Trabzon bölgesinde çeşitli konularda bir hayli inanmalar vardır. Bunların bir çoğu yörel olmakla beraber, bir çoğu da bütün Trabzon bölgesinde rastlamak mümkündür. Bazıları ise bölgesel farklılıklar göstermektedir.
- Nazarla İlgili İnanmalar: Bütün Trabzon bölgesinde nazarla ilgili inanmalar vardır. Bilhassa kırsal kesimde nazarla ilgili olarak, nazardan korunmak için nusha (hamayil) taşımak, hayvanlar için tuz okutmak vardır.
Trabzon merkez ilçe ve Maçka yöresinde sığırlara nazara ismi verilir.
Sürmene bölgesinde nazara inananlar çok. “Nazar insanı mezara, hayvanı kazana kor” sözü meşhurdur. Korunmak için belirli dualar okunur.
Arsin bölgesinde bir şeye nazar aldığı zaman kül sulandırılarak nazar alanın üzerine serpilir.
Arsin bölgesinde sığırlar nazar almasın diye köpeğin dışkısının beyazı kurutularak sığırın boynuna asılır.
Yürümeyen çocuklar Cuma günü camiye götürülür ve camiden çıkan ilk kişiye ayak bağı kesilerek yürüyeceğine inanılır. Bu inanma yaygındır.
Tonya’da eve uğursuzluk gelmesin diye Mayıs ayında evin kapısının üstüne “Mayıs Dikeni” konur. Merkez ilçede bu diken ahır kapısının üstüne konur.
Sürmene Yemişli mahallesinde “Fenerli Türbesi” dili tutulanlar götürülür. Türbenin içi oyulmuş oradan toprak alınır. Bu şekilde dili tutulanların dilinin açılacağına inanılır.
Sürmene’de Mayıs ayında ayazma (Kutsal Su) gidilir. El, yüz yıkanır. Elbiseden bir parça koparılarak gözeye bırakılır.
Trabzon merkez ilçede “Ahi Evran” türbesine, Düzköy’de Haçkalı Hoca türbesine adak adanır, ziyaret yapılır, mevlit okutulur. Bu davranışın daha faziletli olduğuna inanılır.
Trabzon merkez ilçe Akoluk Beldesindeki şehit asker türbesinde namaz kılınır, ziyaret edilerek belirli hastalıkların iyileşeceği inancı vardır.
Trabzon merkez ilçesinin bazı köylerinde, küçük çocukların yol kenarına abdest bozması yasaklanır. Şayet bu yasağa uymazlarsa tırnaklarının kenarında şeytan tırnağı biteceği söylenir.
Altını kirleten çocuklara gizli olarak koyun veya sığır cinsinin üreme organı yedirilir.
Doğum yapan kadınların bir birlerini kırk gün görmemeleri veya aynı sofradan yemek yemeleri ile bir birlerini bastırdığı inancı vardır. Böyle bir durum söz konusu oldu ise her ikisine aynı tastan su içirilir.
Yeni doğan çocuk kırk gün yalnız bırakılmaz. Al basacağı inancı vardır. Arsin bölgesinde yeni doğan çocuğun üstüne yeni gelin gelirse çocuğu bastırdığına inanılır.
Arsin bölgesinde damadın nikâhtan sonra gerdeğe girmeden kapı altından geçerse bağlandığı inancı vardır.
Arsin bölgesinde Cuma günü öğleden sonra mezar ziyareti yapılmaz. Ölü defnedildikten sonra mezarın yanından arka dönerek ayrılmanın ölüye saygısızlık olduğuna inanılır.
Kesik ve yaralara insanın kendi idrarının iyi geldiğine inanılır (Arsin).
Yomra Maden köyünde yaşayan Serdar Fadime (1998 de sağ ve yüz yaşın üzerinde) gece şehitlerle konuştuğuna inanılır.
Arsin bölgesinde iltihaplı yaranın üzerine damar (yılan) otu sarmakla yaranın iyileşeceği inancı vardır.
Arsin bölgesinde göbek düştüğü zaman, bir ekmek parçasına kibrit çöpü dikerek göbeğin üzerine bırakılır ve yakılır. Üzerine bardak kapatılarak, düşen göbeğin yerine geleceğine inanılır.
Baykuş ötmesi uğursuz sayılır. Evin yakınında baykuş öterse yakın bir zamanda o evden ölü çıkacağına inanılır. Bazı bölgelerde köpek ve kara karganın bağırması da uğursuz sayılır. Kara kedi ile de ilgili olarak aynı inanma vardır. Maçka’da kara örümcek uğursuz sayılır.
Kavak yaprağını alt tarafından dökmeye başlarsa kışın çetin geçeceğine inanılır. Maçka’da ayva çok olunca kış çetin geçer inancı vardır.
Maçka’da çocuğun göbeği kesilince ya camiye ya da okula bırakılır. Camiye (ibadete) ve İlme yönelsin diye.
Maçka’da yeni alınan bir giysi besmelesiz olarak sandığa bırakılırsa veya giyilirse cinlerin giyeceğine inanılır. Bu konu ile ilgili olarak bir anlatım vardır.
“Maçka Güney mahalle annemin tanıdığı İrfan adında bir kadının kocası fırıncıdır. Adam hanımına güzel bir elbise alıyor. Kadın elbiseyi giymeye kıyamıyor ve besmelesiz sandığa koyuyor. Gece cinler adamı alarak fırında çalıştırıyorlar. Hanımına aldığı elbise ile bir kadın fırına geliyor ve hamurlu elini kadının sırtına vuruyor. Sabah eve gelince hanımından, aldığı elbiseyi getirmesini istiyor. Hanımı elbiseyi getiriyor ve sırtının hamurlu olduğunu görüyor” (Yaklaşık yüz elli sene mazisi olan bu olayı anlatan F.D. Karahasanoğlu)
Maçka’da akşam namazından sonra dışarı çıkıldığı zaman “Bismillah destur, cinler periler kenara dursun” denilmez ise çıkan kişinin çarpılacağına inanılır.
Maçka Güney mahalle Atlı Kilise yanında bulunan su kutsal sayılır. El, yüz yıkanır. Eşarp, mendil ağaca bağlanır ve dilek tutularak dileğin olacağına inanılır.
Kırsal kesimde tarım yapılan bölgelerde tavşan uğursuz sayılır.
Sürmene’de süpürge ile insana vurulmaz. Vurulursa boyu uzamaz.
Gözde arpacık çıkınca zenginliğe delalet eder.
Karanlıkta tırnak kesilmez. Sürmene’de tesbit ettiğimiz bu mesele bütün bölgeler için geçerlidir.
Sürmene’de çakalın bağırması uğursuzluk sayılır. Uğursuzluktan korunmak için ayakkabı çıkarılarak ters çevrilir.
Sürmene’de boğmaca olan çocuklar, öksürüğü geçsin diye ceviz kökünden geçirilir. Beşikdüzü’nde sandığa kapatılır.
Sürmene’de Cuma günü çamaşır yıkamak uğursuzluk sayılır.
Sürmene’de akşamdan sonra çocuklar dışarı abdest bozarsa çarpılır. Bu inanç diğer bölgelerde de yaygındır.
Vapurla askerlerin uğurlandığı dönemde, vapur liman başını aşana kadar ev süpürülmesi uğursuz sayılır.
Çaykara’da yolda giderken kadına rastlamak uğursuzluk sayılır.
Çaykara’da evden yolcu çıkışında ev süpürmek uğursuzluk sayılır.
Gelin büyüklerinin yanında çocuğunu kucağına alamaz, sevip okşayamaz.
Büyüklerinin yanında koca hanımının ismini söyleyemez. Şayet hanımına bir söz söylemesi gerekiyorsa lakap ile hitap eder.
Toplumda genellikle hanımların ismi söylenmez. “Ev sahibi, kan ayaklı veya Bizim kaşık düşmanı” diye isimlendirilir.
Evden çıkarken sağ ayakla çıkmak uğurlu sayılır.
Yolda giderken yılana rastlamak uğursuzluk sayılır. Yolu değiştirmek veya geri dönmek gerekir. (Merkez ilçe köyleri)
Horozun akşam namazında devamlı ötmesi evden ölü çıkacağına işaret sayılır. Uğursuzluk belirtisi . (Merkez İlçe)
Tonya ve Şalpazarı yöresinde yaylaya göç sırasında süslenir. Sığır ve Koyunların başlarına genelde kırmızı ipten örme püsküller takılır. Boyunlarına karışık renkli iri taneli boncuk dizinleri bağlanır. Sığır ve koyunlara çıngırak takılır.
Tonya yöresinde yedi yemeğinde kaşık çalınır.
Kırsal kesimde sünnet olan çocuğun kirvesi olur.
Sürmene’de olmayan yayıklar için nusha yazdırılır. Şalpazarı bölgesinde mayalanmayan peynir için nusha yazdırılır.
Hayvancılığın yapıldığı bölgelerde “Keçinin kuyruğu sallanınca hayvan yanar” inancı vardır.
Maçka yöresinde yeni doğan bir çocuğu kırk gün içerisinde hasta (adetli) bir kadın görürse, çocuğun yüzünde sivilce çıkar.
Maçka yöresinde kara sineğin hızlı ısırması hayvanın bozacağına işaret sayılır.
Miladi takvimle Mart ayının birinde (Miladi 14 Mart) itibaren her gün bir ay sayılmakla yıllık hava durumu hesaplanır. (Yaygın)
Siğilleri gidermek için sabit (boyalı kalem) kalemle üzeri boyanır, tam sayısı bir kağıda yazılır, altına bir dua yazılır ve kağıt bir akar suya bırakılır. Kağıt çürüyünce siğiller iyileşir. Dedem yapardı biz yaşadık. “Anlatan F. D. Karahasanoğlu)
Arsin yöresinde çocuğu olmayan erkek veya kadın, kendi cinsinden bir cenaze yıkanırken teneşirin altına girip ölünün yıkandığı su ile yıkanırsa çocuğu olacağına inanılır. Bu inanç olmakla beraber anlatan S. Kurt’un ifadesine göre korkudan teşebbüs eden olmamış.
Davara binmesi: Anlatan B. Kaya. “Sene 1985 şehirde ki evde tek başıma yatıyorum. Yarı uyanık vaziyetteyim. camdan içeri rüzgâr gibi mahiyetini belirleyemediğim bir cisim girdi. Elini ağzımın üstüne bastırdı. Çığlık attım sesim çıkmadı. Ne kadar uğraştım bilmiyorum. Korkudan ayağa kalktığım zaman camdan dışarı çıktığını hissettim. Elinin ortası delikti. Zaten elinde delik olmasa insan havasızlıktan boğulur”. Trabzon bölgesinde davara binmesi diye bilinen bu inanç yaygındır.
Yalnız Sürmene İlçesinde M. Çolakoğlu ile yaptığım görüşmede anlattığı şu gerçek çok ilgi çekicidir. “Trabzon’da Ziya Altınkaya isminde sinir mütehassısı bir doktor vardı. Davara binmesi ona anlatılınca bilimsel olarak bunun izahını şöyle yapmıştı. İnsan sırt üstü yattığı zaman öyle bir an gelir ki vücutta kan akımı çok yavaşlar veya durur. Göğüs darlanır, nefes alma güçleşir. Davara binmesinin aslı budur”.
Cin, peri düğünü: Anlatan H. Yürük, “12 yaşlarında çocuktum. Bir arkadaşımla evimizin karşısındaki ormana gittik. Bir kaya gördük. Yuvarlamak istedik. Karşı ki kayadan o ana kadar hiç işitmediğimiz sesler gelmeye başladı. Davul, zurna eşliğinde mermi sesleri duyduk. Korktuk ve eve geldik. Büyüklerimize anlatınca peri düğününe rastlamışsınız dediler”.
Çaykara bölgesinde cinlerle evli olduğunu söyleyen kişiler var. Cin, peri inancı bazı bölgelerde yaygın bazı bölgelerde az rastlanmakla beraber bütün yörede var.
Trabzon yöresinde bilhassa kadınlar arasında belirli hastalıklarda hocaya okunma inancı yaygın.
Yeni doğan çocuk bir yere misafir götürülünce, o evden ayrılırken gözü arkada kalmasın diye çocuğa hediye verilir.
Yeni doğan çocuğun sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunur. Bunun iyi ahlaklı bir kişi tarafından okunmasına dikkat edilir. Ahlaklı olsun diye. (Yaygın)
Ezan okunurken, çakalların uluması uğursuzluk sayılır. (Yaygın)
Kısmeti bağlı kızların annesi üç Cuma sela vaktinde sandığı açarak, sandıktan aldığı bir giysi ile kızı sarsa kısmeti açılır. (Maçka)
Çocukların omuzuna mavi boncuk takılarak kötülüklerden korunduğuna inanılır. (Yaygın)
Maçka Ağralaksa yaylasında yayık çalkalanırken kaymak kolayca yağa dönüşmezse zifin (Zafinos) ağaçcığın dallarından bir parça alınır. Sünnet edilmemiş bir erkek çocuğunun üreme organı boyunca kırılır yayığın içine batırılır. Böylece kaymak kolayca yağa dönüşür. Yayık vurma işi bitermiş. (Anadolu İnançları s.44)
alıntı
Trabzon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trabzon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Trabzon Yöresinde ki Kayalarla İlgili Söylenceler
Editör
iltiriş
saat
12:00
|
Trabzon yöresinde belirli kayalarla ilgili inanmalar vardır. Bu konu ile ilgili olarak aşağıda kayalar ile ilgili söylenceleri bulabilirsiniz
Gugul Taş:
Trabzon merkez ilçe, Maçka Akçaabat’ın kesiştiği noktada, tosunlu köyü sınırları içindedir. Kendi ismi anılan tepenin zirvesinde bulunmaktadır. Tepenin köye bakan yamacı kayalık ve kayanın üzerinde yaklaşık on metre yükseklikte, yumurta biçiminde dikeyine duran bir kayadır. Tepenin deniz tarafında kilise kalıntısı vardır. Mehmet Yürük'ün (Akoluk/Trabzon) anlatımına göre gugul taşın şöyle bir hikâyesi vardır. “Zamanın birinde insanlar toplanarak gugul taşı yuvarlarlar. Fakat sabahleyin baktıklarında, gece tekrar taş yerine gelmiş”. Taşın yerinde Allah tarafından durulduğuna inanılır.
Şahin Kayalar:
Ziganoy olarak bilinen Başkurt, Sevimli köyü mıntıkasındadır. Fakir bir insanı zamanında köyünden kovarlar. Fakir insan kayalık bölgeye gelince burası benim tapulu mülküm diyerek yerleşir. Köyden kovulan adamın ismi Şahin olduğu için “Şahin Kayaları” olarak isim alır.
Kocakarı Kayaları:
Sürmene yaylalarına çıkarken Soğuk sudan az yukarıdadır. Ali Rıza Temelli'nin (Soğuksu Mahalle/Sürmene) anlatımına göre hikâyesi şöyledir. “Yaylalara Nisan ayı sonunda çıkılır. Fakat bu kayalara ismini veren kocakarı küçük (Şubat) ayında koyun ve keçilerini alarak yaylaya çıkmaya karar verir. Etrafındakiler her ne kadar bu ayda yaylaya çıkılmaz diye ikna etmeye çalışsalar da ikna edemezler. (Küçük ayı ........ vak vak eder oğlanım) Küçük ayı bana vız gelir anlamında bir söz söyleyerek yola koyulur. Bugün kayaların bulunduğu mevkiye gelince fırtınaya tutularak donarak ölür” Kocakarı Kayalarını anlatılan şahıs "ben bu manzarayı gördüm. Önde kayadan yıkılmış bir insan ve arkasında yüzünün üstüne yıkılmış yirmi, otuz kadar hayvan şeklinde kaya var " diyor
Gelin Güvey Taşı:
Trabzon Boztepeden bakılınca Maşatlık üstünde iki taş vardır. “Kaynatası gelinine beddua eder. Evden çıkan gelinin eşi takip etmeye başlar. Kayaların olduğu yere gelince ikisi de taş olur. Gelinin gözü taşa tepeden çıkarak yansır”
Zincirli Kaya:
Arsin yeni yaylada bulunur. Uçurumlu bir kayadır. Kayalığın aşağıya yakın kesiminde bir mağara vardır. Mağaranın içinden değişik sesler gelir. Korkudan dolayı mağaraya girilmemektedir. Anlatan Metin Kurt (Fındıklı Köyü/Arsin)
Uzun Kaya:
Arsin Fındıklı köyündedir. Dörtgen şeklinde yaklaşık kırk metre yüksekte bir kayadır. Kayanın içinden sesler geldiğine inanılır. Ayrıca kayanın parçalanmadığına da inanılır.
Nal İzi Olan Kayalar:
Trabzon yöresinde tesbit ettiğim en ilginç kaya inanmalarıdır. Hz. Ali’nin atının nal izlerinin olduğu kayalar:
Merkez ilçe, Maçka Akçaabat’ın kesiştiği noktada Akca köyle, Kaynarca köyünün sınır bölgesinde “Yosma Düzü” denen yerde bir kayada Hz. Ali’nin atının nal izi olduğuna inanılır. Hikâyesi şöyledir. “Bu bölgede bir ejderha vardır. İnsanlar ejderhadan kurtulamaz. Hz. Ali gelir ejderhayı dağdan kovar. Kaçan ejderhayı vurur. Ejderha batar ve battığı yer göl olur. Çakır göl”.
Of, Sürmene hududunda yayla yolunda sokak dibi denen mevkide bir kayada Hz. Ali’nin atının nal izi olduğuna inanılır. Bu gün yol genişlediği için bu kaya kaybolmuştur.
Aynı inanmada Maçka ilçesinde bir mağara ile ilgili olarak söylenir. Mağaranın yerini tesbit edemedim.
Muzır Dağı Şehitlik Kayaları:
Sürmene Harmantepe yaylasında Taşharman denilen yerde şehit olduğu bilinmiyor. Eskiden yaya olarak yaylaya çıkış ve inişte Taşharman denilen yere gelince taş yığınına taş atardık. “Yerden bir taş alıp geri geri giderek yığınağa atınca yorgunluğun gideceğine inanılırdı.”
Bu şehitliğin durumunu Nazım Bilgin’in oğlu Mehmet Bilgin ortaya çıkarmış ve Muzır Dağı savaşı adı ile Trabzon İl Kültür müdürlüğü yayınlamıştır. Daha önce yayladaki ilk ev şenlik olmamıştır ve Cuma sabahları şehitlikte ezan okunduğuna inanılırdı. “Okunan ezanı duyanlar vardır”.
alıntı
Gugul Taş:
Trabzon merkez ilçe, Maçka Akçaabat’ın kesiştiği noktada, tosunlu köyü sınırları içindedir. Kendi ismi anılan tepenin zirvesinde bulunmaktadır. Tepenin köye bakan yamacı kayalık ve kayanın üzerinde yaklaşık on metre yükseklikte, yumurta biçiminde dikeyine duran bir kayadır. Tepenin deniz tarafında kilise kalıntısı vardır. Mehmet Yürük'ün (Akoluk/Trabzon) anlatımına göre gugul taşın şöyle bir hikâyesi vardır. “Zamanın birinde insanlar toplanarak gugul taşı yuvarlarlar. Fakat sabahleyin baktıklarında, gece tekrar taş yerine gelmiş”. Taşın yerinde Allah tarafından durulduğuna inanılır.
Şahin Kayalar:
Ziganoy olarak bilinen Başkurt, Sevimli köyü mıntıkasındadır. Fakir bir insanı zamanında köyünden kovarlar. Fakir insan kayalık bölgeye gelince burası benim tapulu mülküm diyerek yerleşir. Köyden kovulan adamın ismi Şahin olduğu için “Şahin Kayaları” olarak isim alır.
Kocakarı Kayaları:
Sürmene yaylalarına çıkarken Soğuk sudan az yukarıdadır. Ali Rıza Temelli'nin (Soğuksu Mahalle/Sürmene) anlatımına göre hikâyesi şöyledir. “Yaylalara Nisan ayı sonunda çıkılır. Fakat bu kayalara ismini veren kocakarı küçük (Şubat) ayında koyun ve keçilerini alarak yaylaya çıkmaya karar verir. Etrafındakiler her ne kadar bu ayda yaylaya çıkılmaz diye ikna etmeye çalışsalar da ikna edemezler. (Küçük ayı ........ vak vak eder oğlanım) Küçük ayı bana vız gelir anlamında bir söz söyleyerek yola koyulur. Bugün kayaların bulunduğu mevkiye gelince fırtınaya tutularak donarak ölür” Kocakarı Kayalarını anlatılan şahıs "ben bu manzarayı gördüm. Önde kayadan yıkılmış bir insan ve arkasında yüzünün üstüne yıkılmış yirmi, otuz kadar hayvan şeklinde kaya var " diyor
Gelin Güvey Taşı:
Trabzon Boztepeden bakılınca Maşatlık üstünde iki taş vardır. “Kaynatası gelinine beddua eder. Evden çıkan gelinin eşi takip etmeye başlar. Kayaların olduğu yere gelince ikisi de taş olur. Gelinin gözü taşa tepeden çıkarak yansır”
Zincirli Kaya:
Arsin yeni yaylada bulunur. Uçurumlu bir kayadır. Kayalığın aşağıya yakın kesiminde bir mağara vardır. Mağaranın içinden değişik sesler gelir. Korkudan dolayı mağaraya girilmemektedir. Anlatan Metin Kurt (Fındıklı Köyü/Arsin)
Uzun Kaya:
Arsin Fındıklı köyündedir. Dörtgen şeklinde yaklaşık kırk metre yüksekte bir kayadır. Kayanın içinden sesler geldiğine inanılır. Ayrıca kayanın parçalanmadığına da inanılır.
Nal İzi Olan Kayalar:
Trabzon yöresinde tesbit ettiğim en ilginç kaya inanmalarıdır. Hz. Ali’nin atının nal izlerinin olduğu kayalar:
Merkez ilçe, Maçka Akçaabat’ın kesiştiği noktada Akca köyle, Kaynarca köyünün sınır bölgesinde “Yosma Düzü” denen yerde bir kayada Hz. Ali’nin atının nal izi olduğuna inanılır. Hikâyesi şöyledir. “Bu bölgede bir ejderha vardır. İnsanlar ejderhadan kurtulamaz. Hz. Ali gelir ejderhayı dağdan kovar. Kaçan ejderhayı vurur. Ejderha batar ve battığı yer göl olur. Çakır göl”.
Of, Sürmene hududunda yayla yolunda sokak dibi denen mevkide bir kayada Hz. Ali’nin atının nal izi olduğuna inanılır. Bu gün yol genişlediği için bu kaya kaybolmuştur.
Aynı inanmada Maçka ilçesinde bir mağara ile ilgili olarak söylenir. Mağaranın yerini tesbit edemedim.
Muzır Dağı Şehitlik Kayaları:
Sürmene Harmantepe yaylasında Taşharman denilen yerde şehit olduğu bilinmiyor. Eskiden yaya olarak yaylaya çıkış ve inişte Taşharman denilen yere gelince taş yığınına taş atardık. “Yerden bir taş alıp geri geri giderek yığınağa atınca yorgunluğun gideceğine inanılırdı.”
Bu şehitliğin durumunu Nazım Bilgin’in oğlu Mehmet Bilgin ortaya çıkarmış ve Muzır Dağı savaşı adı ile Trabzon İl Kültür müdürlüğü yayınlamıştır. Daha önce yayladaki ilk ev şenlik olmamıştır ve Cuma sabahları şehitlikte ezan okunduğuna inanılırdı. “Okunan ezanı duyanlar vardır”.
alıntı
Kanturalı Destanı
“Oğuz zamanında Kanlı Koca adında bir gürbüz erin Kan Turalı adlı yetişmiş bir yiğit oğlu varmış. Kanlı Koca oğlunu evlendirmek ister. Fakat oğlu alacağı kızın kendisi kadar kahraman bir kız olması gerektiğini söyler.
Önce oğul, sonra da babası Oğuz’u gezerler, İç Oğuz’da da, Dış Oğuz’da da böyle bir kız bulamazlar. Kanlı Koca dönüp dolaşıp Trabzon’a gelir. Trabzon tekürünün Selcen Hatun adında bir kızı vardır. Tam istedikleri gibidir. Fakat babası, bu kızı almak isteyene üç canavarla savaşmayı şart koşmuştur. O zamana kadar civardan gelen otuz iki kişi bu canavarlardan ilki olan kara boğanın boynuzları arasında can verip, kellerini kaybetmişlerdir. Aslan ve kara deve ile çarpışan olmamıştır. Bunları dehşetle öğrenen Kanlı Koca evine geri döner, durumu oğluna anlatır, fakat oğlunun gitmesini istemez.
Kan Turalı kırk yiğidini alıp, Trabzon’a gelir. Kızı tekürden ister ve canavarlarla savaşa girişir. Sırayla kara boğayı, arslanı ve kara deveyi öldürür. Tekür düğüne karar verir. Kan Turalı, annesi ve babası olmadan gerdeğe girmeyeceğini söyler. Kızı alıp, Oğuz sınırına yedi gün yedi gece sonra ulaşır. Müjde vermek üzere yiğitlerini önden gönderir.
İki sevgili güzel bir vadide konaklarken, Kan Turalı uykuya dalar, kız ise uyumayıp, tedbirini alır. Kızını verdiğine pişman olan tekür, altı yüz askerini göndererek kızını geri getirmek ister. Selcan Hatun Kan Turalıyı uyandırır, gelenlerle savaşa tutuşur. Bir müddet sonra gelenlerin bozguna uğradığını sanan Selcan Hatun çadıra döner. Kan Turalı’nın annesi ve babası da gelmişlerdir. Ancak delikanlı yoktur. Selcan Hatun geri döner, bir vadide düşmanların Kan Turalı’yı sıkıştırmış olduklarını görünce, üzerlerine at sürer. Yaralanmış olan sevgilisini atının arkasına alarak, dönmek üzere yola girerler. Bu durumu yiğitliğine yediremeyen Kan Turalı, kızı öldürmek ister ve düşüncesini kıza açar. Selcen Hatun tatlılıkla Kan Turalı’yı düşüncesinden vaz geçirmek ister. Başaramayınca kızar ve döğüşmeye hazır olduğunu söyler. Karşı karşıya geçerler. Selcen Hatun temrensiz bir ok atar, Kan Turalı ürperir. Koşarak kucaklaşırlar, barışırlar ve birbirlerini sınadıklarını söylerler. Yeniden yola koyulup, anne ve babalarının yanlarına varırlar. Oradan Oğuz’a girer, düğüne başlarlar. Kan Turalı gerdeğe girip muradına erişir. Dedem Korkut gelip şadlık çalıp, destanlar söyler” (Ergin; 1997:13).
alıntı
Önce oğul, sonra da babası Oğuz’u gezerler, İç Oğuz’da da, Dış Oğuz’da da böyle bir kız bulamazlar. Kanlı Koca dönüp dolaşıp Trabzon’a gelir. Trabzon tekürünün Selcen Hatun adında bir kızı vardır. Tam istedikleri gibidir. Fakat babası, bu kızı almak isteyene üç canavarla savaşmayı şart koşmuştur. O zamana kadar civardan gelen otuz iki kişi bu canavarlardan ilki olan kara boğanın boynuzları arasında can verip, kellerini kaybetmişlerdir. Aslan ve kara deve ile çarpışan olmamıştır. Bunları dehşetle öğrenen Kanlı Koca evine geri döner, durumu oğluna anlatır, fakat oğlunun gitmesini istemez.
Kan Turalı kırk yiğidini alıp, Trabzon’a gelir. Kızı tekürden ister ve canavarlarla savaşa girişir. Sırayla kara boğayı, arslanı ve kara deveyi öldürür. Tekür düğüne karar verir. Kan Turalı, annesi ve babası olmadan gerdeğe girmeyeceğini söyler. Kızı alıp, Oğuz sınırına yedi gün yedi gece sonra ulaşır. Müjde vermek üzere yiğitlerini önden gönderir.
İki sevgili güzel bir vadide konaklarken, Kan Turalı uykuya dalar, kız ise uyumayıp, tedbirini alır. Kızını verdiğine pişman olan tekür, altı yüz askerini göndererek kızını geri getirmek ister. Selcan Hatun Kan Turalıyı uyandırır, gelenlerle savaşa tutuşur. Bir müddet sonra gelenlerin bozguna uğradığını sanan Selcan Hatun çadıra döner. Kan Turalı’nın annesi ve babası da gelmişlerdir. Ancak delikanlı yoktur. Selcan Hatun geri döner, bir vadide düşmanların Kan Turalı’yı sıkıştırmış olduklarını görünce, üzerlerine at sürer. Yaralanmış olan sevgilisini atının arkasına alarak, dönmek üzere yola girerler. Bu durumu yiğitliğine yediremeyen Kan Turalı, kızı öldürmek ister ve düşüncesini kıza açar. Selcen Hatun tatlılıkla Kan Turalı’yı düşüncesinden vaz geçirmek ister. Başaramayınca kızar ve döğüşmeye hazır olduğunu söyler. Karşı karşıya geçerler. Selcen Hatun temrensiz bir ok atar, Kan Turalı ürperir. Koşarak kucaklaşırlar, barışırlar ve birbirlerini sınadıklarını söylerler. Yeniden yola koyulup, anne ve babalarının yanlarına varırlar. Oradan Oğuz’a girer, düğüne başlarlar. Kan Turalı gerdeğe girip muradına erişir. Dedem Korkut gelip şadlık çalıp, destanlar söyler” (Ergin; 1997:13).
alıntı
Meryem Ana - Sümela Manastırı'nın Efsanesi
Trabzon'un Maçka ilçesine bağlı Altındere Köyü yakınlarında Hristiyanlarca önemli bir manastır bulunmaktadır. Yunanca adı Panagia Sumela (Παναγία Σουμελά) veya Theotokos Sumela'dırPanagia Meryem ana demektir ve aynı zamanda manastırın yakınlarındaki derenin de adıdır.
Sümela kelimesinin doğuşuna yani etimolijisine baktığımızda şöyle bir rivayet vardır. Karadenizli Hristiyan Rumlar Mela dağındaki mucizevi Panagia ikonosundan bir şey diledikleri zaman 'stou mela' diyorlarmış bu kelimenin de zamanla Sumela'ya dönüştüğü düşünülüyor ayrıca bu yüzden manastıra ‘Karadağın (Mela dağının) bakiresi' de denilmektedir.
Manastırın ne zaman yapıldığı bilinmemekle birlikte yaygın olarakanlatılan bir efsane şöyledir.
Atina'lı Barnabas ile Sophronios adlı iki keşiş aynı rüyayı görmüşler; rüyalarında, İsa’nın öğrencilerinden Aziz Luka’ın yaptığı üç Panagia ikonundan, Meryemin bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sümela'nın yerini görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon'a gelmiş, orada karşılaşıp gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlar.
Bu efsanenin başka bir şekilde anlatımı da
İsa Peygamberin havarilerinden olan Lukas'ın bir tahta parçası üzerine çizdiği Meryem Ana resmi (ikona) yıllar sonra kendiliğinden Atina'ya uçmuş. Renginin koyuluğundan ötürü daha sonraları Kara Meryem, Kara Melek, Kara Madonna gibi adlarla ünlenen bu resim, Theodosius döneminde, 4'üncü yüzyılda Atina'dan ayrılmak istemiş.
İkona daha sonra melekler tarafından uçurularak, Maçka dağlarının yamaçlarındaki dağ kavuklarından birine yerleştirilmiş. O günlerde Barnabas ve Sophranios isimli keşişler rüyalarında Meryem Ana'yı görmüşler ve Meryem Ana keşişlere Trabzon'a gidip ikonanın olduğu kovukta kendisi adına bir kilise yaptırmalarını söylemiş. Keşişler deniz yolu ile Trabzon'a gelerek, Maçka dağlarının yamaçlarındaki taş kovuğu içindeki Meryem Ana ikonasını bulmuşlar.
Onlardan önce bu resmi gören yerliler, ikonayı yakmak istemişler, yanmamış. Balta ile parçalamak istemişler kırılmamış. Dereye atıp uzaklaştırmak istemişler, derenin suyu ikonayı sürüklememiş. Meryem Ana tarafından görevlendirilen iki keşiş, melekler tarafından ikonanın konulduğu kovuğa önce bir kilise, sonra bir manastır yapmışlar. Hayatlarının geri kalan kısmını Sümela'da geçiren iki keşiş, aynı gün ölmüşler."
Manastırın ortasında bulunan kutsal havuz için ise kutsal damla efsanesi adında şöyle bir inanç bulunmaktadır
Manastırın ortasındaki kutsal havuza, 30-40 metreden iri su damlaları değişik aralıklarla düşermiş. Kutsal olduğuna inanılan bu damlalar, yüzyıllar boyunca umutsuz hastaların ve kısırların umudu olmuş.
Tarih boyunca Müslüman, Hristiyan birçok hasta, efsanenin getirdiği umudu paylaşmak amacıyla manastırı ziyaret ederek zengin adaklar ve kurbanlar adayarak damla tedavisine girmişler.
Tuğra Bozan Nalbant
Bir zamanlar Trabzon’un bulunduğu yerde küçük, şirin bir kasaba varmiş. Bir gün, kasabaya, tozu dumana katarak dört nala, bir atlı girmiş. Doğruca nalbant dükkânına giderek haykırmış:
- Atım terini soğutmadan tiz nallayın! Yoksa hepinizi kılıçtan geçirim.
Herkes, süvarinin heybetinden titremeye baslamiş. Nalbant hemen dört nal hazırlayıp süvariye uzatmış:
- Yigidim, gör nalları! Beğenirsen çivileyelim, demiş.
Süvari nalları şöyle bir yoklamış, avucunda sıkarak iki büklüm edivermiş:
- Ben teneke değil, nal isterim! Diye gürlemiş.
Nalbant bu defa, halis çelikten dört nal hazırlamış, atını nallamış. Atlı yabancı memnun. Cebinden bir altın çıkararak nalbanta uzatmış.
Nalbant, altını parmakları arasında şöyle bir sürtüştürmüş. Paranın bütün yazıları silinmiş. Kendine dikkatle bakan atlıya:
- Al bu bozuk altını! Baksana tuğrası bozulmuş, diye uzatmış.
Yiğit adam şaşırmış, bir altın daha çıkarmış. Nalbant bir sürtüle, onun da tuğrasını bozmuş. O zaman atlı, karşısındakinin hiç de yabana atılır birisi olmadığını anlamış:
- Hey, demiş. Atla atına, düş peşime. Sen bir nalbant dükkanına değil, er meydanına lâyıksın.
O günden sonra bu kasabanın adı “Tugra bozan” olmuş. Ve bu isim, zamanla “Trabzon” biçiminde söylenmiş.
- Atım terini soğutmadan tiz nallayın! Yoksa hepinizi kılıçtan geçirim.
Herkes, süvarinin heybetinden titremeye baslamiş. Nalbant hemen dört nal hazırlayıp süvariye uzatmış:
- Yigidim, gör nalları! Beğenirsen çivileyelim, demiş.
Süvari nalları şöyle bir yoklamış, avucunda sıkarak iki büklüm edivermiş:
- Ben teneke değil, nal isterim! Diye gürlemiş.
Nalbant bu defa, halis çelikten dört nal hazırlamış, atını nallamış. Atlı yabancı memnun. Cebinden bir altın çıkararak nalbanta uzatmış.
Nalbant, altını parmakları arasında şöyle bir sürtüştürmüş. Paranın bütün yazıları silinmiş. Kendine dikkatle bakan atlıya:
- Al bu bozuk altını! Baksana tuğrası bozulmuş, diye uzatmış.
Yiğit adam şaşırmış, bir altın daha çıkarmış. Nalbant bir sürtüle, onun da tuğrasını bozmuş. O zaman atlı, karşısındakinin hiç de yabana atılır birisi olmadığını anlamış:
- Hey, demiş. Atla atına, düş peşime. Sen bir nalbant dükkanına değil, er meydanına lâyıksın.
O günden sonra bu kasabanın adı “Tugra bozan” olmuş. Ve bu isim, zamanla “Trabzon” biçiminde söylenmiş.
Kesik Başlı Yiğit
Editör
iltiriş
saat
15:15
|
Fatih Sultan Mehmet’in orduları Trabzon önlerine gelmişti. Pontus Kralı Davit, Fatih’e karşı Trabzon’u kurtarmalıydı. Düşündü, taşındı, kararını verdi. Fatih’e bir heyet gönderdi, su teklifi yaptı:
- Şehrin dışında ve sahilde Ayasofya kilisesi ile kule arasında kalan bir zincir var. Bu zincir, kırk defa atılacak top güllesi ile koparılırsa, şehri teslim edeceğim. Yok, eğer koparılamazsa, Fatih ordularını geri çeksin.
Heyet başkanı bunları söyledikten sonra su sözleri de ilâve etti:
- Devletlû sultan, topçularına her zaman güvendiğini ifade eder, bu teklifi elbette kabul edecektir.
Fatih Sultan Mehmet, kendisinin ve ordusunun gururuna hitap eden bu teklifi kabul etti. Haber Trabzon - Pontus Kralına ulaştırıldığı zaman, Davit :
- Kurtulduk. Gözle dahi görülmeyen bir zincirin, ta uzaklardan atılacak gülle ile koparılmasına imkân yoktur. Zincir koparılmayanca Fatih de sözünde duracak, ordusu ile geri dönecektir.
Derken top atışları başladı. Bir, iki, üç! Fatih, top başında bekliyor, her atılan gülle, boşlukta kayboldukça, üzülüyordu. 39′uncu gülle de atılmış, en nisancı topçular denendiği halde, zincir koparılamamıştı. Fatih son emrini verdi:
- Kendine güvenen varsa gelsin top başına!
Güvenmek mesele değildi. Bu sonuncu gülle de boşa giderse, kelleyi vermek de vardı. Derin bir sükût oldu. Kimse top başına gelemiyordu. Tam bu sırada birden topun ateşlendiği görüldü. Bir gülle boşluğa uçtu. Kimdi topu ateşleyen?
Herkes şaşakalmıştı. Sonunda, çelimsiz bir yeniçerinin bu topu ateşleyiverdiği anlaşılmıştı. Yaka paça Fatih’in huzuruna getirdiler. Fatih, hiddetle sordu:
- Sen topçu musun?
- Değilim!…
- O halde topu neden ateşledin?
- Zinciri koparmak için devletlim…
Fatih, hiddetinden köpürüyordu. Son fırsatı da kaçırmıştı. Haykırdı:
- Tez başını vurun!
Bir anda bir baş yuvarlandı. Az sonra da karşı tepelerden bir çığlık yükseldi.
- Zincir koptu!… Şehir teslim oluyor!…
Ortalık birbirine karışmıştı. Ordu çil gibi şehre akıyor, en önde, koltuğunun altında kesik başı bulunan bir yeniçerinin koştuğu görülüyordu! Bu, biraz önce topu ateşleyen Hoşoğlandı… Hoşoğlan, görüldüğünü anlayınca olduğu yere yığılmış kalmıştı.
Trabzon kalesinde Fatih’in bayrağı dalgalanırken, Hoşoğlan’ın mezarı üzerinde de bir türbe yükseliyordu. Destanlarla süslü bir türbe
- Şehrin dışında ve sahilde Ayasofya kilisesi ile kule arasında kalan bir zincir var. Bu zincir, kırk defa atılacak top güllesi ile koparılırsa, şehri teslim edeceğim. Yok, eğer koparılamazsa, Fatih ordularını geri çeksin.
Heyet başkanı bunları söyledikten sonra su sözleri de ilâve etti:
- Devletlû sultan, topçularına her zaman güvendiğini ifade eder, bu teklifi elbette kabul edecektir.
Fatih Sultan Mehmet, kendisinin ve ordusunun gururuna hitap eden bu teklifi kabul etti. Haber Trabzon - Pontus Kralına ulaştırıldığı zaman, Davit :
- Kurtulduk. Gözle dahi görülmeyen bir zincirin, ta uzaklardan atılacak gülle ile koparılmasına imkân yoktur. Zincir koparılmayanca Fatih de sözünde duracak, ordusu ile geri dönecektir.
Derken top atışları başladı. Bir, iki, üç! Fatih, top başında bekliyor, her atılan gülle, boşlukta kayboldukça, üzülüyordu. 39′uncu gülle de atılmış, en nisancı topçular denendiği halde, zincir koparılamamıştı. Fatih son emrini verdi:
- Kendine güvenen varsa gelsin top başına!
Güvenmek mesele değildi. Bu sonuncu gülle de boşa giderse, kelleyi vermek de vardı. Derin bir sükût oldu. Kimse top başına gelemiyordu. Tam bu sırada birden topun ateşlendiği görüldü. Bir gülle boşluğa uçtu. Kimdi topu ateşleyen?
Herkes şaşakalmıştı. Sonunda, çelimsiz bir yeniçerinin bu topu ateşleyiverdiği anlaşılmıştı. Yaka paça Fatih’in huzuruna getirdiler. Fatih, hiddetle sordu:
- Sen topçu musun?
- Değilim!…
- O halde topu neden ateşledin?
- Zinciri koparmak için devletlim…
Fatih, hiddetinden köpürüyordu. Son fırsatı da kaçırmıştı. Haykırdı:
- Tez başını vurun!
Bir anda bir baş yuvarlandı. Az sonra da karşı tepelerden bir çığlık yükseldi.
- Zincir koptu!… Şehir teslim oluyor!…
Ortalık birbirine karışmıştı. Ordu çil gibi şehre akıyor, en önde, koltuğunun altında kesik başı bulunan bir yeniçerinin koştuğu görülüyordu! Bu, biraz önce topu ateşleyen Hoşoğlandı… Hoşoğlan, görüldüğünü anlayınca olduğu yere yığılmış kalmıştı.
Trabzon kalesinde Fatih’in bayrağı dalgalanırken, Hoşoğlan’ın mezarı üzerinde de bir türbe yükseliyordu. Destanlarla süslü bir türbe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)