Geçen hafta İstanbul'a gittiğimde çok sevgili arkadaşım Nergiz ve eşiyle yemek yerken arkadaşım gecenin ilerleyen saatlerinde bu hikayeyi anlattı. Ben de sizinle paylaşmak istedim. Buna benzer çağdaş bir hikaye daha var aklıma gelen. O da "Hemen karar verme" üstüne. Şimdilik bunu okuyalım, rahatlayalım, içimizi ferah tutmamız gerektiğini bir kez daha hatırlayalım.
Zamanın birinde bir padişah varmış. En sevdiği şey veziriyle birlikte avlanmakmış. Birgün yine ava çıkmışlar. Padişah avını görmüş tam okunu fırlatırken baş parmağı kopmuş. Padişah kan revan içinde kalmış. Bunun üzerine veziri "Üzülme padişahım, vardır bunda da bi hayır" demiş. Padişah sinirlenmiş "Ne hayır olacak ki?" Vezir üst üstte aynı lafı tekrarlayınca padişah sinirlenip vezirini zindana atmış. Aradan zaman geçmiş, padişah yine avlanmaya çıkmış tek başına. Tam avlanırken bir kabile padişahı yakalamış. Kabilenin özelliği yakaladıkları esirleri 'Allaha" kurban etmekmiş. Tam padişahı kurban etmek üzereyken bir de bakmışlar baş parmağı yok. Kabilenin diğer bir özelliği de kurban ettikleri kişilerin her uzvunun tam olmasıymış. Tabii padişahı serbest bırakmışlar. Padişah hemen saraya koşmuş zindana gitmiş ve vezirine "Sen haklıydın" demiş ve olayı anlatmış. Vezirden özür dilemiş seni zindana attırdım diye. Bunun üzerine vezir "Olsun padişahım sıkmayın canınızı bunda da bir hayır vardır" demiş. Padişah yine bir anlam verememiş "Ne hayır olacak ki" demiş "Seni zindana attırtım" diye. "Şimdi...padişahım siz beni zindana attırmasaydınız o gün avlanmaya gittiğinizde bende muhakkakki yanınızda olacaktım. Sizinle birlikte beni de yakalayacaklardı. Bu sefer de kabile bende bir eksiklik olmadığını görünce sizi bırakıp beni kurban edecekti. E padişahım HERŞEYDE BİR HAYIR VARDIR.
Padişahlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Padişahlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tıkandı Baba ve Sultan Mahmud
Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor. "Tıkandı baba, çay getir, Tıkandı baba, oralet getir" vs.
Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş; “Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı Baba meselesi?”, “Uzun mesele evlat” demiş Tıkandı baba. “Anlat baba anlat merak ettim” deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı Baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve “Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık” dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı Baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.
Tıkandı Baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına; “Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş. Sultan Mahmut’un adamları “peki” demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya; “Taze baklava, güzel baklava!” Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.
Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş, Tıkandı Baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı Baba'ya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış.
Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut; “Bizim Tıkandı Baba’ya bir bakalım”, deyip Tıkandı Baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama bir de ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan; “Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş, “Geldi sultanım”, “Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?”, “Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım…”
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş. “Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benle gel” deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş. “Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş; “Baba senin buradan da nasibin yok”. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış “Alın bu adamı Üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.
Padişahın adamları “peki” deyip adamı alıp Üsküdar’a götürmüşler. “Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım” demişler. Baba, “Niçin ?” demiş. Askerler “Hele sen bir beğen bakalım” demişler.
Baba, şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline “Ne olacak şimdi?” demiş, “Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demişler. Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:
Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmut!..
Teşekkürler Cengiz. Gerçekten çok güzel bir hikaye imiş. Bilmiyordum, sayende okudum, öğrendim....
Bu durum Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş; “Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı Baba meselesi?”, “Uzun mesele evlat” demiş Tıkandı baba. “Anlat baba anlat merak ettim” deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı Baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. “Benimki de onlarınki kadar aksın” diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden “Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın” dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve “Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık” dedi. O gün bu gün adım “Tıkandı Baba”ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdi de burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.
Tıkandı Baba’nın anlattıkları Sultan Mahmut’un dikkatini çekmiş. çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına; “Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz” demiş. Sultan Mahmut’un adamları “peki” demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba’ya baklavaları vermişler. Tıkandı Baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. “Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim” diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken “Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim” demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya; “Taze baklava, güzel baklava!” Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı Baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim, diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.
Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı Baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi “Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım” demiş, Tıkandı Baba da “Peki” demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı Baba'ya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı Baba’dan baklavaları satın almış.
Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut; “Bizim Tıkandı Baba’ya bir bakalım”, deyip Tıkandı Baba’nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama bir de ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan; “Tıkandı Baba sana baklavalar gelmedi mi?” demiş, “Geldi sultanım”, “Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?”, “Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım…”
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş. “Anlaşıldı Tıkandı Baba anlaşıldı, hadi benle gel” deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş. “Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir” demiş. Tıkandı Baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş; “Baba senin buradan da nasibin yok”. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış “Alın bu adamı Üsküdar’ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin” demiş.
Padişahın adamları “peki” deyip adamı alıp Üsküdar’a götürmüşler. “Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım” demişler. Baba, “Niçin ?” demiş. Askerler “Hele sen bir beğen bakalım” demişler.
Baba, şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline “Ne olacak şimdi?” demiş, “Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı” demişler. Adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:
Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmut!..
Teşekkürler Cengiz. Gerçekten çok güzel bir hikaye imiş. Bilmiyordum, sayende okudum, öğrendim....
YAVUZ SULTAN SELİM' İN TÜRBEDARI
Geçen hafta annem bizi kahvaltıya çağırmıştı. Çaylarımızı içerken konuşmaktan da geri durmadım. Anneme, kardeşime ve enişteme bloğumuzda da yer alan Padişahın İşi Ne? Nalıncı isimli hikayeyi anlatmaya başladım. O hikaye en sevdiğim hikayelerden biridir. Hikayenin sonunda hepimizin tüyleri diken diken oldu ama dayanamayıp bloğumuzda yer alan Habib Baba hikayesini de anlattım. Kardeşimin eşinin aklına da Yavuz Sultan Selim’in Türbedarı isimli hikaye geldi. O da onu paylaştı. Zaten duygu bakımından hazır olan annem bu hikayedeki türbedarın hamile karısının halini duyunca dayanamadı ve ağlamaya başladı. Üzülme annem annem, kıssadan hisse hikayeleri bunlar ama paylaşmaktan da geri kalmayalım diyerek Sultan II. Abdülhamid Han zamanında geçen bu olayı Karabaş Baba Efsanesini de hatırlattığı için şimdi de sizin kıssanıza sunuyorum. Annem gibi fazla hislenip ağlamayın ha:)
YAVUZ SULTAN SELİM' İN TÜRBEDARI
Yavuz Sultan Selim’in türbedarının eşi hamiledir ve canı kiraz çeker. Ve eşine “Canım kiraz çekiyor, bana bir kilo kiraz al da gel” der. Adam çarşıda arar tarar. Kiraz bulur bulmasına da çok pahalıdır. Üstelik bir meteliği bile yoktur ki o kirazı alabilsin doğmamış bebeğine yedirebilsin. Döner dolaşır ve kiraz alamadığı için canı sıkkın olarak türbenin başına gelir. Ve sandukaya vurur : Ey büyük padişak. Sen ki cihanları fethettin. Ben ki yıllardır senin türbedarlığını yaparım. Amma lakin senin bir himmetini görmedim.” der.
Üzüntü içinde evine gider ve kiraz alamadığı için eşi de üzgündür haliyle. Sabah olduğu vakit kapıya iki asker dikilir. “Sultan Hazretleri derhal sizi bekler “ der ve daha fazla bekletmek olmaz diyerek korku içinde Sultanın huzuruna çıkar. Sultan Abdülhamid Han, türbedarı tepeden aşağı süzer. Sonra, kelimelere basa basa fakat yumuşak bir eda ile sorar :
“Ceddim Yavuz Sultan Selim Han’ın türbedarı sen misin ?
Adam zorla cevap verir :
“ Evet Sultanım !”
“Söyle bakalım dün türbede neler oldu? Derdin nedir ? Bir meselen olmalı ?”
Adamın aklından bir sürü şey geçer.
“Neyi kast ediyor acaba? Hangi derdimi soruyor?”
Şaşkın ve ürkek bir eda ile :
“Sultanım bir şey olmadı, bir derdim de yoktur, sağlığınıza duacıyım.”
Abdülhamid Han, hem sesini yükseltir hem de sertleştirir.
“Türbedar efendi ! Sana söylerim. Dün türbede neler oldu, meselen nedir, açık söyle !”
Bir şeyler hisseder gibi oldu ama söylemeye cesaret gerek. Hadiseyi anlatır:
“Sultanım, karım hamile. Benden kiraz istedi. Çok pahalı olduğu için alamadım. Bunun için de velinimetim Sultan Selim Han’ın sandukasına dokundum, “Bir himmetini görmedim.” dedim .
İki tarafta da derin sessizlik….
Neden sonra daldığı alemden çıkan Abdülhamid Han, söylenmeye başlar:
“Sen orda dedemin sandukasına vurdun, o da burada sabaha kadar benim başıma vurdu. Al şu bir kese altını, bir daha da böyle şeyler için dedemi rahatsız etme, doğruca bana gel !”
Bundan sonra emir subayına dönen Abdülhamid Han :
“Selim Han’ın türbedarının maaşı iki misline çıkarılsın, sıkıntıdan kurtulsun. Bir derdi olunca da hemen bana gelmesine izin verilsin.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)