Geçmişden Günümüze Gelen Efsaneler, Destanlar, Söylenceler, Mitoloji, Hikayeler, Masallar , Türk folklorik motifler, şehirlerin efsaneleri,öyküleri

Denizli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denizli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yaşatılan Bir Gelenek - Çobanın Aşkı ve Sürüsünün Sadakati

| Salı, Ağustos 25
Denizli'nin Çal ilçesine bağlı Aşağıseyit Köyünde 3 asırlık bir geleneğin yaşatıldığı ile ilgili bir haberi mynet haber de okudum. Bu habere göre geleneksel olarak her yıl koyunların çobana sadakatini ölçmek amacıyla bir yarışma düzenleniyor. Danişmend Türklerinden günümüze gelen geleneğe göre koyunların da çobanın peşinden suya atlayarak nehri geçmesi amaçlanıyor hayli ilginç yarışma

Bu geleneğin bir efsanesi anlatılmakta

Efsaneye göre, yörede ağa kızına aşık olan bir çoban, kızı istetir. Ağa kızı vermez. Çobanın sevdasına fazla dayanamayan ağanın kızı hasta olup, yatağa düşer. Ağa mecburen kızını çobana vermeyi kabul eder ancak bir şart koşar. Koyunlarına 3 gün tuz verdikten sonra, Menderes Nehri'nden koyunlarını su içmeden geçirmesi halinde kızını verme sözünde bulunur. Kavalı eline alan çoban, Karabaş isimli ve sürünün başı olan El Koyunu kaval çalıp, aşkına kavuşması için kendisine sadakat göstererek, su içmeden nehirden geçmesini ister. El Koyun ve sürüdeki diğer koyunlar, çobanın sevdiğine kavuşması için su içmeden Menderes Nehri'nden geçer ve susuzluktan bütün sürü telef olur. Ağanın evine giden çoban, sevdiği kızın öldüğünü görünce dağlara çıkar ve bir daha da kendisinden haber alınamaz.

Merkezefendi Söylencesi

| Cumartesi, Eylül 20
Merkez Efendi, 1463'de Denizli'de doğmuş, İstanbul medreselerinde okumuş, müderrislik yapmış, Manisa'ya gitmiş ve burada mesir macununu bulmuş, tekrar İstanbul'a gelerek Sünbül Efendi'ye intisap etmiştir. Halveti tarikatının Sünbüli kolu şeyhi Sünbül Sinan Efendi'nin halifesidir, onun vefatıyla şeyh olmuştur.

Merkezefendi medresede kızları ve erkekleri birlikte okuttuğu için Padişah'a şikayet edilir. Padişah da onu İstanbul'a çağırır. İstanbul'a geldiğinde Padişah'ı namaz kılarken bulur ve ona selam verir ve bekler. Padişah selam verince "Namaz kılana selam verilir mi? diye sorar. O da "Padişahım siz namazda sarayın tamirini düşünüyordunuz" der. Padişah şaşırır. Dediği doğrudur.

Sonra da "Siz kızlarla oğlanları birlikte okutuyormuşsunuz, hiç ateşle barut bir arada olur mu?" diye sorar. Merkezefendi kavuğunu çıkarır ve ateşle barutu göstererek "İşte böyle durur" der. Padişah Merkezefendiden hoşlanmış ve onun keramet sahibi biri olduğunu anlamıştır. İstanbul'da kalmasını söyler o da kabul eder.


Merkez Efendi bir gün dergâhın bahçesinde namaz kılarken, secdeye vardığı bir sırada, yerden bir ses işitti. Diyordu ki: "Ey Merkez Efendi! Yedi senedir yeryüzüne çıkmak için emrini bekliyorum. Beni bu hapishâneden kurtar. Zîrâ Allahü teâlâ, beni sıtma hastalığına şifâ olarak yarattı." Merkez Efendi namazdan sonra talebelerine; "Burayı kazınız. Sıtmalılara şifâ olacak bir su çıkacak" buyurdu. Kazdılar, kırmızımtrak bir su çıktı. Kuyu hâline getirdiler. Niyet kuyusu ismi verilen bu kuyudan, sıtma hastaları su alır içerlerdi. Bu suyu içen hastalar, Allahü teâlânın izniyle şifâ bulurlardı.


Merkez Efendi, senelerce o dergâhta talebelere ders vererek, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Zaman zaman İstanbul'un çeşitli câmilerinde halka vâz ve nasîhatlerde bulundu. Onun vâzında câmiler dolar taşar, oturulacak yer kalmazdı.

Denizli'nin Kız Evliyası

| Cumartesi, Nisan 26
FATMA YILDIZ HATUN

Türklerin Haçlı Seferleri sırasında, yurt uğrunda gösterdikleri yiğitlikler savaş destanlarıyla süslüdür. Haçlılarla yapılan çatışmalarda, Selçuklu Sultanı Birinci Mesud’un öncü birliklerine, Denizli Türkmen oymaklarından Fatma Yıldız Hatun adlı kız da katılmıştır. En namlı yiğitlerden daha çevik ata binen, ok atan, kılıç sallayan bu kız, Haçlılarının Anadolu’ya üşüştükleri yıllar, bütün Türkmen oymaklarını ayaklandırarak çevresinde toplamış, onlarla birlikte Selçuklu ordusuna katılmış, yapılan savaşlarda büyük yararlıklar göstermiştir. Tarihçilerin Türk Jean Darc’i adını verdikleri Fatma Yılmaz Hatun’un kahramanlıkları, bugün hâlâ dillere destandır. Ona kız Evliya da derler. Adına bir türbe de mevcuttur.

Gelin Dilek Tutma Taşı

|
Geçmiş bir zamanda güzeller güzeli geç bir kız, gönlünü köyün çobanına kaptırmış. Ama talihsizliktir ki köyün beyinin oğlunun da kızda gözü vardır. Bir gün evlilik hazırlıklarında olan kız atla nişanlısı olan çobana yemek götürürken yolda arkasındaki beyin oğlunun atıyla ona doğru geldiğini görür. Kız başına gelecekleri anlamıştır. Kendini çobandan başka birine yar etmemek için tanrıdan ona yardım etmesi için dua eder ve " Tanrım taş olayım ama beni bu beyoğluna yar etme" der. O arada kızın duası kabul olur ve oracıkta atı ile birlikte taşa dönüşürler. O günden bu yana yeni gönlünün muradına eren gelinler bu kayaya gelerek evlilik yaşantılarında mutlu olmak için buraya gelerek tanrıdan dilekte bulunurlar. Bugün bile genç kızlar Karahayıt kasabasında bulunan bu kayaya gelip ziyaret ederler.

Pamukkale Efsanesi

| Çarşamba, Nisan 23
Bir yöre ile ilgili tabii ki bi sürü efsane, hikaye var. Bloğumuzda Pamukkale ile ilgili 1 efsanemiz vardı. Şimdi 2 oldu. Caanım Pamukkale'de küçüklüğümüzden beri çok güzel günler yaşadık ve bence Pamukkale hâlâ dünyanın en doğal güzelliklerinden biri..

Eşsiz güzellikteki çoban Endymion, sürüsünün ortasında uyurken Ay tanrıçası Selene, işte bu alanda ona doğru inmişti. Çoban, Selene ile beraberliklerinin mutluluğu ile ineklerini sağmayı unuttuğundan, bol miktardaki sütleri etrafa dökülüp yayılmıştı. Yerdeki süt, uzaktan bakılınca, hala, döküldüğü yerde durmakta ve bu manzara insanları hayal alemine götürmektedir. Fakat biraz yaklaşınca, bunun akmakta olan fakat birdenbire soğuğa yakalanıp donan bir su olduğu düşünülür. Tamamen yanına gidince ise bunun bir hayal olduğu, görünen şeyin bir taş tabakasından başka bir şey olmadığı anlaşılır . İşte bu tabaka eşsiz travertenlerdir...

Denizli'nin Gül Hikayesi

|
Gülü sevmeyen var mıdır acaba? Her rengi farklı farklı anlamlar taşıyan, kokusuyla bizi kendimizden geçiren,açmamışı bile türlü türlü güzellikler vaadeden gülden daha has, daha başka, daha özel bir çiçek var mıdır acaba?

Denizlimizde gül bir başka güldür. Kokusu ve rengiyle bize has olan bu güle "Bahtiyari" denir. Tek bir daldan, yedi kere, irice açan bu gülü yetiştirenler mutlu sayılırlar. Söylentilere göre bir zamanlar Denizli Beyi'nin sarayındaki hasbahçede bahçıvan olan Bahtiyar, beyin fidan boylu, gül endamlı, güzeller güzeli kızına tutulmuş. Muradına eremeyince de, yüreğinin ateşini güllerin rengine, aşkının alevini de kokularına aşılamış. Bunlar solmasın diye, gece gündüz özene bezene güllerini dört mevsim açtırmış. Her mevsim de taze tutmuş. Bahtiyar muradına erememiş ama, ondan sonra Bahtiyar gibi gül yetiştirenler muratlanmış, evinde bu gülü bulunduranların oğlu varsa evlenmiş, kızı varsa koca bulmuş. Bu inanç. Denizli'de gül eğlenceleriyle sürmüş, gül demetlerinin çevresinde kızlar halay çekerken, erkekler zeybek oynamışlar.

Bizim şehrimizde en lüksünden en sadesine kadar her evin bahçesinde mutlaka ama mutlaka bir gül ağacı bulunur. Bu güller o evde yaşayanın maddi durumuna göre yemyeşil çimlerin ortasında pembe, kırmızı, açık pembe mendiller takmış genç kızlar gibi de olabilir, eski yağ tenekelerinden yapılmış saksıların içinde de olabilir. Ama mutlaka vardır. Hatta eski evsahibimin tek renkle yetinmediğini, aşılama yöntemi ile bir gül ağacında bir kaç rengi tutturmayı başardığını biliyorum. Hep GÜLelim olur mu :)

Denizli Adı Nereden Gelir ?

| Pazartesi, Nisan 21
Kendi memleketim Denizli ili ilgili de epey bir efsane mevcut. Buyrun okuyalım ....

Denizli adı, Selçuklular zamanında burada bir şehir kuran Tonguzlu Türken oymağından gelir. Bu ismin zamanla Tonuzlu,Tonguzlu, Tengizli, Dengizli derken Denizli olduğunu tarihçilerimiz söyler. Büyük Türk coğrafyacısı Kâtip Çelebi, suların çokluğu nedeniyle, şehrimize Denizli adının verildiğini söyler. Haklıdır da. Zira çocukluğumda bir çok inşaatın başlaması, yerin altından çıkan su nedeniyle sekteye uğramıştır. Elbette günümüzde global sorunlardan şehrim de etkilendi ve yerin altından artık eskisi gibi su çıkmıyor.

Deniyor ki şehrimizin bulunduğu bölgede bir iç deniz varmış aslında. Ve bu denizin kıyısında fakir bir balıkçı ile yaşlı anacığı yaşarmış. Çocuk balığa gider, anacığı da onun yolunu gözlermiş. Bir gün oğlu yine çıkmış balığa. Derken bir fırtına bir alabora. Genç balıkçı kayığı ile ortadan yokoluvermiş. Anacığı üzüntüden ah etmeye başlamış;

Üstün dağ taş altın ataş olasın deniz . . .

Ataşla taş arasında kalasın deniz...

Senin yüreğin benim gibi yansın

Dumanın çıksın,suyun kaynasın!..



Ana ahı elbet bu. Yerde kalır mı? Koca deniz ortadan yokoluvermiş. Yer yer sular kaynamaya başlamış. Ve yeni bir şehir doğmuş. İşte burası Denizli imiş.

Şehrimizin batısında Kızıldere yöresinde 300 metre derinden fışkıran su buharları, balıkçının anasının yakarışları kadar yakıcıdır. Bölgedeki kaplıcalar, sıcak sular da ateşler kadar yakıcıdır. Bu suların en güzeli ve en şifalıları ise Pamukkale’dedir.

Denizli-Karayahıt'ta atı ile birlikte taş kesilen kızın efsanesi

| Cumartesi, Mart 22
Taş kesilme ile ilgili olarak bu blogda bir çok efsane yayınladık. Aşağıda ki efsane de aşk üzerine ve dua sonunda taş kesilme ile ilgili Anadolu efsanelerinde bir çok öğe benzerlik göstermekte sadece efsanenin doğduğu yerleşim yerlerinin adları değişmekte ayrıca dikkatimi çeken bir durumda Dağlar, kayalar, göller, ırmaklar ile ilişkilendirilmiş bir çok efsane bulunmakta. Türkülerimiz, efsanelerimiz,sevgilerimiz hep doğayla özdeşleşmiş buna karşılık doğayı nasıl yok kirletmek ve yok etmek için çabalıyoruz anlamıyorum.

Denizli-Karayahıt'ta atı ile birlikte taş kesilen kızın efsanesi

Çok eski zamanlarda, güzeller güzeli bir genç kız, gönlünü köyün çobanına kaptırmış. Ama talihsizlik bu ya, köyün beyinin oğlunun da kızda gözü varmış. Evlilik hazırlığına başlayan kız, bir gün atına binmiş çobana yemek götürürken, yolda beyin oğlunun atıyla ona yaklaştığını görmüş. Kız başına gelecekleri anlamış, çobandan başka birine yar olmamak için de Allahya yakarmış: 'Allah'ım taş keseyim, yeter ki beni bu bey oğluna yar etme'. Kızın duası kabul olmuş ve oracıkta atı ile birlikte taşa dönüşmüş.

Denizli'nin Karayahıt ve cevresinde, evliliğe hazırlanan kızlar ve yeni gelinler, Karahayıt'taki bu kayaya gelerek, mutlu bir evlilik sürmek için dua ediyorlarmış.

Aktaran: Sebahattin ALP

Bostancı Dede

| Salı, Şubat 12
Bölgesinin en meşhur eşkıyalarından biriydi. Kötülüklerle mücadele ettiği, yoksulluk, mazlumun, haklının yanında yer aldığı için yöre insanları ona “kötülerin kesicisi, karaları kesici” anlamında “kara kesici” adını koydular. Zamanla kendisi gibi, zalimlerden mazlumların öcünü almak isteyen kişilerin de yanına katılması ile eşkıya gurubu kurdu. Dağlarda yaşadı. Çevresinde yaşayanlar bir haksızlık olduğu zaman Karakesici’ nin yanına gelirler, o da ezilenin hakkını ezenden alır, ona geri verirdi. Ege denizinde korsanlıkta yapan Karakesici eşkıyalık döneminde çok canlar yakmış, daha sonra Allah’tan günahlarının arınması için nasıl hareket edeceğini,ne yapması gerektiğini sormak,Allah yoluna girmek için Hacıbektaş-ı Veli ile görüşmek üzere o zaman ki adı ile Suluca Karahöyük’e gitti. Hacı Bektaş-ı Veli ile görüşmesinde; Aydın-Denizli elinden geldiğini, adının Karakesici olduğunu, Hoca Ahmet Yesevi soyundan, Avşar boyundan olduğunu, eşkıyalık yaptığını,dedesinin,babasının Ege denizinde korsanlık yaptığını, kötülere karşı savaştığını, halkı koruduğunu,yoksulun güçsüzün öcünü aldığını, tam doksan dokuz kişiyi öldürdüğünü anlatarak artık tövbe ettiğini, bir daha adam öldürmeyeceğini, eşkıyalığı ve dağları bıraktığını bildirmiştir.
Bunun üzerine Hacı Bektaş-ı Veli “Bu yanmış çam kösevisi. Sen insanlara kötülük için adam öldürmedin. İnsanlara iyilik için insan öldürdün. Bu köseviyi al götür, yedi yolun üstüne bir bostan kur. Köseviyi bostana dik. Gelene gidene iyilik et. Ne zaman yaptığın sevaplar günahlarından fazla gelirse bu kösevi yeşerir. Bu kösevi yeşerdiği zaman bil ki senin de günahların af olacak” dedi. Karakesici Hacı Bektaş-ı Veli’den izin aldıktan sonra bir elinde teberi (silah), bir elinde yanmış çam kösevisi yola düşerek tekrar Aydın-Denizli toprağında yolların birleştiği ve eşkıyalık yaptığı bu günkü Bahçeköy’e geldi.
Bahçeköy de günlerce çalıştı, bostan ekti,gözedeki suyu bostana taşıdı,kendisinin kalacağı bir kulübe yaptı,yanmış çam kösevisini de bostanın bir kenarına dikti. Hem bostanı hem de köseliyi sulamayı ihmal etmedi. Yoldan geçenlere ve yanına gelenlere devamlı bostan yediriyor, iyilik yapıyor, halk onu, o halkı çok seviyordu. Yıllar geçmesine rağmen kösevi hala yeşermemişti. Günün birinde; işinin çok acele olduğunu, köyden şehre gideceğini söyleyen, önemli bir işinin olduğunda ısrar eden, Bostancı babanın bostanından ısrarlarına rağmen yemeyen üstelik onu kolundan tutup iterek yere yuvarlayan ve köye gelip giden alim ve evliya bilinen kişileri devlet adamlarına ispiyon eden kişinin halinden iyi birisi olmadığını anlayınca “Doksan dokuz oldu, senide öldüreyim yüz olsun” diyerek öldürdü. Bu son öldürdüğü kişi ile pişmanlık duyarak sağa sola perişan halde koşan, ağlayıp sızlayan Bostancı bir de bakar ki kösevi diktiği yerde yeşermiş,dal,yaprak vermiş.
Bu sevinçle köseviyi yerinden söküp, bostanı bıraktı. Bir eline yeşil köseviyi, bir eline teberiyi alarak tekrar Hacı Bektaş-ı Veli’ye geldi. Hacı Bektaş-ı Veli “Dile benden, gönül erenlerden ola, gittiğin yol Ali yolu ola. Sen artık erenlerden birisin sende bu yolun göstericisisin. Bu köseviyi atıyorum, Bunu ara bul, gittiğin yere mekanı kur, hak yardımcın ola.” Dedikten sonra tekrar Aydın – Denizli toprağına gelerek bostanının olduğu yere gelerek mekanını kurdu. Dergahını açtı. Hacıbektaş yolunda halka hizmet etti. Doğru olmayı öğretti. Burada kökleşti, dal budak saldı. Bostanının olduğu yere köylülerle beraber bir yaptılar. Aş kaynattılar. Yoksullara yemek dağıttılar. Bostancı Babanın dergahı o civarda uğrak yeri oldu. “

Bostancı Baba hakkında Daha ayrıntılı bilgi için bakınız

Oduncu kızının Hikayesi

| Pazartesi, Ocak 21
Bir zamanlar, buralarda yasayan fakir bir oduncunun çirkin bir kızı varmış. Kızcağız, fakirliğine pek aldırış etmiyormuş ama çirkinliğinden çok utanıyormuş. Evlenme çağı geldiği halde hiçbir isteyeni de çıkmamış. Kızcağız:

- Olmaz, demiş. Böyle yaşayacağıma, yaşamam daha iyi!

Bir sabah erken, çıkmış Çökelez Dağı'na, atmış kendini uçuruma.

O sabah, Denizli Beyinin oğlu ava çıkmış. Yolu buralara düşmüş. Tepeden aşağı bakınca, bir de ne görsün, kayalardan sızan sıcak suların biriktiği bir gölcüğün kıyısında ay parçası gibi güzel bir kızın cesedi durur. Koşmuş aşağı, kucaklamış kızı, kalbini dinlemiş. Baygın ama yaşıyor! Almış atının terkisine, sürmüş dörtnala sarayına. Hikâyenin bundan sonrası kırk gün, kırk gece süren mutlu bir düğünle sonuçlanır. Düğünün bahtlı gelini de çirkinliğine dayanamayıp, canına kıymak isteyen fakir oduncunu kızı.

Pamukkale'nin şifalı suları, onun çirkinliğini silip götürmüş, güzellikte eşsiz bir pamuk prenses yaratmış.

Bu olaydan sonra kadınlar güzelleşmek için bu ılıcaları ziyaret etmeye başlamışlar. ve O günden bu güne güzelleşmek isteyen tüm kadınlar bu suyun içine kendini atar.

Pamukkale'nin efsanesi böyle


Tarihçiler, Pamukkale'deki Hiera şehri demek olan Hierapolis'in Milât'tan 190 yıl önce kurulduğunu, bu şehre Misya Kralı Telefos'un karisi güzel Hiera'nin adının verildiğini söylerler.