ormanda çalışıyorduk, bütün gün ağaç kestik, dağ kadar odun topladık. Akşam olunca yemek pişirmek istedik. Meğer yanımızda ateş yokmuş, evde unutmuşuz… İşte ben buraya ateş bulmak için geldim.
Yaşlı adam delikanlıyı dinledikten sonra:
- Evet; o zaman göster nasıl dans ediyorsun, sonra bir şarkı söyle, sonra da bir hikaye anlat! Bu söylediklerimi yaparsan kardeşlerinin yanına ateşle dönersin!..
- Dans etmesini ve şarkı söylemesini beceremem. Ancak, ilginç bir hikaye anlatabilirim. Ama bir şartım var: Ben hikayeyi anlatırken sözümü kesmeyeceksiniz. Eğer bir kez dahi sözümü keserseniz, bana hem 100 ruble hem de ateş verirsiniz!

Yaşlı adam sakalını şöyle bir sıvazladıktan sonra anlaşmaya razı olur.Yurkabi hikayeyi anlatmaya başlar :

- Birgün ben at üstünde gidiyordum. Kemerim arkasında ise bir balta vardı. Bir ormana girdim. Çok mu az mı (bilmiyorum) gittikten sonra, arkama döndüm ve şöyle bir bakındım. Bir de ne göreyim atımın arka bacakları yok! Balta, atımın arka bacakları kesmiş… Ne yapayım ben de atımın sadece ön bacakları üstünde gitmeye başladım. Dinliyormusun beni dedeciğim. Sizce de öyle mi oldu?

- Dinliyorum evladım, dinliyorum! Evet öyle oldu anlattığın gibi…

- Sonra atımı çevirdim -diyerek devam etti Yurkabi - ve atımın arka bacaklarını aramaya başladım. Aradım, aradım… Ve birden gördüm ki, atımın bacakları bir at sürüsünün içinde koşuşuyorlar. Hemen gidip yakaladım onları ve meşe ağacından yaptığım kazığa bağlayıp, onları olmaları gereken yere çaktım. Sonra tekrar atıma binip yola koyuldum.

Uzun bir yolculuktan sonra, arkama dönüp baktığımda çaktığım kazıklardan bir fidan büyüdüğünü gördüm. Bu fidan öyle bir büyüdü ki göğe erişti. Ben hiç düşünmeden bu meşe ağacına çıkmaya başladım. Ağacın zirvesine kadar tırmandım. Ve birden gökyüzünde ardına kadar açık bir kapı gördüm. Kalbim hızla atmaya başladı, heyecanlandım… Kapıdan içeri girdiğimde uzun mu uzun, ırmak gibi bir yol gördüm. Bu yolda yürümeye başladım. Sonra göğün ortasında kırmızı bir ağacın büyüdüğünü gördüm. Bu kırmızı ağacın üstünde ise altın bir kuş duruyordu. Kuşun göğsünde güzel bir gerdanlık ışıldıyor, kulaklarında küpeler parıldıyordu. Ellerinde bilezikler, ayaklarında işlemeli mercan papuçlar vardı. Kuyruğu parıldıyor, açık dudakları gülümsüyor, gözleri ışıldıyordu… O an bu kuşun çok güzel olduğunu düşündüm. Keşke onu yakalayabilsem!.. Ellerimi kuşa doğru uzattım. Fakat kuş birden havalandı ve gözden kayboldu. Daha sonra ise karanlık bastı.

Geri döndüm ama yol ortalarda görünmüyordu, herhangi bir iz de yoktu. Nerede bu yol diye sordum kendi kendime, nerede bu kapı? Nasıl bulabilirim bunları?

Aniden bu kuş uçtu ve kanatlarıyla bütün gökyüzünü aydınlatıverdi. Ortalık aydınlanınca aradığım kapının önünde durduğumu farkettim. Aşağı doğru bir göz attım. Atım yoktu, gitmişti. Şimdi ne yapacağım diye düşündüm. Nasıl yere ineceğim?

Tam bu sırada korkunç bir kasırga yükseliverdi ve olanca gücüyle ayaklarımın önüne büyük bir saman yığını bıraktı. Ben bu saman parçalarından kendime büyük bir halat yaptım. Halatı gökyüzünün bir köşesine bağladım ve halatı aşağı saldıktan sonra aşağı inmeye başladım.

Uzun bir süre aşağı indim. Nihayet halatın ucuna gelebilmiştim. Ancak halat yere yetişmiyordu. Eğer aşağı atlasam feci bir şekilde parçalanabilirdim. Bu sırada şiddetli rüzgar beni oraya buraya sallamaya başladı. En sonunda tuttuğum halat kopuverdi. Ama rüzgar beni yakaladı ve büyük bir denize usulca bıraktı. Orada deniz yaratıkları gübre taşıyorlardı. Orada dedeciğim, bakıyorum; seni, sırtında gübre taşıman için hazırladılar ve beni de buraya seni gübre taşısın diye gönderdiler.

Yaşlı adam sabredemedi ve bağırdı:
- Ne uyduruyorsun sen öyle ! Ben hiçbir zaman orada bulunmadım.

Bunun üzerine Yurkabi ona şöyle dedi:
- Eğer sen orada olmadıysan senden 100 ruble ve ateş almam gerekiyor. Çünkü sen benim sözümü kestin. Biliyorsun ki anlaşmamız öyleydi…

Çaresiz kalan yaşlı adam, 100 rubleyi ve ateşi Yurkabiye verdi.Yurkabi büyük bir mutluluk içinde ağabeylerinin yanına döndü. Onlara hem ateş hem de para getirdi.

Hemen ateş yakıp yemek pişirmeye başladılar…
Onlar erdiler muradına, biz çıkalım kerevetine…


Bu hikaye bir Çuvaş Halk hikayesidir. Türk öyküleri Sandığından alıntılanmıştır.
Bişkek - 2003 BENGISU MANAS Kırgızistan-Türkiye Manas úniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü 3. Sınıf Öğrencisi 99109048 Halit AŞLAR

Türk öyküleri sandığı sitesinde Türk kültürüne ait destanları, ezgileri, resimleri bulabilirsiniz

İki Köle

| Salı, Nisan 8
Eski devirlerde Bir Zengin iki tane köle satın aldı. Kölelerden biri çok temiz yüzlü inci dişli biriydi, nefesi gül gibi kokuyordu. Diğeri oldukça çirkindi, dişleri çürümüş ağzı kokuyordu.

Zengin Adam o güzel yüzlü köleye ihsanlarda bulunarak onu hamama gönderdi. Dişleri çürümüş ağzı kokan köleyi yanına çağırdı. Kendini çok beğendiğini fakat arkadaşının kendisi hakkında çok kötü şeyler söylediğini belirterek, onun da arkadaşının kötü huylarını söylemesini istedi. Fakat köle arkadaşına toz kondurmadı hep onu övücü sözler söyledi. Zengin Adam ne yaptıysa bir türlü o köleye arkadaşı hakkında kötü bir söz söyletemedi.

Nihayet ikinci köle hamamdan geldi. Zengin Adam onu da sınamak için huzuruna çağırdı. Onu övücü sözler söyledi.

“Sıhhatler olsun ne kadar zarif ve latif olmuşsun. Keşke öbür kölenin sayıp döktüğü kötü huyların da olmasa ne olurdu.” dedi ve onu da diğer köle gibi denemek istedi.
Bunun üzerine köle kızdı, köpürdü ve arkadaşı hakkında kötü şeyler sayıp dökmeye başladı.
Biraz konuştuktan, arkadaşının kötülüklerinden bahsettikten sonra Zengin Adam onu susturdu:

- “Yeter artık ikinizin de özünü, aslını anladım, onun ağzı kokuyor, senin ise için kokmuş, bundan sonra sen o doğru sözlü ve güzel huylu kölenin emrindesin haydi git.” dedi

Fatih ve Zindandaki 2 Papaz

|
İstanbul'un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkumları serbest bırakmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi.
Durum Hazreti Fatih'e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih'e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti:
- Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz, müslüman hakimlerin ve müslüman halkımın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu isbat ediniz.

Hazreti Fatih'in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen Padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa'da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar:

Bir Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.
Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:
- Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını müslümana vermiş.

Papazlar islam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler.
Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar:

Bir müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür müslümana götürüp teslim etmek ister;
- Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiata bana satmazdın. Al şu altınlarını, der.
Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler:
- Kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap, der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar.
Kadı, her iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını cehiz olarak verir.

Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul'a Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler:

- Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve biribirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz, derler.

Kaynak:
1) Büyük Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi


İki Arkadaş Köylü ile Şehirli

| Pazar, Nisan 6
Köylünün birinin bir şehirliyle ahbaplığı vardı.Köylü şehire indiğinde şehirli dostunun evine gider kurulur,aylarca yer içer ,şehirlinin dükkanına gider ihtiyaçlarını temin ederdi.Köyüne dönerken şehirli dostu bütün ihtiyaçlarını temin eder ondan para pul almazdı.Köylü her şehire gelişinde şehirli dostunu köye davet eder:
''Sevgili dostum,sen hiç gezmeye gitmez,şehirden dışarıya çıkmazmısın?.Allah aşkına bütün aileni,çoluk çocuğunu,akrabalarını alıp köye gel şimdi bahar,tam da gül mevsimi,köyde her yer güllük gülistanlık,her yer cennet gibi.Eğer şimdi gelmezsen bari yazın meyve,sebze zamanı gel bana misafir ol aylarca sana ve ailene hizmet ederek mutlu olayım.''derdi.
Şehirli onu başından savmak için geleceğini vadetti.Bugün ,yarın derken aradan sekiz yıl geçti.
Köylü her yıl:
''A efendim ne zaman geleceksin bu yıl da kış geldi çattı.'' deyince Şehirli dostu bir bahane bulur:
''Bu yıl felan yerden misafir geldi,filan iş çıktı gelemedim,seneye gelirim
.'' diye başından savmaya çalışırdı.
Bunu duyan köylü üzülür,yakınır yalvarırdı:
''Ey sevgili dost,ailem çocuklarım seni bekliyor,hasretle yollarını gözlüyor,bizi daha fazla bekletme ne olur.''
Aradan aylar yıllar geldi geçti.Köylü şehire gelip aylarca kalma alışkanlığını sürdürdüğü gibi şehirliyi köyüne davet etmeyide sürdürdü.
Köylünün bu samimi ısrarı üzerine şehirlinin hanımı,çocukları:
''Senin köylüye bu kadar hakkın,bu kadar emeğin geçti.Adam bizi davet edip duruyor,artık bir de biz gidip onda misafir olalım.'' demeye başladılar.
Bunun üzerine şehirlide köye gitmeye karar verdi.Hazırlıklar tamalandı.Şehirli ailesiyle birlikte köye doğru yola çıktı. Köyün yolunu bilmediklerinden aylarca oradan oraya dolaştılar,günlerce yollarda perişan oldular. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra şehirli,dostunun köyüne varıp kapısına geldi.Bir anda bütün yorgunluklarını,perişanlıklarını unuttular.Nihayet köye gelmişlerdi. Köylü dostları şimdi bin bir ikramla onlara çektiklerini unutturacak ikram ve hizmetlerde bulunacaktı. Fakat hayret köylü dost onlarla hiç mi hiç ilgilenmiyordu.
Şehirli köylünün kapısına varıp:
''Sevgili dostum beni davet edip duruyordun.işte geldim.'' dedi
Köylü sanki hayatında ilk defa şehirliyi görüyordu.
''Sen kimsin,seni tanımıyorum.'' deyince şehirli:
''Nasıl olur yıllarca her şehre gelişinde evimde misafir kaldın,aylarca sana hizmet ettim beni nasıl tanımazsın.'' diyecek olduğunda köylü:
''Ben Allah aşkıyla öylesine kendimden geçtim ki hiç bir şeyin farkında olmadığım gibi,senin de kim olduğunu bilmiyorum, seni tanımıyorum.'' dedi.
Şehirli perişan bir vaziyette ailesinin yanına döndü günlerce yürümüş,yollarda perişan olmuşlardı.Adım atacak halleri yoktu.Uzun zaman köylü dostunun kendilerini tanımasını ve içeri almasını aç susuz beklediler,fakat nafile aradan beş gün geçti gündüzleri sıcaktan kavrulup geceleri soğuktan titrediler. Beşinci gece şiddetli bir yağmur başladı.Artık bıçak kemiğe dayanmıştı. Şehirli köylünün kapısına vararak yumruklamaya başladı.
Köylü,uzun bir bekleyişten sonra nihayet bin bir nazla kapıyı açtı:
''Kimsin ne istiyorsun,ne var?''deyince
Şehirli:
''Bütün yaptıklarım sana helal olsun istersen beni öldür,yalnız bu karanlık ve yağışlı gecede bize sığınacak bir yer ver.''dedi.
Köylü:
''Orada bağcının gece yayını eline alarak kurtları beklediği bir kulube var,eğer yayını eline alıp kurtları beklemeyi göze alırsan,bu hayvanlarımı beklersen,orayı size veririm,orada kalın yoksa istediğin yere gidebilirsin.''dedi.
Şehirli seve seve bunu kabul etti.
''Aman o kulubeyi göster ne olur,sabaha kadar gözümü kırpmadan bekler,eğer kurt gelirse onu okla vururum,bundan başkada ne istersen yaparım yeterki bu karanlık gecede bizi bu şidddetli yağmurun altında bırakma.'' dedi.
Şehirlinin ailesi o küçük kulubeye sığındı,bu daracık yerde adeta üst üsteydiler,gecenin karanlığı,yağan yağmur,onları perişan etmişti.
Şehirli eline okunu yayını alıp kurt beklemeye başladı.''Eger kurt gelir de ben görmeden bir zarar verirse köylü saçımı sakalımı yolar.'' diye düşünüyor,gözlerini dört açıyor,her tarafı dolaşıyordu. Derken karanlığın arasında bir kıpırdanma fark edince,kurdun geldiğini sanıp oku fırlattı.Kurdu vurdu. Kurt tepeden yuvarlanırken yellendi.
Bunun üzerine köylü yatağından fırlayıp geldi.Bağırıp çağırmaya başladı:
''Bre ahmak sen ne yaptın benim sıpamı vurdun!....''dedi.
Şehirli şaşırdı:
''Aman efendim ne sıpası,hayvanlara zarar vermesin diye kurdu vurdum.''
Köylü iyice kızdı:
''Ben tanımazmıyım, benim sıpamı vurdun!''
Şehirli iyice şaşırmıştı:
''Bu karanlık ve yağmurlu gecede bunu nasıl anladınız,sıpayı kurttan nasıl ayırt edip tanıdınız.'' dedi.
Köylü:
''Sıpayı yellenmesinden tanıdım.'' deyince şehirlinin kanı beynine sıçradı köylünün yakasına yapıştı:
''Bre ahmak,bre sersem sahtekar.Hani Allah'ın(c.c) aşkından kendinden geçmiştin.Hiç bir şeyin farkında değildin. Gece yarısı bu zifiri karanlıkta bir eşek sıpasını yellemesinden tanıyorsunda, gündüz ortası kırk yıllık dostunu tanımıyorsun. Masken düştü sahtekarlığın ortaya çıktı.sıpanın yellemesi seni rüsva etti,gerçek yüzünü ortaya çıkardı.İşte, Allah(c.c) insanı böyle rezil eder.''dedi.

Nasrettin Hoca'nın Benim sözüme değilde eşeğin sözüne mi inanıyorsun fıkrasında olduğu gibi yalancının hali eninde sonunda ortaya çıkıyor. Bu arada Köylü ile şehirli hikayesi sizle paylaştım. sakın beni de Aysun Kayacı gibi sanmayın ben insanların üstünlüklerinin sosyal statükolarına eğitimlerine göre belirlemem ne kılık kiyafet ne yaşam biçimi ne eğitimi ne de başka bir vasfı insana üstünlük sağlar Üstünlükler insanın insanlığıyla alakalıdır Yukarılarda dolaşan burunlar da gün gelir sürtülür. Hor gördüklerinden de kötü durumlara düşebilirler dünya imtihan dünyası Allah bizi kibirli yapmasın

Fil Eti Yemeyeceğim

|
Allah dostlarından biri olan Abdullah Kalanisi (K.S.) bir defasında gemi ile yolculuk ederken şiddetli bir fırtınaya yakalandı. Gemide bulunan yolcu ve mürettebat dua ettiler ve birer adakta bulundular.

Abdullah Kalanisi'nin de bir adakta bulunması için kendisine işaret ettiler. Abdullah Kalanisi, kendisine adakta bulunması için işaret edenler:

- Ben şu fani dünyadan alakamı kestim. Beni böyle işlere karıştırmayın, dediyse de dinlemediler ve adakta bulunması için ısrar ettiler.

Onların bu kadar ısrarları karşısında Abdullah Kalanisi:

- Eğer Allah beni buradan sağ salim kurtarırsa ben fil eti yemeyeceğim, diye onlara göre garip bir adakta bulunur. Gemi mürettabatı ve yolcular:

- Hiç insan fil eti yer mi? Neden böyle garip bir adakta bulunuyorsun?, dediler ve kendi aralarında bu zatın akli dengesinin yerinde olmadığına hükmettiler.

Bu konuşmalara kulak misafiri olan Abdullah Kalanisi:

- Şu anda gönlüme gelen budur. Ben de bu şekilde adakta bulundum, dedi.

Cenab-ı Hak onları şiddetli fırtınadan kurtarıp karaya çıkardı. Orada günler geçmesine rağmen yiyecek bulamadılar.

Açlıktan yıkılacak bir haldeyken bir fil yavrusu gördüler. Hemen onu öldürüp etini yemeğe başladılar, Abdullah bin Kalanisi ahdine ve adağına sadık kaldı ve fil etinden yemedi.

Onlar:

- Burada zaruret var. Biz zaruret olduğu için yiyoruz. Sen de ye!, dediler.

Fakat Abdullah bin Kalanisi onların sözlerini hiç dinlemedi, gerçekten aç olmasına rağmen yine de fil etinden yemedi. Onlar fil etini yiyince aniden üzerlerine bir uyku hali çöktü ve uyuyakaldılar. Biraz sonra fil geldi.

Yavrusunun kemiklerini orada görünce, önce uyuyanları tek tek kokladı. Üzerinde yavrusunun kokusu bulunan herkesi öldürdü.

Sonra Abdullah bin Kalanisiye geldi. Onda koku bulamayınca sırtını çevirdi ve sırtına binmesini işaret etti. O da filin sırtına bindi. Onu bilmediği bir yere götürdü. Orada sırtında indirdi. Seher vakti bir cemaat ile karşılaştılar, cemaat onu alıp evlerine götürüp, misafir ettiler.

Bilgi notu
Önceki yazılarımızda da bir fil yavrusunu yiyen insanların başına gelenler vardı. o hikayemizi okumak isteyenler buradan ulaşabilir.

Beş Dakika Daha

|

Hiç bitmeyeceğini sandığımız hayatlarımız var Çoğu zaman sevdiklerimize vakit ayıramayız. Hep bir koşturmacanın içindeyizdir oysa hayat sonsuz değildir.

Büyükçe bir parkın banklarından birinde orta yaşlı bir adam uzakta oynamakta olan oğlunu seyrediyordu. Bu sırada yanındaki banka bir kadın ilişiverdi usulca. Kaydıraktan kayan kırmızı tişörtlü çocuğu işaret etti: “Şu kayan benim oğlum!" “Allah bağışlasın, pek güzel bir çocuk!" dedi adam.

“Salıngaçtaki mavi gömlekli de benim oğlum!" Sonra saatine bakıp, oğluna seslendi, “Ne dersin Ahmetçiğim eve dönelim mi?" Ahmet yalvarırcasına konuştu; “N’olur baba, beş dakika daha!" Adam başını sallayarak onayladı. Ahmet salınmaya devam etti. Aradan dakikalar geçti, adam oğluna tekrar seslendi: “Gidelim mi Ahmet?" Ahmet tekrar yalvardı babasına, “N’olur baba, beş dakika daha!" Bu sırada, tahterevallide bir arkadaş bulmuştu kendine. Adam tebessüm etti, yerine oturdu: “Tamam, tamam!"

Bu sırada kadının sesini duydu. “Ne güzel, pek sabırlı bir babaya benziyorsunuz!" Adamın yüzünde buruk bir tebessüm belirdi, “Büyük oğlum Ali’ye geçen yıl tam burada sarhoş bir sürücü çarptı. Onun acısı hâlâ yüreğimde. Ali ile yeterince vakit geçiremedim. Şimdi hayatta olsaydı, bir beş dakika onunla birlikte olmak için neler vermezdim ki! O gün, aynı hatayı Ahmet’te yapmayacağıma yemin ettim. O her defasında sallanmak için bir beş dakika daha kazandığını düşünüyor. Ama aslında, ben onu seyretmek için beş dakika daha kazanıyorum."

Aşık Karınca

|
Vaktiyle Hz.Süleyman, kuvvet ve haşmetiyle yolda giderken bir alay karıncaya rast geldi. Karıncaların hepsi, tazim etmek üzere huzuruna koştular. Bir an içinde binlerce, hatta daha da fazla karınca huzura vardı.

Fakat bir karınca, hemencecik huzura gelmedi. Yuvasının önünde bir toprak tepe vardı. O tepeyi düzeltmek için yel gibi toprak zerrelerini birer birer taşımaktaydı.

Hz.Süleyman, bu karıncayı yanına çağırıp dedi ki:

“Ey karınca! Görüyorum ki pek güçlü sayılmazsın. Nuh’un ömrüyle Eyyûb’un sabrına sahip olsan yine bu tepeyi kaldırmaya güç yetiremezsin. Böyle bir iş, senin gibisinin kol kuvvetiyle yapılamaz. Bu tepeyi sen kaldıramazsın.”

Karınca dile geldi:

“Padişahım!” dedi, “bu yolda ancak himmetle yürünebilir. Sen benim yaratılışıma bakma. Himmetimdeki yüceliğe bak. Benden ayrı bir karınca var. Göremiyorum onu. Fakat beni aşk tuzağına çekti. Bana dedi ki: ‘Sen şu toprak tepeyi dümdüz yol yaparsan ben de senin yolundan bu hicran kayasını kaldırır, seninle düşer kalkarım.’ Hemen şimdi ben de bu işe bel bağladım. Bu toprağı taşımaktan başka çarem yok. Bu toprağı kaldırır, tepeyi dümdüz bir hale getirirsem onun vuslatını elde edebileceğim. Bu hususta çalışıp çabalarken ölebilirim, ama hiç olmazsa yalan yere bir davaya kalkışmış sayılmam ya!”

Fil yavrusu ve Anne Filin İntikamı

|

Akıllı insan odur ki nasihat dinler Fil yavrusu adlı bu hikayede bunu göreceğiz

Hindistanlı akıllı ve bilgili bir kişi vardı.Bİr gün dostlarından iki üç kişinin uzak bir diyardan geldiklerini aç ve çıplak perişan bir halde olduklarını görerek,onlara acıyıp nasihat etti:
''Biliyorum son derece aç ve çok perişan bir haldesiniz.Çektiğiniz açlık belasından dolayı Kerbela çölüne düşmüş gibisiniz.Bir çok dert ve sıkıntı çektiğiniz belli. Fakat beni çok iyi dinlemenizi istiyorum.Şimdi bundan sonra gideceğiniz yolda filler var.Onlara rastlayınca;son derece semiz ve güçsüz olan fil yavrularını avlamak istersiniz.Bu size çok kolay ve cazip gelir.Fakat unutmayın ki anneleri pusuda onları beklemektedir.Yavrusu kaybolunca kilometrelerce yol yürüyerek yavrusunu arar ve durmadan ağlayıp inler. Hortumundan alevler saçarak,dumanlar çıkarır. Yavrularına çok düşkündür filler. Sakın ola ki Fil yavrularını avlayıp yemeyin,açlıktan ölsenizde bunu yapmayın. Çünkü nereye giderseniz gidin ana,fil yavrusunun kokusunu takip ederek sizi bulur.''dedi.
Sonra şöyle devam etti:
''Eğer bu öğüdümü tutarsanız başınızı beladan kurtarmış olursunuz. Otlara,yapraklara,yabani meyvelere razı olun sakın nefsinize uyup fil yavrularına temah etmeyin,onları avlamayın. Ben size gerekeni icap edeni söyledim günah benden gitti. Benim bu söylediklerime uyan ancak sonunda bir zarar görmez kurtulur.Haydi size uğurlar olsun,selametle gidin.''
Bu yolcular yollarına devam ederlerken,yiyecekleri bitti kıtlığa düştüler,dayanılmaz halde acıktılar. Açlıkları susuzlukları her an artıyor,dayanılmaz hale geliyordu.
Tam bu sırada yeni doğmuş semiz nazik,iştah açıcı bir fil yavrusu gördüler.Adeta aç kurtlar gibi fil yavrusunun başına üşüşerek,onu kesip yemek istediler.Onlardan biri kendilerine söylenenleri onlara hatırlattı.Fakat kimseye dinletemedi. Arkadaşları fil yavrusunu kestikten sonra güzelce kebab edip yediler. Ona da ikram edip:
''Bırak bu boş sözleri de gel karnını doyur,bak ne kadar nefis et.''dediler.
Fakat bütün bu ısrarlara rağmen o akıllı kişi fil yavrusunun etinden yemedi. Karınlarını fil yavrusunun etiyle tıka basa doyuranlar biraz sonra yatıp derin bir uykuya vardılar.
Fil yavrusundan etinden yemeyen ise açlıktan uyuyamadı,dolaşıp duruyordu.
Aradan bir müddet geçtikten sonra kızgın bir fil çıkıp geldi önce o uyanık adamın yanına gelip korkudan titreyen,ecel terleri döken adamın ağzını üç kere kokladı,fakat yavrusunun kokusunu alamadı. Adamın etrafından bir kaç kere kızgın kızgın dolaşıp durduktan sonra adama dokunmadan çekip gitti.Uyuyanların yanına varıp ağızlarını kokladı. Kimden yavrusunun etinin kokusunu aldıysa onu havaya kaldırarak yere vurup parçaladı.

Padişahın oğlu ve Büyücü

|
Bu hikayede imgelerle alatılmak istenenleri bizimle paylaşırmısınız.

Bir Padişahın çok yiğit bir oğlu vardı.İçi ve dışı hünerlerle bezenmişti.padişah bir gece rüyasinda oğlunun öldügünü gördü. Büyük bir ıstırap içinde kıvranmaya başlamıştı ki uyandı. Uyanınca bunun rüya oldugunu görüp bu sefer de sonsuz bir sevinç içinde kaldı ve kendi kendine.
"Bu sevincimin sebebi rüyadaki kederdi.Allah (c.c) bir sebep ihsan edip beni sevindirdi."dedi.Padişah düsündü:
"Soyumun devamı icin oğlumu evlendirmem lazım,oğluma kötü bir padişahın kızını almaktansa iyi bir kişinin soyundan bir kız almam daha iyi." dedi.
Şehzadenin annesi bu işten haberdar olunca.
"Oğlumuzu bir yoksulla mı akraba yapacaksin?" dedi.
Padişah:
"Temiz bir kisiye yoksul demek hatadır,çünki temiz kişilerin gönülleri zengindir bu da Allah vergisidir." dedi.
Uzun münakaşalardan sonra nihayet padişahın dediği oldu. Padişah oğluna yaradılışı güzel ve temiz bir kız aldi. Kızın güzellikte eşi yoktu, huyu ve ahlakı da yüzü gibi güzeldi.
Padişah oğluna o güzel kızı aldı almasına lakin o güzelim şehzadeye ihtiyar bir büyücüde aşık olmustu. O büyücü kocakarı şehzadeye öyle bir büyü yapti ki şehzadeyi kendine aşık etti. Şehzade o dünya güzeli kızdan yüz cevirerek,kocakarı büyücüye yöneldi. Şehzade tam bir yil o kadına esir oldu. O kokmuş kadının ayakkabısının tasmasını öpüp duruyordu.
Padişah pek çaresiz kaldı,gece gündüz kurbanlar kestirerek sadakalar verdi. Ne çare varsa başvuruyordu. Fakat oğlan gittikçe daha da kocakarıya bağlandı.
Aradan aylar günler geçti nihayet bu isten haberi olan iyi kalpli bir büyücü çıkıp geldi.Şehzadeyi o büyücünün esiri olmaktan kurtardı.Şehzadenin aklı başına gelince koşarak babasına geldi.Padişah şenlik yaptırdı.Öyle büyük şenlik oldu ki şehrin köpeklerinin önüne bile gül suyundan şerbet kondu. Büyücü kocakarı da üzüntüsünden öldü.
Şehzade gelinin yanina giderek onun aydan daha parlak yüzünü görünce,aklı başından gitti,düşüp bayıldı.Tam üç gün aklı başına gelmedi.
Bir yıl sonra babası söz arasında.
"Oğlum, o büyücü koca karıyı bir hatırla bakalım,o günler ne günlerdi."dedi.
Şehzade:
"Birak baba, dedi. Ben gerçeği hakiki yerimi,gerçek sevgiyi buldum,aldanma kuyusundan kurtuldum."dedi.

Herkes Doğru Yolu Bulabilir

|
Aşağıda okuyacağınız hikayenin orjinal adı Hırsız Derviş'tir Hiç kimse doğuştan kötü doğmaz insanların içindeki güzelliklere fırsat vermeliyiz hata yapanı küçültmek yerine doğru yolu göstermek ve bunun için elimizden geleni yapmalıyız

Şeyh Akif Efendi bir gece evinin penceresini açmış iç dünyasıyla başbaşa olduğu bir sırada bahçe merdivenlerine doğru tanımadıkları bir simanın çıkmakta olduğunu gördü. Eve gelenin iyi niyetli bir kimse olmadığını anlayan Akif Efendi aşağıya inerek kendi odası hariç bütün odaların kapılarını kilitledi odasına girip bir yere gizlendi.

Elini kolunu sallayarak içeri giren adam bir hırsızdı. Bütün kapıları yokladı, hepsi kilitli... Sıra Akif Efendi'nin gizlendiği odaya gelmişti. Baktı orası kilitlenmemiş içerde de kimseyi göremiyordu. Yavaş yavaş kapıdan içeri girince Şeyh Akif Efendi aniden üzerine atılarak elindeki iple hırsızın elini - kolunu sımsıkı bağladı. Neye uğradığını anlayamayan hırsıza:

- Bu saatte burada ne arıyorsun? Diye sordu. Hırsız, gayet rahat bir şekilde:

- Açım! Dedi.

Bir anda tavrını değiştiren Akif Efendi, hırsızın elini kolunu çözdü.

- Açsan gel bakalım benimle, diyerek, hırsızı mutfağa götürdü. Allah ne verdiyse önüne koyup hırsızın karnını güzelce doyurdu, beraber yatak odasına çıktılar. Şeyh Akif Efendi hırsıza yatacak yerin var mı? Diye bile sormadan:

- Bu yatak senin, burası benim yatağım, dedi ve divanın birisini de ona tahsis etti. Birkaç saat yattıktan sonra sabah vakti olmuştu. Sabah namazına kalktılar. Hırsız da Akif Efendi ile beraber abdest aldı, beraber camiye gittiler, namazlarını kılıp geri geldiler.

Akif Efendi kendi elleriyle bir tepsi helva yapıp hırsıza verdi:

- Götür bunu sat, benim helvam olduğunu anlarlarsa herkes alır, bunu sattıktan sonra da akşama geri gelirsin dedi.

Adam helva tepsisini götürdü. Akşama helvayı bitirmiş olarak geri geldi. İki üç gün sonra Akif Efendi hırsıza:

- Artık helva yapmasını öğrendin. Bundan sonra helvayı kendin yaparsın, yatmak için de her akşam bu eve gelirsin, dedi. Hırsızlık yapmak için eve gelen adamın dünyası artık yavaş, yavaş değişmeye başlamıştı. Tam kırk sene o haneye hizmet etti. Hırsızlık yapmak için eve gelen ve Şeyhin hizmetine girerek bir derviş olan bu adamın ismini kimse merak etmiyordu. Çünkü yaşı gençken ona "Helvacı" derlerdi. Yaşı biraz ilerledikten sonra ise "dede" demeye başladılar. Bu dede dinine ve şeriata o kadar bağlı bir kimse oldu ki, hiçbir şekilde taviz vermiyor nerede haksızlık görürse hemen karşısına dikiliyordu. Bu halinden dolayı da son zamanlarda ona "Zehir Dede" demeye başladılar.

Zehir Dede tam kırk sene şeyhinin maddi ve manevi hizmetinde bulunduktan sonra daha genç yaşta iken Zehir Dede olarak ahirete irtihal etti.