Geçmişden Günümüze Gelen Efsaneler, Destanlar, Söylenceler, Mitoloji, Hikayeler, Masallar , Türk folklorik motifler, şehirlerin efsaneleri,öyküleri

Gelin Kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gelin Kaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gelin Kayası Efsaneleri

| Salı, Nisan 16

Malatya’da anlatılan Gelin kayası efsanesi

   Malatya, Bahçekapı kasabasının Aslantepe denilen yerde gelin alayını andıran kayalar vardır. Çevre halkının Gelincik Kayaları dediği bir taş yığını üzerine anlatılan efsaneye göre:
Bir zamanlar Malatya Aslantepe’de kızıyla birlikte yaşayan fakir bir kadın varmış. Kız ise güzelliği dillere destan melek gibi bir şeymiş. Efsaneye göre civarda yaşayan kralın oğlu onun güzelliğini duyar ve âşık olur. Babasını da kandırarak kızı istemeye elçi gönderirler.
Kızı istemeye gelenler kıza kabul edip etmeyeceğini sorarlar. Kız anasına sormadan ve kendisi giderse onun burada yalnız başına ne yapacağını düşünmeden “evet” der. Ananın hiç gönlü yoktur kızını göndermeye
Günlerce düğünler yapılır, şerbetler içilir ve nihayet kızı almaya bir alay gelir. Gelini alıp yola koyulurlar.
Bu gün kayaların bulunduğu yere gelince alay durur. Çünkü gelin annesinin evinde oklavasını unutmuştur. İki atlı süratle oklavayı almaya giderler.
Yaşlı ana artık dayanamaz ve: “Gelinliğinle, alayınla, askerlerinle, çeyizinle taş kesil” diye beddua eder. İçi yanmış ananın duası kabul olur. Hepsi birden taş kesilir.

Ulubey’de anlatılan:

O çevre köylerinden birinde bir adam otururmuş. Adamın da bir kızı varmış. İsteyen birine Allah’ın emriyle sözünü kesmiş. Gel zaman, git zaman derken düğün günü gelmiş. Oğlan evinden düğün alayı içinde gelenler atları üzerinde gelinin hazırlanmasını beklemişler.
Kız gelinliğini giymiş, gitmeye hazırlanırken, bir taraftan eşyalarını toplayıp bir taraftan da kaşla göz arasında evde ne var ne yok çeyiz sandıklarına doldurmuş. Ev tamtakır olmuş. Ocaktaki son eşya sacayağını da alıp sandığa koyarken babası dayanamamış, kızının evde ne yatacak, ne yiyecek, ne giyecek hiçbir şey bırakmadığını görünce:
Kızım Allah seni yolda giderken taş etsin demiş.
Düğün alayı, gelin ve gelin alıcı kadınların tümü taş kesilmişler.

Sivas Kangal’da anlatılan:
Düğün alayı bir köyden diğer köye giderken, gelin, anasının evinde süpürgesini unutur. Geri dönüp süpürgesini isteyince annesi beddua eder.
-Bir süpürge için geri dönülür mü? Süpürge dediğin kaç para eder… hepiniz yarı yolda taş kesilesiniz!.. der. Düğün alayı da taş kesilir.
efsanenin bir benzeri Muğla’da anlatılan Gelin Taşı efsanesidir.

Benzer değişim olgusunu taşıyan bir efsane de Kazak Türkleri arasında anlatılan:
         Bir zamanlar zengin bir kralın çok güzal bir kızı vardır. Kız büyüyüp de evlenme çağına gelince talipleri çoğalır. Kral kızının da uygun gördüğü bir talibe kızını verir.
Düğün hazırlıklarına başlanır. Kral biricik kızı için gece gündüz demeden çalışır ve kızının her şeyini altından yaptırır.
Gelinim kervanı özene bezene hazırlanır ve sıra kızı uğurlamaya gelir. Kız tam evden çıkacakken köpeğinin mama kabının altından değil de gümüşten yapıldığını görünce içerler ve babasına sitem eder.
Kızının kanaatsizliği karşısında babası dayanamaz ve kızına beddua eder. Kızı ve tüm kervan oracıkta taşa dönüşür. Bu taş kervana yöre halkı Kelinşek Dağ yani Gelincik Dağı ismini vermiştir.

Sandıklı’da anlatılan Gelin Kayası Efsanesi

Sandıklı’dan Selçik köyüne giderken daha köye varmadan yolun hemen sol tarafından bir tepecik bulunmaktadır. Bu tepenin adını yöre halkı “gelin kayası” koymuştur.
Anadolu’nun bir çok yerinde olduğu gibi Sandıklı’da da yer adlarının verilmesinde mutlaka bir olay, bir hikâye veya bir efsane yatmaktadır. Biz gelelim Gelin kayasına....
Yıllar önce bu bölgede fakir bir değirmenci yaşarmış. Sık ormanlarla kaplı yamaçların güldür güldür akan suları değirmencinin taş değirmenini Allah’tan aldığı güç ve kuvvetle döndürerek hububatı un ederek ekmek kazandırırmış.
Değirmencinin karısı ise yıllar önce beşikte küçük bir kız çocuğu bırakarak vefat etmiş. Değirmenci, geride kalan bir tek kızıyla beraber epey ilerlemiş yaşına rağmen kimseye muhtaç olmadan, mihnet etmeden yaşar dururmuş. Bu fakir değirmencinin kızı ise oldukça güzel ve alımlıymış.
Bu civarda yaşayan bütün delikanlılar değirmencinin bu çok güzel kızıyla evlenebilmek için adeta birbirleriyle yarışırlarmış. Zaman bu yerinde durmuyor ki. Haftalar ayları, aylar yılları sürüklemiş peşinden. Bir zaman sonra kız evlilik yaşına girmiş. Tabi taliplileri çoğalmış. Eh ne demişler, bir güzele bin gönül yanar ama bir güzel sadece bir gönüle kendini kaptırırmış. Meğer değirmencinin güzel kızı da komşu köyden bir delikanlıya kaptırmış gönlünü. Kız fakir değirmenciyi ikna ederek aşık olduğu gençle evlendirmesini istemiş. Ne de olsa biricik kızım diyerek değirmenci kabul etmek zorunda kalmış. Yoksa o kızını evlendirme taraftarı değilmiş. Çünkü kızı çok güzel olmasına rağmen çok kötü bir huyu varmış.
Değirmencinin kızı çok aç gözlü birisi imiş. Aradan günler gelip geçmiş. Düğün günü gelip çatmış. Değirmenci yıllarca çalışarak dişinden tırnağından artırdığı paralarla kızının çeyizini zar zor da olsa düzmüş. Oğlan evi çalgılarla atlarına atlayıp değirmenin yolunu tutmuş. Değirmenci ise kızından ayrılacağı için çok üzgünmüş.
Kızı ise evde bulunan kapkacak ne varsa heybesine dolduruyormuş. Değirmenciye çorba pişirecek bir tencere bile kalmamış. Babası hiç ses çıkarmamış ne de olsa o karısının emaneti tek kızıymış.
Vedalaşıp helalleşmişler,sarılıp ağlaşmışlar. Tam gelin ata binecekken babasına dönmüş ve;”Baba şu değirmen taşını da bana ver” demiş. Onca kalabalık içersinde boynunu büken değirmenci bir şey diyememiş.
Kız babasının cevabını bile beklemeden yüklenmiş değirmen taşını da. Değirmenci yaşlı gözlerle kızının arkasından bakarak “Sende taşa dönesin inşallah “diye içerlemiş farkında olmadan. Nede olsa o ekmek teknesi değil miydi? Gelin konvoyu atlarla, seymenlerle tam bu tepeden geçerken beklenmedik bir şey olmuş ve herkesin hayran olduğu o güzel kız birden taşa dönüşüvermiş.
İşte o gün bu gündür düğünler de gelin konvoylarının gelin kayasından geçirilmesi uğursuzluk olarak görülür. Buradan geçen gelinin başına bir iş geleceği, taşa dönüşeceği, hayırsız olacağı, çocuğu olmayacağı ya da amansız bir hastalığa tutulacağı inancı hala hakim olduğundan günümüzde bile yolu buraya düşen köylüler gelin konvoyunu buradan geçirmezler. (Ozan Çulsuz)


Giresun Gelin Kayası'nın Hikayesi

| Çarşamba, Mart 12
...Mehmet ağa sarma tütünden yaptığı sigarasından derin bir nefes çekip dilden dile dolaşan ama asla unutulmayan Gelin Kayasının öyküsünü anlatmaya başladı.

Bende sizin gibi merak eder dururdum banada babam anlattı.Aslında çok uzun bir hikaye.Bu zamana kadar dilden dile dolaştı kimine göre bir efsane kimilerine göre bir öykü oldu.

Derler ki bugün birkaç haneden ibaret indere obası o zamanlar epey kalabalıkmış. İndere de kurulan pazara Eskihisarlılar başta olmak üzere yakında bulunan tüm köyler ve oba insanları gelirler alışveriş ederler eksiklerini görürlermiş. Osmanlının son zamanlarına rastlayan bugünlerde ne kadar İstanbul’dan uzak olsa da halk çok sıkıntılı günler geçirmekte imiş. Buralarda yaşayan az sayıda ki Rum ve Türkler belli bir ahenk içinde yaşayarak bu günlere kadar gelmişler, birbirlerine göstermiş oldukları samimiyet ve dostluklarına güvenerek bu dağların eteklerinde bulunan gözden uzak bu köylerde kardeşçe yaşamayı sürdürmüşler, ta ki Osmanlı dara düşene kadar.

İşte günlerden birinde bu İndere obasında kurulan pazarlardan birinde burada ninesiyle beraber yaşayan bir rum kızı pazar yerine birşeyler satmaya gelmiş. Bu uzun boylu sarı saçlı ela gözlü Rum kızı güzelmi güzel her görenin hayran kaldığı bir genç kızmış. Tesadüf buya o günkü İndere de kurulan bu pazara komşu olan Eskihisar dan bir beyin oğluda atının nallarını yaptırmak için uğramış. Atını bir seyise emanet ettikten sonra kurulan pazar yerini dolaşmaya başlamış. Birkaç kez pazar yerinde dolaştıktan sonra artık atına atlayıp dönmeye karar vermiş.

Pazarın sonuna doğru ilerlerken kendi halinde oturmuş bir genç kızın omuzlarından aşağı sarkıttığı o upuzun sarı saçları dikkatini ceker. Merakını yenemez ön tarafa gecerek genç kızın yüzüne bakar. O anda genç kızın o güzel sapsarı saçlarını görür. Görür görmesinede içi bir hoş olmuş. Gayrı dinmemiş gönlünün sızısı,artık sabırsızlıkla ceker olmuş tüm pazar kurulacak günleri. Ne yaptıysa ne ettiyse söz dinletememiş gönlüne. Artık aşık bir divane olmuş ne söylese dinlemez kalbi. Her Pazar günü önce onun yanına uğrar olmuş. Birkaç yiyecek aldıkdan sonra da ayrılırmış İndere’den

Aradan gecen uzun zamandan sonra genç kızda anlıyor bu sevgiyi. Kendisi de karşılık verir beyin olguna. Eskihisarlı beyin oğluyla bu güzel rum kızı zamanla bir arkadaş daha sonrada ayrılmaz birer sevgili olurlar.

Günler haftaları haftalar ayları kovalar. Aradan mevsimler akıp gider.Beyin oğluyla bu güzel rum kızının aşkı yörede dilden dile dolaşıp bir efsana olmuş. Beyin oğlu İndere’de bir köy evinde ninesiyle beraber tek başına yaşayan bu güzel rum kızına gönlünü iyice kaptırmıştır. Kızda ondan hoşlanmakta İndere’de kurulan pazar günlerini artık beraberce köyün hemen yanıbaşında bulunan buğün ‘’Gelin Kayası’’ diye anılan yerde gecirirlermiş.

Gel zaman git zaman imparatorluk iyice sıkıntıya düşüp memlekette isyanlar baş gösterince eli silah tutan ne kadar insan varsa hepsini askere çağırmışlar.Beyin oğluda herkes gibi düşmanla savaşmak için askere çağrılmış .Osmanlının yedi düvele karşı savaşyığı o günlerde beyin oğlu pekte uzağa gitmemiş. Ozamanlar askere çağrılanlar Samsun’da bulunan birliklerden dağıtım oluyorlarmış. Beyde oğlunun uzağa gitmesine gönlü razı gelmemiş. Aradan geçen üç ayın sonunda rum kızı beyin oğlundan bir mektup alır. Bir sevinç kaplar içerisini. Nasıl sevinmesin ki artık onu düşünmeden onu biran olsun aklından gecirmediği hiçbir anı yoktur. Sanki yüreğinin bir parcası bir kuş misali avuçlarının arasından uçup gitmiştir. Canından çok sevdiğini hiçmi hiç bilmediği hiç görmediği uzak gurbet ellerine salmıştır. Beyin oğluda göndermiş olduğu mektubunda kendisini beklemesini onu çok sevdiğini söyler .

Rum kızıda hemen ona bir mektup yazar. Sözünde durduğunu onu ömürboyu bekleyeceğini söyler. Yazmış olduğu mektubun içine sarı saçlarından birkaç da tel koyar.

Günler hızla gelip gecer. Günler günleri, aylar ayları kovalar zaman bir su misali hızla akıp geçer. Artık memleketin her yerinde isyanlar başlamıştır. Osmanlı artık başkalarının deyimiyle hasta adamdır.

Derken umutların tükenmek olduğu bir zamanda rum kızı sevgilisinden son bir mektup daha alır. Yakında Samsun’dan ayrılacaklarını kendi birliğinin Bafra’ya Rum çeteleriyle savaşmaya gideceğini yazmıştır. O zamanlar Bafra ve çevresini kasıp kavuran her yeri talan eden astığı astık kestiği kestik bir Rum çetesi vardır. Bu çete zamanla büyümüş ve yöre halkı bulundukları köyleri kasabaları yavaş yavaş terk etmeğe başlamışlar bu çetenin başında da Andon adında birisi vardır.

Bu mektup.aynı zamanda beyin oğlunun sevğilisi Rum kızına yazdığı son mektuptur. Kendiside nerede olduğunu bilmediğinden sevgilisine bir mektup bir haber salamaz. Yine aradan uzun zaman gecer. İndere’ye, Eskihisar’a gelen solgun zarflı sararmış mektuplar hep kara kara haberler getirirler. Analar uzun geceler boyunca beşiklerini sallayıp uyutup büyüttükleri evlatlarını genç kızlar ise doyasıya bir yastığa baş koymadıkları adamlarını şehit verip bağırlarına taş koyarlar. Zaman hızla akıp gelir gecer. Rum kızının içine bir korku siner. Fırsat buldukca işte tam burada bu uçurumun başına gelir akşamın son demine kadar gözlerini ufuktan ayırmadan öylece oturur kalırmış. İndere köylüleri de anaz onun kadar merak eder, şehirden dönenlere askerden gelen gazilere beyin oğlunu sorar olmuşlar. Ama nafile. Nebir haber nede mektup dahi alamamışlar. Beyde kimlere haber salmışsa oda bir haber alamamış.

Artık İndere’lilerde umudu kesmişler beyin oğlundan.

Rum kızınında günden güne tasası artmış içi içine sığmaz olmuş. Şimdi daha çok gelir olmuş bu buluştukları şimdi çobanların ateş yakıp öykülerini anlattıkları yerde bulunan pınarın başına orada öylece saatlerce kalır oturur dururmuş.

Kara haber tez ulaşır derlerya, yine öyle olmuş.

Bir akşam üzeri ta aşağılardan bir toz bulutunun hızla İndere obasına doğru geldiği görülmüş.Bütün köy halkı gittikce yaklaşan bu toz bulutunun ne olduğunu merak edip beklemeye başlamışlar. Toz bulutu yaklaştıkca gelenlerin askerler oldukları anlaşılır.İndere muhtarı başta olmak üzere herkes köy meydanında beklemeye başlar. Toza karışmış atlar ağızlarından köpükler sacarak son bir gayretle köy meydanının ortasında öylece durdular .Nihayet bir manğa yorğun asker atların üzerinden inerek yere ayak bastılar.

Birkaç hoşbeşten sonra onbaşı Eskihisar Köyünü ve oradaki beyin adını sorar. İndere muhtarı gidecekleri köyün uzakta olduğunu bu gece burada kalıp misafir olmalarını, dinlendikden sonra yarın yola çıkmalarını söyler. Onbaşı ister istemez kabul eder. Akşam olduğunda yemekler yenir çaylar içilmeye başlanır.

Muhtar birzaman sonra merakını yenemez ve mahcubiyetle sorar,

-Merakımı mazur görün onbaşım Eskihisarda ne yapacaksınız? der.

-Onbaşı olanı biteni dili döndüğünce anlatır. Beyin oğlunun Bafra’da Rum çeteleriyle savaşırken pusuya düşürülüp şehit olduğunu künyesinin Giresun askerlik şubesine gönderildiğini bunu bildirmek için Eskihisar’a beyin yanına gittiklerini söyler.

Başta İndere muhtarı olmak üzere herkes usulca başlarını önlerine eğerler. Artık kimseden tekbir ses çıkmaz sanki zaman durmuştur. Odada bulunan köylüler birbirlerinin yüzlerine öylece bakakalırlar.

Ertesi gün haber kulaktan kulağa evden eve yayılır. Herkes beyin oğlunun Rumçetesi tarafından vurulup şehit olduğunu duyar. Rum kızıda sevdiğinin vurulup öldügünü öğrenir.

Kurtuluş savaşının başlamasıyla burada ve yakın köylerde oturan birçok Rum aile oturdukları yerleri bırakıp gitmişlerdi. Aslında ninesi de istemişti buralardan göç etmeyi. Ama o söz vermişti bir kere beyin oğluna. Onu dönünceye kadar bekleyecekti. İndere liler onları hiçbir zaman bir yabancı olarak görmemişlerdi. Aynı değerleri paylaşmışlar ,aynı bayramlarda köy meydanlarında buluşup oyunlar oynamışlardı. Artık onların bir parçası olarak kalmışlardı burada. İndereliler belki de hiçbir zaman doyasıya yaşayamadıkları sevgiyi hep bu iki gencin aşkında görmüşlerdi belki de Onun için kendilerinin yaşayamadıkları bu sevği sürsün gitsin istemişlerdi. Bugüne kadar aldıkları hiçbir kötü haber onları bu kadar derinden etkilememişti.

Aradan bir hafta geçer artık dayanmaz olur yüreği bunca acıya. Yüreği parcalanmış gururu kırılmıştır birkere. Sevdiği insanın bir Rum kurşunuyla vurulup şehit edilmesini kabul edemez. Bir sabah erkenden kalkar her zaman buluştukları bu yere gelir. Pınarın hemen yanındaki tepenin yamacına çıkar. Uzun uzun aşağıdaki şimdi geniş kanatlı kartalların nazlı bir bebek gibi süzüldükleri sonsuz boşluğa bakar bakar…

Kararını vermiştir birkere gözlerini kapar ve kendini boşluğa salıverir. Bir kuş misali uçar gider sonsuzluğun içine doğru. Artık hiç açı çekmez yüreği . Yüzünde mutlu bir tebessümle öylece bakakalır o simsiyah gözleriyle gökyüzüne doğru.

-İşte böyle dedi Mehmet Ağa

Bundan sonrada buraya Gelin Kayası denir olmuş


Kaynak
Not..Giresun kültürünün bir parçası olan bu ‘’Gelin Kayası’’ adlı öykü Şaban Kutlu’nun yine Giresun yöresi efsanelerinden derlenmiş oniki öyküden oluşan basıma hazır ‘’Ateşi Suya Tutmak ‘’adlı öykü kitabından alınmıştır.

Ankara ve Çankırı Gelin Kaya Efsaneleri

|
Gelin kayası efsanesi ile ilgili araştırma yaparken bir çok efsanelere rastladım daha önceden Erzurum Bölgesine ait bir Gelin Kayası efsanesi şöyleydi Ankara ve Çankırı civarlarında anlatılan efsaneler ise şöyle

Gebe Kaya Efsanesi yada Gelin Kaya Efsanesi

Zamanın birinde bir köyden Çankırı Merkez'e doğru bir gelin alayı gitmektedir. Gelin Hamiledir utancından Allah' a yakarır;
"Senin huzuruna bu vaziyette nasıl çıkarım, Allahım ya beni taş et ya da kuş et !" Bu yakarışın hemen akabinde gelin ve dünürleri ayrıca binek olarak kullandıkları hayvanlar hepsi birden taş oluverir. Hatta gelin geliyor diye düğün evine müjde vermeye giden bir kişinin de 2 km ilerde taş olduğu belirtilmektedir. Taş kesilen o kişinin adına da "müjdeci" adı verilmiştir.

Resime baktığımızda kayanın hamile bir insan görünümünde olduğunu görülmektedir. Gelin kayası Çankırının Taşkaracalar Belediye'sinin Orta buz adındaki bir meranın sınırları içerisinde bulunmaktadır.
(kaynak:mahmut yiğitoğlu)


Ankara bölgesinde ki Gelin Kaya Efsanesi

Ankara'ya bağlı Elmadağ'a bağlı yerleşim yerlerinden biri olan Hasanoğlan'da bulunan İdris Dağı 'nda Bulunan adına Gelin Kayası denilen bir kayayla ilgili efsane

Bir kaç yüzyıl önce geçmiş bir olay.Köyde bir düğün yapılıyor.Bu sırada Gelini Eşkıyalar kaçırıyor.Köyün yukarılarındaki yaylalara doğru götürüyorlar.Gelin bir şekilde ellerinden kaçıyor ve kayalık bir yere gidiyor.Eşkiyalarda peşinden gidiyor.Gelin Eşkiyaya yâr olmaktansa kendini kayadan atıyor.Bu arada Duvağı orada halka şeklinde kalıyor ve taşlaşıyor.

Bu kayaya Gelin kayası deniliyor alıntı yaptığım forum sitesinde resimleri bulunmaktadır.


Çankırı'nın Gelin kaya efsanesi ile Ankara'nın gelin kayasında anlatılanlara benzer öğeler taşıyan Sivas'ın Kızlar Sinisi efsanesi de şöyle anlatılmakta;
Kızlar sinisi- Sivas

Kızılırmak, Kızıldağ'dan doğar. Kızıldağ'da 'Beş Gözeler' denilen su kaynağının yakınlarında, peri bacalarına benzeyen kayalıklar vardır. Halk arasında buranın adı 'Kızlar Sinisi'dir.Efsaneye göre çok eski zamanlarda bir gelin alayı, Kızıldağ yamaçlarından geçerken eşkiya hücumuna uğrar. Eşkıya düzlükteki yolu kestiği için, düğün alayı Kızıldağ'a tırmanmaya başlar. Gelin, eşkiya elinden kurtulamayacağını anlayınca Allah'a yalvarır. 'Ya onları taş kes, ya beni taş kes' der. Düğün alayı o anda Kızıldağ'ın yamacında taş kesilir.Gerçekten de o yörede, uzaktan bakıldığında, dağın yamaçlarına yayılmış ve bir düğün alayını anımsatan irili ufaklı kayalar görülür; hatta bunların arasında bir çeyiz sandığı bile vardır.
Aktaran: Kemal ÇAĞLAYAN

Gelin Kaya Efsanesi

| Cumartesi, Şubat 9
Anadolu dağlarında bir sanat eseri gibi duran süslü kayalara “gelin kaya” ismi verilmiş ve bununla ilgili olarak şu efsane oluşmuştur. Olur’un Boğazgören (Ürek) Köyündeki “Gelin Kaya”nın efsanesi : .

Vakti ile köylerden birinden diğerine gelin götürüyorlarmış. Ancak mevsim ahir güz (Son Güz) (Sonbaharın sonları) dür. Gelin alayı yolda giderken ansızın bir fırtına patlamış. Gelin halayı karla tipi ile mücadele ederek yoluna devam ediyormuş. Ancak gelin aşırı soğuktan üşümeye başlamış. Yeni gelin olduğundan üşüdüğünü kimseye de söyleyemiyormuş. İyice şiddetlenen tipi gelin alayında ki herkesin ölümüne sebep olmuş. Tabi bu arada gelinde ölmüş ve tas kesilmiş. Daha sonra gelinin taslaştığı yere “gelin kayası” denmiştir.