insanoğlu yaşadığı yerleri isimlendirirken isme konu olan mekanın hikayesinden yola çıkar aşağıda Tatarların bazı yerlere isim verirken o yerlerde yaşanmış hikayelerinden yola çıktıklarını görüyoruz. Günümüz Türkiyesi'nde isim değiştirme modası var 100 lerce yıllık halkın belleklerine kazanmış isimler değiştirilmekte ve bir gün geliyor çocukluğunuzun geçtiği kasabanızın mahallenizin ve koca şehrin heryerinin ismi değişmiş ve tanıyamaz olmuşsunuz oysa eski haliyle ve haliyle kalmış olarak keşke geleceğe taşınmış olsalardı.
Siz değerli okuyucular ve suskunlar kendi kasabanızla ilgili anlatılanları burada bizimle paylaşabilirsiniz tek yapmanız gereken yorum bölümüne bırakmanız
MELİKE UÇURUMU
Bizim köyün kıyısında Melike Uçurumu var. Melike isimli bir kadın birgün ormana oduna gitmiş. Bu kadının çocukları çok, kocası da ölmüşmüş.
Melike ormana varıp, kızağına odun yüklemiş. Geri dönerken yolda fırtına çıkmış. Fırtına çok güçlüymüş. Bu kadın yolunu kaybedip bir uçuruma yuvarlanmış. Uzun süre uçurumda kalmış, elleri ayaklan donmuş ve sonunda ölmüş. Bu yüzden o uçuruma Melike Uçurumu denir.
KAZAN YOLU
Müslim rayonundaki İski Karamal ile Ust köyleri arasında "Zavod ormanı denilen bir orman var. Çar zamanında Lıkov isminde bir toprak sahibi (Simbirli olsa gerek) Simbir'den Ufa'ya kadar olan ormanın sahibi olmuş. Ust köyü yanındaki ormanda onun bir bakır işletmesi varmış. O sebepten bu ormana "Zavod ormanı derler. (Zavod ormanı Tuymazı yakınlarında da var. Onda da çuha fabrikası varmış.) Bu Usı köyü yakınlarında orman içinden birkaç kilometre boyunca ağaçlan kesip geniş bir yol açmışlar. Buna halk "Kazan yolu demiş.
"Kazan Yolu deyince bazıları bu düzlüğü Kazan şehrine ulaşan bir yol zannetmişler. Oysa tamamen başka bir şeymiş. Bu bakır madeninden çıkarılan bakır madenini eritip dökmek için otuz at ile sürüyerek büyük tunç bir kazan getirmişler. İşte bu kazanı getirmek için açılan yola "Kazan yolu denmiş.
BUTAY IRMAĞI
Evvelce Bereze'de Butay isimli fakir bir kişinin bir dönümlük yeri ve bir keçisi varmış. Vergisini ödeyemezmiş bu. Birgün vergi memuru gelmiş:
-Vergini veremiyorsan, keçini getir! demiş. Butay evine keçisini getirmeye gitmiş. Hatunu: "Keçiyi vermemi deyip, feryadı koparmış. İki ateş arasında kalan Butay, ırmak kıyısına gidip, kendini bir ağaca asıp intihar etmiş. Bundan sonra ırmak onun ismiyle anılmaya başlanmış.
GILMİYAN UÇURUMU
Gılmiyan çalışkan, akıllı bir adammış. Ailesi de varmış. Zenginler ona haksız yere eziyetler, işkenceler etmişler;
dünyada yaşayacak halini bırakmamışlar. Bir gün kalkmış, hanımına : "Şimdi geliyorum! deyip çıkıp gitmiş. Bir gün yok, iki gün yok. Aramaya başlamışlar. Köyden çok uzak olmayan bir uçurumda bulmuşlar elbiselerini. O günden sonra halk orayı "Gılmiyan Uçurumu olarak anmaya başlamış.
Toponotnik Rivayetler
Tatar Halk Edebiyatı
Tatarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tatarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karadağ
Editör
iltiriş
saat
13:00
|
Çok eski zamanlarda bir dede ile bir nine varmış. Bunların bir de oğulları varmış. Yüzü güneşten yanıp karardığı için akranları "Karakay derlermiş bu oğlana. Çok akıllı, zeki ve güçlü bir yiğit olmuş zamanla. Yarışlarda birinciliği hiç birine vermiyormuş; annesinin de en büyük yardımcısıymış bu Karakay.
Bir gün bunların yaşadığı yeri eşkiyalar basmış. Bunların maksadı erkekleri öldürüp, kadınları kızları ve çocukları esir etmek; değerli mallarını almakmış. Eli silâh tutan herkes eşkıyaya karşı çıkmış. İki tarafın askerleri karşı karşıya durmuş. Bir taraf da savaşa başlamamış. Birbirilerinin güçlerini ölçmeye çalışıyorlarmış. Bu esnada eşkıyaların reisi öne çıkmış:
- Haydi, üç yiğidi ard arda çıkarıp güçlerini sınayalım. Kimin savaşçısı galip gelse o taraf galip gelmiş sayılsın, demiş. Eşkiyalar tarafından bir alp çıkmış meydana. Bunlar kimi çıkaracaklarını tartışırlarken Karakay: "Ben çıkacağım, demiş.
Eşkıyaların pehlivanının karşısına çıkmış. Eşkiyaların pehlivanı kahkahayla gülmüş. Karakay, bunun gelmesini beklemiş, sonra da haykırarak üstüne saldırmış. Hiç ihtiyatsız, korkusuz gelen eşkiyayı bir çelme ile düşürmüş, başını kesmiş. Herkes şaşırıp kalmış. Çok kolay yendi, gibi gelmiş onlara. Karakay'in en son anda yıldırım hızıyla kendini yana atıp, o anda rakibinin ayağını çeldiğini dikkate almamışlar. Bu sebepten bu galibiyet küçümsenmiş biraz.
Eşkiyalar ikinci pehlivanlarını çıkarmışlar meydana. Bu daha da cüsseli bir adammış. Karakay, buna karşı da : "Ben çıkacağım! demiş. Önceki pehlivanla kılıçla savaşmışlardı, bu defa süngüyle çıkmışlar. Birer defa fırlatmışlar süngülerini, vuramamışlar. İkinci defa da eşkiyaların pehlivanı fırlatmış süngüsünü, Karakay uçup gelen süngüyü havada yakalamış, göz açıp kapayıncaya kadar geri fırlatmış. Eşkiyaların pehlivanı kendi süngüsüyle yere düşmüş. Eşkiyaların reisi ne yapacağını şaşırmış. Üçüncü yiğitlerini çıkarmaya hazırlanmışlar. Bu arada Karakay da kendi köyünün pınarından su içip, anasının pişirdiği ekmeklerden yemiş. Yeniden güç toplamış. Sonra da üçüncü yiğide karşı meydana çıkmış. Bunu da yenmiş. Eşkiyalar bu durumu görüp geri gitmişler. Karakay ise Kara Batır olmuş. Herkes onu bir kahraman olarak tanıyıp ihtiram etmiş. Bundan sonra da pek çok savaşlara katılmış; her seferinde de köyünün suyuyla, anasının ekmeğiyle güç kazanmış. Yenilmez bir kahraman olarak ölmüş. Onu Yurüzen* ve Karaidil* arasına gömmüşler. Gömüldüğü yer büyük, uzun bir dağa dönüşmüş, düşmanların yurduna girmesine mani olmuş. Böylece mezarı dahi halkına hizmet etmiş. Dağın ismini de Kara Batır hürmetine Karadağ (Karatav) olarak anmaya başlamışlar.
Toponotnik Rivayetler
Tatar Halk Edebiyatı
Karadağ : Dağ ismi. Başkurdistan'ın Ebcelil, Bürcan, Ziançura, Kügerçin ve Salavat reyonlarında bu isimde dağlar vardır.
Yurüzen: Başkurdistan'da ırmak. Ufa ırmağının sol kolu.
Karaidil: Ufa ırmağı. Akidil'in sağ kolu.
Bir gün bunların yaşadığı yeri eşkiyalar basmış. Bunların maksadı erkekleri öldürüp, kadınları kızları ve çocukları esir etmek; değerli mallarını almakmış. Eli silâh tutan herkes eşkıyaya karşı çıkmış. İki tarafın askerleri karşı karşıya durmuş. Bir taraf da savaşa başlamamış. Birbirilerinin güçlerini ölçmeye çalışıyorlarmış. Bu esnada eşkıyaların reisi öne çıkmış:
- Haydi, üç yiğidi ard arda çıkarıp güçlerini sınayalım. Kimin savaşçısı galip gelse o taraf galip gelmiş sayılsın, demiş. Eşkiyalar tarafından bir alp çıkmış meydana. Bunlar kimi çıkaracaklarını tartışırlarken Karakay: "Ben çıkacağım, demiş.
Eşkıyaların pehlivanının karşısına çıkmış. Eşkiyaların pehlivanı kahkahayla gülmüş. Karakay, bunun gelmesini beklemiş, sonra da haykırarak üstüne saldırmış. Hiç ihtiyatsız, korkusuz gelen eşkiyayı bir çelme ile düşürmüş, başını kesmiş. Herkes şaşırıp kalmış. Çok kolay yendi, gibi gelmiş onlara. Karakay'in en son anda yıldırım hızıyla kendini yana atıp, o anda rakibinin ayağını çeldiğini dikkate almamışlar. Bu sebepten bu galibiyet küçümsenmiş biraz.
Eşkiyalar ikinci pehlivanlarını çıkarmışlar meydana. Bu daha da cüsseli bir adammış. Karakay, buna karşı da : "Ben çıkacağım! demiş. Önceki pehlivanla kılıçla savaşmışlardı, bu defa süngüyle çıkmışlar. Birer defa fırlatmışlar süngülerini, vuramamışlar. İkinci defa da eşkiyaların pehlivanı fırlatmış süngüsünü, Karakay uçup gelen süngüyü havada yakalamış, göz açıp kapayıncaya kadar geri fırlatmış. Eşkiyaların pehlivanı kendi süngüsüyle yere düşmüş. Eşkiyaların reisi ne yapacağını şaşırmış. Üçüncü yiğitlerini çıkarmaya hazırlanmışlar. Bu arada Karakay da kendi köyünün pınarından su içip, anasının pişirdiği ekmeklerden yemiş. Yeniden güç toplamış. Sonra da üçüncü yiğide karşı meydana çıkmış. Bunu da yenmiş. Eşkiyalar bu durumu görüp geri gitmişler. Karakay ise Kara Batır olmuş. Herkes onu bir kahraman olarak tanıyıp ihtiram etmiş. Bundan sonra da pek çok savaşlara katılmış; her seferinde de köyünün suyuyla, anasının ekmeğiyle güç kazanmış. Yenilmez bir kahraman olarak ölmüş. Onu Yurüzen* ve Karaidil* arasına gömmüşler. Gömüldüğü yer büyük, uzun bir dağa dönüşmüş, düşmanların yurduna girmesine mani olmuş. Böylece mezarı dahi halkına hizmet etmiş. Dağın ismini de Kara Batır hürmetine Karadağ (Karatav) olarak anmaya başlamışlar.
Toponotnik Rivayetler
Tatar Halk Edebiyatı
Karadağ : Dağ ismi. Başkurdistan'ın Ebcelil, Bürcan, Ziançura, Kügerçin ve Salavat reyonlarında bu isimde dağlar vardır.
Yurüzen: Başkurdistan'da ırmak. Ufa ırmağının sol kolu.
Karaidil: Ufa ırmağı. Akidil'in sağ kolu.
Yügemeş Dağı
Editör
iltiriş
saat
12:00
|
Sık ormanlar arasında yirmi otuz kilometre uzaklıktan bir dağ gürünür. Ona bizim taraflarda Yügemeş Dağı derler. Bu dağ aynı isimdeki köyün yanındadır. Bundan çok yıllar önce bu dağın tepesinde güzel, derin bir göl varmış. Bu gölde yazın da, güzün de bir yaban ördeği yaşamış, soğuklar başlayınca da sıcak ülkelere gitmemiş.
Günlerin birinde Yügemeş köyünün avcılarından biri bu dağa çıkıp ördeği vurmuş. Eve getirip temizlemişler, tencereye koymuşlar pişirmek için. Lâkin günler boyu kaynatsalar da ördek pişmemiş.
Günümüzde de bizim bu taraflarda, pişirmek için tencereye konan et veya başka yiyecekler pişmese Yügemeş ördeği oldu bu derler.
Dağ başındaki gölü şimdi araşan da bulamazsın. Onun yerinde fundalıkla kaplı büyükçe bir çukur var. Çünkü göldeki ördek vurulduktan sonra gölün suyu kendiliğinden çekilmiş. Herhalde bu ördek dağın sahibiydi, diye düşünüyor insanlar.
Toponotnik Rivayetler
Tatar Halk Edebiyatı
Günlerin birinde Yügemeş köyünün avcılarından biri bu dağa çıkıp ördeği vurmuş. Eve getirip temizlemişler, tencereye koymuşlar pişirmek için. Lâkin günler boyu kaynatsalar da ördek pişmemiş.
Günümüzde de bizim bu taraflarda, pişirmek için tencereye konan et veya başka yiyecekler pişmese Yügemeş ördeği oldu bu derler.
Dağ başındaki gölü şimdi araşan da bulamazsın. Onun yerinde fundalıkla kaplı büyükçe bir çukur var. Çünkü göldeki ördek vurulduktan sonra gölün suyu kendiliğinden çekilmiş. Herhalde bu ördek dağın sahibiydi, diye düşünüyor insanlar.
Toponotnik Rivayetler
Tatar Halk Edebiyatı
Turgay Nağmeleri Nasıl Ortaya Çıktı
Editör
iltiriş
saat
11:00
|
Eski zamanlarda bizim halkımızın nağmeleri şimdiki gibi değilmiş, belki Azerî ve Türk halk nağmeleri gibi imiş.
Bu çok eskiden böyleymiş. Bulgar iline düşmanlar hücum etmiş. Onlar gelişmiş şehirleri ve köyleri harap etmişler; bütün çocukları, genç erkekleri, kadın kızları kırıp öldürmüşler.
"Bulgarların geleceği yok artık', diye halimize gülmüşler. "Bunların tohumlan üremez artık diye düşünmüşler sağ kalan ihtiyarlar hakkında da. Çünkü kendileri çok içki içip ileri yaşlarda işe yaramaz hâle gelirlermiş. Ama düşmanların kötü hayalleri gerçekleşmemiş. İşi seven, çalışkan, gürbüz, neredeyse hiç içki kullanmayan Bulgar halkı yeniden türeyip güçlenmiş. Ne var ki uzun yıllar halkın gönlü endişe ve gamda kalmış. Acılı günleri, ölüp giden gençlerin hatırasını korumak için, halk arasında şarkı türkü söyleme, eğlenme günah sayılmaya başlanmış. Yavaş yavaş eski nağmeler unutulmuş, müzik aletleri kaybolmuş.
Yıllar geçmiş. Bahar günlerinde kırlarda çift süren Bulgar yiğitleri turgay nağmelerini işitip, onlara katılıp türlü nağmeler çıkarmaya başlamışlar. Zamanla bu turgayların nağmesi halkımızın nağmesine dönmüş. Bu sebeple de halk türkülerinde turgaylar övülürler.
Bu çok eskiden böyleymiş. Bulgar iline düşmanlar hücum etmiş. Onlar gelişmiş şehirleri ve köyleri harap etmişler; bütün çocukları, genç erkekleri, kadın kızları kırıp öldürmüşler.
"Bulgarların geleceği yok artık', diye halimize gülmüşler. "Bunların tohumlan üremez artık diye düşünmüşler sağ kalan ihtiyarlar hakkında da. Çünkü kendileri çok içki içip ileri yaşlarda işe yaramaz hâle gelirlermiş. Ama düşmanların kötü hayalleri gerçekleşmemiş. İşi seven, çalışkan, gürbüz, neredeyse hiç içki kullanmayan Bulgar halkı yeniden türeyip güçlenmiş. Ne var ki uzun yıllar halkın gönlü endişe ve gamda kalmış. Acılı günleri, ölüp giden gençlerin hatırasını korumak için, halk arasında şarkı türkü söyleme, eğlenme günah sayılmaya başlanmış. Yavaş yavaş eski nağmeler unutulmuş, müzik aletleri kaybolmuş.
Yıllar geçmiş. Bahar günlerinde kırlarda çift süren Bulgar yiğitleri turgay nağmelerini işitip, onlara katılıp türlü nağmeler çıkarmaya başlamışlar. Zamanla bu turgayların nağmesi halkımızın nağmesine dönmüş. Bu sebeple de halk türkülerinde turgaylar övülürler.
Yer Nasıl Yaratılmış - Göğün Yükseltilmesi
Editör
iltiriş
saat
10:00
|
Yer Nasıl Yaratılmış?
İlk zamanlar dünya tamamen sudan ibaretmiş. İnsanlar yokmuş. Suda balıklar ve su kuşları yaşıyorlarmış. O zamanda bir ördek su dibine dalıp, gagasıyla bir parça balçık alıp çıkmış. Bu büyümüş ve dünya ortaya çıkmış.
Göğün Yükseltilmesi
Eski zamanlarda gök yüzü yere çok yakınmış. Hatta biraz uzanıp el ile dokunmak da mümkünmüş. O zamanlarda bir hatun çocuğunun arkasını samanla temizleyip kirlenen samanları da göğe sıkıştırıp koymuş.
Mavi gök, bu işe çok bozulmuş, öfkelenmiş ve yerden uzaklaşıp yukarıya yükselmeye başlamış. Göğün bu işi insanları çok korkutmuş ve : "Gitme gök, dur! diye yalvarmaya başlamışlar. Lâkin gök onları dinlemek istememiş, yerden uzaklaşmaya devam etmiş. Göğün böyle gidişine gören it ile kedi de çok üzülmüşler. Onlar da göğün yeri terketmemesini rica etmişler. Gök, it ile kedinin yalvarmasını işitip, onlara acımış ve ' yükselmesini durdurmuş. Ne var ki, yere eski yakınlığına da dönmemiş.
O günden sonra insanlar it ile kediyi sevip kendi evlerinde beslemeye başlamışlar.
İlk zamanlar dünya tamamen sudan ibaretmiş. İnsanlar yokmuş. Suda balıklar ve su kuşları yaşıyorlarmış. O zamanda bir ördek su dibine dalıp, gagasıyla bir parça balçık alıp çıkmış. Bu büyümüş ve dünya ortaya çıkmış.
Göğün Yükseltilmesi
Eski zamanlarda gök yüzü yere çok yakınmış. Hatta biraz uzanıp el ile dokunmak da mümkünmüş. O zamanlarda bir hatun çocuğunun arkasını samanla temizleyip kirlenen samanları da göğe sıkıştırıp koymuş.
Mavi gök, bu işe çok bozulmuş, öfkelenmiş ve yerden uzaklaşıp yukarıya yükselmeye başlamış. Göğün bu işi insanları çok korkutmuş ve : "Gitme gök, dur! diye yalvarmaya başlamışlar. Lâkin gök onları dinlemek istememiş, yerden uzaklaşmaya devam etmiş. Göğün böyle gidişine gören it ile kedi de çok üzülmüşler. Onlar da göğün yeri terketmemesini rica etmişler. Gök, it ile kedinin yalvarmasını işitip, onlara acımış ve ' yükselmesini durdurmuş. Ne var ki, yere eski yakınlığına da dönmemiş.
O günden sonra insanlar it ile kediyi sevip kendi evlerinde beslemeye başlamışlar.
Zühre Kız - Zühre Yıldızı Efsanesi
Editör
iltiriş
saat
08:00
|
ZÜHRE KIZ
Bir ihtiyar adam ile bir nine varmış. Onların Zühre isminde çok güzel, becerikli, biricik kızları varmış. Nine bir gün ölmüş. Ölürken kızına: "Senin hayatında bir dileğin kabul olur. demiş. Nineyi gömmüşler. Bir zaman sonra ihtiyar adam başka bir kadınla evlenmiş. Bu kocakarı çok kötüymüş, kıza bir rahat gün göstermemiş. Kızın babası evdeyken bir söz bile söylemez, adam çıkıp gidince eziyete başlarmış. Bütün zor işleri kıza yaptırmış. Böyle bir gün, hiç bir iş olmayınca, koçkarı kıza elekle su taşımasını söylemiş. Aylı bir gece imiş. Gökyüzü acıkmış. Yıldızlar titreşip duruyorlarmış. Kız şu taşımaktan o kadar bizar olmuş ki, hiç dayanma ümidi kalmamış. Aya bakmış da: "Ey Allahım! Yerde böyle cefa çektireceğine beni aya çıkarsaydın! demiş. O anda aya çıkmış. Eziyetten, cefadan kurtulmuş. Babasına olan özlemini bastıramayıp halen de hep yere bakar dururmuş, dolunay vakitlerinde.
ZÜHRE YULDIZ EFSANESİ
Zamanında, Zühre isimli çok güzel, çok akıllı, çok çalışkan bir kız varmış. Bunun becerikliliğine, her işi bilmesine, insanlara karşı hep iyiliksever olmasına bütün herkes hayran olup anlatır dururlarmış. Lakin bu güzelliği ve becerikliliği ile asla övünüp kibirlenmezmiş. Bunun çok kötü bir üvey annesi varmış. Zühre'yi çok kıskanır, her zaman sudan sebeplerle buna çıkışır, azarlar, hep zor işlere koşarmış. Sabahtan akşama kadar çalışırmış Zühre, Mahsus, insanların yılanlar, vahşi hayvanlar çok dediği korkunç ormanlara kuru odun toplamaya yollarmış üvey annesi onu. Zühre hiç karşı çıkmadan, kendisine verilen işleri işler, başına da hiç bir şey gelmezmiş. Ne kadar öfkelense, ne kadar işletse de Zühre üvey anasına hiç bir kötülük yapmıyormuş. Gönlü her zaman iyilikte imiş. Elinden gelen işleri gece dememiş, gündüz dememiş işlemiş, üvey anasının gönlünü hoş etmeye çalışmış. Ne var kiş, Zühre'nin bu derece sabırlı oluşu, bu derece tahammülü üvey anasını daha da öfkelendir irmiş.
Yine bir gün sabahtan akşama kadar çalışıp iyice yorulan Zühre'den dipsiz kaba su doldurmasını istemiş üvey anası öfkeyle:
- Eğer tan alıncaya kadar doldurmazsan eve ayak basma, öldürürüm, demiş.
Zühre bir söz söylemeden sırıklarıyla kovalarını alıp suya gitmiş. Gün boyu çalışmaktan kolları tutulmuş, adımlarını zorla atmaktaymış. Omuzlan boş kovalarla da ağrımakta imiş. O gece güzel, aylı bir gece imiş. Ay gökten gümüş gibi parlak ışıklarını yere indirmekte, bütün yer yüzü huzur içinde sessizce uyumakta imiş.
Zühre dere kıyısında bir akan suya, bir gökteki aya, bir çevresine bakıp derin düşüncelere dalmış. Öz annesinin tatlı sözleri, sıcak kucağı gelmiş aklına. Kendi talihsizliğini düşünüp sıcak göz yaşlan yüzünden yere yuvarlanmışlar. Yalnız başına için için ağlamış da "Uffl deyip kalkmış, kovalarına su doldurmuş. Dolu kovalar onun omuzlarını daha da çok acıtıyorlarmış. Yine aya bakmış. Ay öylece aydınlık içindeymiş. Kendi talihsizliği canına tak etmiş, lakin bunun için kimseyi suçlamıyormuş. Gönlünde üvey anasına kötü bir düşünce yokmuş, onun için sadece iyilik diliyormuş. O sırada bir yıldız kayıp dünya adetâ daha da aydınlık olmuş. Ne olduysa Zühre'nin gönlü de rahatlamaya, açılmaya başlamış. Gönlü her zaman iyilikle dolu olduğu için Zühre'yi bir parlak yıldız her vakit gözetip dururmuş, işte o yıldız yere doğru kayıp, onu nurlanyla sarıp yükseltmeye başlamış. Zühre de yükselmekte olduğunu hissetmiş, kovaları gittikçe daha hafif gelmeye başlamış. Yüreğindeki ağır düğüm gitmiş, bir ferahlık, bir huzur hissetmiş. Gözlerini açıp baktığında kendini ayın ortasında görmüş.
Siz eğer dolunaya dikkatle bakarsanız, ay ortasında sırıklarına su kovalarını asmış Zühre kızın durduğunu görürsünüz. Ayın yanında bir de parlayıp duran yıldız vardır; bu da Zühre'yi göğe çıkaran yıldız. Ona Zühre yıldızı derler.
NOT
BAŞKURT EFSANESİ OLARAK BİR VARYANTINI DAHA ÖNCEDEN YAYINLAMIŞTIK BAKMAK İSTERSENİZ
Bir ihtiyar adam ile bir nine varmış. Onların Zühre isminde çok güzel, becerikli, biricik kızları varmış. Nine bir gün ölmüş. Ölürken kızına: "Senin hayatında bir dileğin kabul olur. demiş. Nineyi gömmüşler. Bir zaman sonra ihtiyar adam başka bir kadınla evlenmiş. Bu kocakarı çok kötüymüş, kıza bir rahat gün göstermemiş. Kızın babası evdeyken bir söz bile söylemez, adam çıkıp gidince eziyete başlarmış. Bütün zor işleri kıza yaptırmış. Böyle bir gün, hiç bir iş olmayınca, koçkarı kıza elekle su taşımasını söylemiş. Aylı bir gece imiş. Gökyüzü acıkmış. Yıldızlar titreşip duruyorlarmış. Kız şu taşımaktan o kadar bizar olmuş ki, hiç dayanma ümidi kalmamış. Aya bakmış da: "Ey Allahım! Yerde böyle cefa çektireceğine beni aya çıkarsaydın! demiş. O anda aya çıkmış. Eziyetten, cefadan kurtulmuş. Babasına olan özlemini bastıramayıp halen de hep yere bakar dururmuş, dolunay vakitlerinde.
ZÜHRE YULDIZ EFSANESİ
Zamanında, Zühre isimli çok güzel, çok akıllı, çok çalışkan bir kız varmış. Bunun becerikliliğine, her işi bilmesine, insanlara karşı hep iyiliksever olmasına bütün herkes hayran olup anlatır dururlarmış. Lakin bu güzelliği ve becerikliliği ile asla övünüp kibirlenmezmiş. Bunun çok kötü bir üvey annesi varmış. Zühre'yi çok kıskanır, her zaman sudan sebeplerle buna çıkışır, azarlar, hep zor işlere koşarmış. Sabahtan akşama kadar çalışırmış Zühre, Mahsus, insanların yılanlar, vahşi hayvanlar çok dediği korkunç ormanlara kuru odun toplamaya yollarmış üvey annesi onu. Zühre hiç karşı çıkmadan, kendisine verilen işleri işler, başına da hiç bir şey gelmezmiş. Ne kadar öfkelense, ne kadar işletse de Zühre üvey anasına hiç bir kötülük yapmıyormuş. Gönlü her zaman iyilikte imiş. Elinden gelen işleri gece dememiş, gündüz dememiş işlemiş, üvey anasının gönlünü hoş etmeye çalışmış. Ne var kiş, Zühre'nin bu derece sabırlı oluşu, bu derece tahammülü üvey anasını daha da öfkelendir irmiş.
Yine bir gün sabahtan akşama kadar çalışıp iyice yorulan Zühre'den dipsiz kaba su doldurmasını istemiş üvey anası öfkeyle:
- Eğer tan alıncaya kadar doldurmazsan eve ayak basma, öldürürüm, demiş.
Zühre bir söz söylemeden sırıklarıyla kovalarını alıp suya gitmiş. Gün boyu çalışmaktan kolları tutulmuş, adımlarını zorla atmaktaymış. Omuzlan boş kovalarla da ağrımakta imiş. O gece güzel, aylı bir gece imiş. Ay gökten gümüş gibi parlak ışıklarını yere indirmekte, bütün yer yüzü huzur içinde sessizce uyumakta imiş.
Zühre dere kıyısında bir akan suya, bir gökteki aya, bir çevresine bakıp derin düşüncelere dalmış. Öz annesinin tatlı sözleri, sıcak kucağı gelmiş aklına. Kendi talihsizliğini düşünüp sıcak göz yaşlan yüzünden yere yuvarlanmışlar. Yalnız başına için için ağlamış da "Uffl deyip kalkmış, kovalarına su doldurmuş. Dolu kovalar onun omuzlarını daha da çok acıtıyorlarmış. Yine aya bakmış. Ay öylece aydınlık içindeymiş. Kendi talihsizliği canına tak etmiş, lakin bunun için kimseyi suçlamıyormuş. Gönlünde üvey anasına kötü bir düşünce yokmuş, onun için sadece iyilik diliyormuş. O sırada bir yıldız kayıp dünya adetâ daha da aydınlık olmuş. Ne olduysa Zühre'nin gönlü de rahatlamaya, açılmaya başlamış. Gönlü her zaman iyilikle dolu olduğu için Zühre'yi bir parlak yıldız her vakit gözetip dururmuş, işte o yıldız yere doğru kayıp, onu nurlanyla sarıp yükseltmeye başlamış. Zühre de yükselmekte olduğunu hissetmiş, kovaları gittikçe daha hafif gelmeye başlamış. Yüreğindeki ağır düğüm gitmiş, bir ferahlık, bir huzur hissetmiş. Gözlerini açıp baktığında kendini ayın ortasında görmüş.
Siz eğer dolunaya dikkatle bakarsanız, ay ortasında sırıklarına su kovalarını asmış Zühre kızın durduğunu görürsünüz. Ayın yanında bir de parlayıp duran yıldız vardır; bu da Zühre'yi göğe çıkaran yıldız. Ona Zühre yıldızı derler.
NOT
BAŞKURT EFSANESİ OLARAK BİR VARYANTINI DAHA ÖNCEDEN YAYINLAMIŞTIK BAKMAK İSTERSENİZ
Sak-Suk Efsanesi
Bir zamanlar bir kan koca varmış. Bunların bir oğulları ile bir kızları varmış*. Bunlar kardeşçe geçinmezler, incir çekirdeğini doldurmaz meseleler yüzünden kavga ederlermiş hep. Bu durum annelerini çok üzermiş. O onlara kardeşçe yaşamalarını nasihat etse de, çocukları onu dinlemezlermiş.
Bir gün kocası ormana ava gittiği bir sırada, hatun evde namaz kılıyormuş. Çocuklar o sırada bir demir ok bulup onun için tartışmaya başlamışlar. Annelerinin namazını bozdurmuşlar. Anneleri de kızıp: "Sak-suk olun! diye beddua etmiş onlara. O anda çocuklar kuşa dönmüşler. Namazdan sonra anneleri bu işe pişman olup ağlamaya başlamış. Çocukları onun yanına uçup gelip kendilerini affetmesini istemişler. Anneleri affetmiş, lâkin çocukları eski hallerine dönemeyip kuş olarak kalmışlar.
Onlar hâlen de ormanda yaşıyorlarmış, ama birlikte değillermiş. Aralarında büyük bir dağ olduğu için birbirlerini göremiyorlarmış, seslerini duyabiliyorlarmış ancak.
Geceleri onların seslerini duymak mümkünmüş. Biri: "Sak! diye bağırır, öteki: "Suk! diye cevap verirmiş. Bunlar insan gözüne gözükmezlermiş.
Bazı zamanlar onlar annelerinin bedduası hakkında, kendilerinin kuşa dönmeleri hakkında türküler de söylerlermiş*.
"Bunların bir oğullan ile bir kızları varmış : Beyitlerde genellikle iki oğlan diye geçmektedir,
kendilerinin kuşa dönmeleri hakkında türküler de söylerlermiş : Sak-suk beyitleri Tatar halk edebiyatının en popüler eserlerinden biridir.
Bir gün kocası ormana ava gittiği bir sırada, hatun evde namaz kılıyormuş. Çocuklar o sırada bir demir ok bulup onun için tartışmaya başlamışlar. Annelerinin namazını bozdurmuşlar. Anneleri de kızıp: "Sak-suk olun! diye beddua etmiş onlara. O anda çocuklar kuşa dönmüşler. Namazdan sonra anneleri bu işe pişman olup ağlamaya başlamış. Çocukları onun yanına uçup gelip kendilerini affetmesini istemişler. Anneleri affetmiş, lâkin çocukları eski hallerine dönemeyip kuş olarak kalmışlar.
Onlar hâlen de ormanda yaşıyorlarmış, ama birlikte değillermiş. Aralarında büyük bir dağ olduğu için birbirlerini göremiyorlarmış, seslerini duyabiliyorlarmış ancak.
Geceleri onların seslerini duymak mümkünmüş. Biri: "Sak! diye bağırır, öteki: "Suk! diye cevap verirmiş. Bunlar insan gözüne gözükmezlermiş.
Bazı zamanlar onlar annelerinin bedduası hakkında, kendilerinin kuşa dönmeleri hakkında türküler de söylerlermiş*.
"Bunların bir oğullan ile bir kızları varmış : Beyitlerde genellikle iki oğlan diye geçmektedir,
kendilerinin kuşa dönmeleri hakkında türküler de söylerlermiş : Sak-suk beyitleri Tatar halk edebiyatının en popüler eserlerinden biridir.
Mitolojik Hikayeler - Ev iyesi
Ben gençliğimde kocamla birlikte yeni bir eve geçtim. Yeni eve geçişimizin ikinci günü kalktım ki, köşeden yün eğiren bir çıkrığın sesi geliyor, yün eğiren kimse görünmüyor. Bunun üzerine bunun ev iyesi olduğunu anlayıp sevindim. Ev iyesi evde böyle ip eğitip otursa, o evde bolluk ve saadet olurmuş, diye bir söz vardı eskiden. Ne var ki, ev iyesi atımızı sevmedi. Her sabah at apak köpüklere batıp hastalanmıştı. Kocam bir gün saklanıp bakmış. Ev iyesi atı geceleyin ahırdan alıp çıkmış da kuyruğuna yapışıp, atı halsiz düşünceye kadar koşturmuş. Kocamla danışıp atı eski evimize götürmeye karar verdik. Arabaya süpürge koyduk. Eski eve gidip süpürgeyi ahırın bir köşesine dayayıp koyduk. Atı koşturup eve getirip geldik. Ancak bundan sonra at rahat etti. Güçlenip kuvvetlendi. Ev iyesi onu rahatsız etmemeye başladı. Artık göründüğü de yok.
Hayvanların Terlemesinin Sebebi
Ahır iyesi sevdiği atın yelesini on ikişer belik edip örer idi. Atı sevmezse, eziyet eder. Atlar çok terlemiş olur sabahlan. Bunun işaretidir. Ahır iyesi sevmezse, inek de terler. Bizim ineğin her kılından damla damla ter akardı sabahlan. Kız kardeşime verip gönderdim, onda terlememeye başladı.
Hayvanların Terlemesinin Sebebi
Ahır iyesi sevdiği atın yelesini on ikişer belik edip örer idi. Atı sevmezse, eziyet eder. Atlar çok terlemiş olur sabahlan. Bunun işaretidir. Ahır iyesi sevmezse, inek de terler. Bizim ineğin her kılından damla damla ter akardı sabahlan. Kız kardeşime verip gönderdim, onda terlememeye başladı.
Mitolojik Efsaneler - Biçuralar da Göçerler
Editör
iltiriş
saat
12:00
|
İnsanlar Biçura için aş pişirip tavan arasına koyarlar. Yukarı Or'da* bir kişinin Biçurası varmış. Bu Biçurasından bıkmış ve eşyalarını yükleyip göçüp gitmeye hazırlanmış. Bütün eşyalarım yükledikten sonra arabasının yanına gelince:
"Artık bir şey kalmadı herhalde! demiş kendi kendine. O sırada Biçura arabaya binmiş:
- Tavan arasında yayık kaldı ya! demiş. Böylece Biçura alıştığı sahibinden ayrılmayıp o da göçmüş.
Biçura küfürbaz kimseyi, hürmetsiz davrananı, yemek yedirmeyeni sevmez, kötülük eder ona.
Biçuralar iki türlü olur: Zenginleştirici ve iflâs ettirici. İşi yolunda giden kişi hakkında : "Ona Biçuralar yardım ediyor, muhakkak derler.
* Or :Tataristan'ın Arca rayonunda köy.
"Artık bir şey kalmadı herhalde! demiş kendi kendine. O sırada Biçura arabaya binmiş:
- Tavan arasında yayık kaldı ya! demiş. Böylece Biçura alıştığı sahibinden ayrılmayıp o da göçmüş.
Biçura küfürbaz kimseyi, hürmetsiz davrananı, yemek yedirmeyeni sevmez, kötülük eder ona.
Biçuralar iki türlü olur: Zenginleştirici ve iflâs ettirici. İşi yolunda giden kişi hakkında : "Ona Biçuralar yardım ediyor, muhakkak derler.
* Or :Tataristan'ın Arca rayonunda köy.
Türk Dünyası Mitolojik efsaneleri - Biçura Efsanesi
Editör
iltiriş
saat
11:00
|
Biçura kadın cinsinden olur. Boyu bir buçuk, eni bir arşındır. Başında baş örtüsüyle gezer. Patates mahzenlerinde, döşeme altlarında, boş hamamlarda yaşar. Biçura herkesin evinde yerleşmez. Biçura'nın yerleştiği evlerde, onun için ayrı bir odayı boş bırakanlar da olmuştur.
Biçura gece vakti eve girip yemek tabaklarını, yıkanmamış bulaşıkları yalar. Bazen bu tabaklarda hoşuna gitmeyen bir şey görse, eline geçen eşyaların her birini bir tarafa fırlatır, çarpar, kırar gidermiş. Gönlünü almak için Biçura için ayrı bir tabağa artık yemeklerden koyup bunun yanına kaşıklar dizip insan girmeyen bir odaya bunları geceleyin bırakırlar. Ertesi sabah tabak bomboş olup Biçura yemeğin hepsini yemiş olur. Böyle ağırlaşan da bazı zamanlar hasta olup kendisine bırakılan tabakları kaşıklan sağa sola fırlatıp, kırıp gidermiş. Öyle zamanlarda çok azgınlaşıp bulduğu herşeyi kırarmış. Şu halde, Biçura'nın yerleştiği evde dikkatli olmak gerektir. Onun arzusunu bilip ona göre hareket etmek gerektir.
Biçura evdeki erkeklerle, daha çok da yanlız yaşayan erkeklerle, dul erkeklerle dalga geçmeyi çok sever: Ya uyurken gelip boynunu sıkar, ya ansızın hapşırıp korkutur, ya durup dururken üstüne odun fırlatır, ya keçe edik ile yahut tuğla ile vurur. Bazı Biçuralar böyle pek şakacı olunca, evde durmak mümkün olmaz da artık evin sahipleri evi terkedip giderler.
Bir mollanın evi varmış, hatunu yokmuş. Eve gelip yatağına yalnız başına yatarmış. Bunu Biçura rahatsız etmeye başlamış. Gece yansında fırının üstünden bir şey pat diye düşer, molla kalkar evde biri mi var, diye arar arar, kimseyi bulamazmış. Her gece bu iş olmaya başlayınca, molla iyice ne yapacağını şaşırmış. Mollanın bir tüfeği varmış. Bir gün tüfeğini minderin altına koymuş. Gece yatıp Biçura'nın birşeyler düşürmesini beklemeye başlamış.
Gece yarısı olunca, fırının başından bir tuğla gelip mollanın yatağına düşmüş. Bunun üzerine molla derhal tüfeğine davranıp fırına doğru ateş etmiş. Ama Biçura'ya hiç bir şey olmamış. Mollanın yatağına bir eşya daha düşmüş. Molla yine ateş etmiş, yine bir şey düşmüş yatağa. Molla böyle ateş etmeye devam etmiş. Onun üstüne de fırın başından keçe edikler, çizmeler, odunlar, çoraplar, eski börkler, tahta parçalan yağmış. Molla şaşırıp kalmış. Bundan sonra fırın başından:
- Molla efendi, sen okumuş adamsın, filânca duayı okuyup da ateş etsen işin olur, diye bir kız sesi gelmiş. Bunun üzerine molla tüfeğini almış, fırın başına doğru nişan almış, duayı okuyup ateş etmiş. Fırın başında bir inilti duyulmuş ve olay sona ermiş. Molla ise o günden sonra rahat etmiş, rahat uyumuş.
Biçuranın iyileri de oluyormuş kimi zamanlar. Bunların hepsi uykuda adamın boğazını sıkıp, üstüne eşya atmıyorlarmış. Biçura bazı kişileri severse ev sahibi zengin oluyormuş. Ne gerek olsa Biçura hepsini bulur getirirmiş. Biçura var iken zengin olan kişiler o gittiği zaman fakir düşerlermiş.
Eski zamanlarda bir molla varmış. Bu mollaya bir Biçura çok alışmış. Ondan sonra molla günden güne zenginleşmeye başlamış: Parası, hayvanları çoğalmış. Hayvanları tok, iri, yünlü imiş. Meğer Biçura geceleri komşuların paralarını çalıp getirirmiş. Komşu tarlalarından, komşuların ambarlarından, mahzenlerinden, depolarından yulaf çalar, mollanın atlarına, davarlarına yedirirmiş. Böylece molla gittikçe zenginleşmiş, artık Biçura'dan da bıkmış, onu evden kovmayı düşünmeye başlamış. Komşu köyde bir sihirci kocakarı varmış, molla bu kocakarıyı çağırtarak, sihir yapıp okuyup üfleyerek Biçura'yı kovmasını istemiş. Sihirci kocakarı okuyup üfleyip gitmiş. Tam o gece mollanın evinde yangın çıkmış, bütün ev, eşyaları, sığırları, koyunları, ekinleri yanıp kül olmuş. Molla kendisi bir gömlekle zor kurtulmuş... Evi yakan bulunamamış, avluda elinde ateşle gezen biri de olmamış. Mollanın evi yanıp kül olmuş, ama komşularının bir tahtaları, bir çubukları dahi yanmamış.
Biçura gece vakti eve girip yemek tabaklarını, yıkanmamış bulaşıkları yalar. Bazen bu tabaklarda hoşuna gitmeyen bir şey görse, eline geçen eşyaların her birini bir tarafa fırlatır, çarpar, kırar gidermiş. Gönlünü almak için Biçura için ayrı bir tabağa artık yemeklerden koyup bunun yanına kaşıklar dizip insan girmeyen bir odaya bunları geceleyin bırakırlar. Ertesi sabah tabak bomboş olup Biçura yemeğin hepsini yemiş olur. Böyle ağırlaşan da bazı zamanlar hasta olup kendisine bırakılan tabakları kaşıklan sağa sola fırlatıp, kırıp gidermiş. Öyle zamanlarda çok azgınlaşıp bulduğu herşeyi kırarmış. Şu halde, Biçura'nın yerleştiği evde dikkatli olmak gerektir. Onun arzusunu bilip ona göre hareket etmek gerektir.
Biçura evdeki erkeklerle, daha çok da yanlız yaşayan erkeklerle, dul erkeklerle dalga geçmeyi çok sever: Ya uyurken gelip boynunu sıkar, ya ansızın hapşırıp korkutur, ya durup dururken üstüne odun fırlatır, ya keçe edik ile yahut tuğla ile vurur. Bazı Biçuralar böyle pek şakacı olunca, evde durmak mümkün olmaz da artık evin sahipleri evi terkedip giderler.
Bir mollanın evi varmış, hatunu yokmuş. Eve gelip yatağına yalnız başına yatarmış. Bunu Biçura rahatsız etmeye başlamış. Gece yansında fırının üstünden bir şey pat diye düşer, molla kalkar evde biri mi var, diye arar arar, kimseyi bulamazmış. Her gece bu iş olmaya başlayınca, molla iyice ne yapacağını şaşırmış. Mollanın bir tüfeği varmış. Bir gün tüfeğini minderin altına koymuş. Gece yatıp Biçura'nın birşeyler düşürmesini beklemeye başlamış.
Gece yarısı olunca, fırının başından bir tuğla gelip mollanın yatağına düşmüş. Bunun üzerine molla derhal tüfeğine davranıp fırına doğru ateş etmiş. Ama Biçura'ya hiç bir şey olmamış. Mollanın yatağına bir eşya daha düşmüş. Molla yine ateş etmiş, yine bir şey düşmüş yatağa. Molla böyle ateş etmeye devam etmiş. Onun üstüne de fırın başından keçe edikler, çizmeler, odunlar, çoraplar, eski börkler, tahta parçalan yağmış. Molla şaşırıp kalmış. Bundan sonra fırın başından:
- Molla efendi, sen okumuş adamsın, filânca duayı okuyup da ateş etsen işin olur, diye bir kız sesi gelmiş. Bunun üzerine molla tüfeğini almış, fırın başına doğru nişan almış, duayı okuyup ateş etmiş. Fırın başında bir inilti duyulmuş ve olay sona ermiş. Molla ise o günden sonra rahat etmiş, rahat uyumuş.
Biçuranın iyileri de oluyormuş kimi zamanlar. Bunların hepsi uykuda adamın boğazını sıkıp, üstüne eşya atmıyorlarmış. Biçura bazı kişileri severse ev sahibi zengin oluyormuş. Ne gerek olsa Biçura hepsini bulur getirirmiş. Biçura var iken zengin olan kişiler o gittiği zaman fakir düşerlermiş.
Eski zamanlarda bir molla varmış. Bu mollaya bir Biçura çok alışmış. Ondan sonra molla günden güne zenginleşmeye başlamış: Parası, hayvanları çoğalmış. Hayvanları tok, iri, yünlü imiş. Meğer Biçura geceleri komşuların paralarını çalıp getirirmiş. Komşu tarlalarından, komşuların ambarlarından, mahzenlerinden, depolarından yulaf çalar, mollanın atlarına, davarlarına yedirirmiş. Böylece molla gittikçe zenginleşmiş, artık Biçura'dan da bıkmış, onu evden kovmayı düşünmeye başlamış. Komşu köyde bir sihirci kocakarı varmış, molla bu kocakarıyı çağırtarak, sihir yapıp okuyup üfleyerek Biçura'yı kovmasını istemiş. Sihirci kocakarı okuyup üfleyip gitmiş. Tam o gece mollanın evinde yangın çıkmış, bütün ev, eşyaları, sığırları, koyunları, ekinleri yanıp kül olmuş. Molla kendisi bir gömlekle zor kurtulmuş... Evi yakan bulunamamış, avluda elinde ateşle gezen biri de olmamış. Mollanın evi yanıp kül olmuş, ama komşularının bir tahtaları, bir çubukları dahi yanmamış.
Mitolojik Türk Efsaneleri - Kel ile Süreli
Editör
iltiriş
saat
10:00
|
Eski zamanlarda odunu balta ile keserlermiş, bıçkı yokmuş. Bu da pek zor olurmuş. Sonra bir kel adam ince demiri almış, dişler açmış, bıçkı yapmış.
Odun kesmeye ormana gittiğinde arkadaş bulamayınca odunu süreliyle kesmiş. Odun kesilmiş. Süreli buna çok şaşırmış.
- Bu aleti nasıl düşünüp buldun? diye kele sormuş. Kel:
- Ben böyle aletleri çok bilirim. Benim bir de arka kaşıyan âletim var, demiş. Ben bir defa kaşırsam artık bir yıl kaşınmazsın, demiş.
Süreli inanmamış buna. Kel:
- Hadi, sırtımızı kaşıyıp deneyelim, demiş.
Süreli razı olmuş, kelin arkasını kaşımaya başlamış. Kel durmadan:
- Daha kaşınıyor, geçmedi kaşınması, diye bağırırmış. Sonra süreliye:
- Sen sırtımdaki kaşıntıyı gideremedin. Şimdi bir de ben senin arkanı kaşıyayım, demiş. Sonra bir tahtaya keskin kıymıklar takıp tırmık gibi yapıp, bunu sürelinin ensesine koyup aşağıya doğru çekip indirmiş. Sonunda süreli acısına dayanamayıp kaçmış.
Odun kesmeye ormana gittiğinde arkadaş bulamayınca odunu süreliyle kesmiş. Odun kesilmiş. Süreli buna çok şaşırmış.
- Bu aleti nasıl düşünüp buldun? diye kele sormuş. Kel:
- Ben böyle aletleri çok bilirim. Benim bir de arka kaşıyan âletim var, demiş. Ben bir defa kaşırsam artık bir yıl kaşınmazsın, demiş.
Süreli inanmamış buna. Kel:
- Hadi, sırtımızı kaşıyıp deneyelim, demiş.
Süreli razı olmuş, kelin arkasını kaşımaya başlamış. Kel durmadan:
- Daha kaşınıyor, geçmedi kaşınması, diye bağırırmış. Sonra süreliye:
- Sen sırtımdaki kaşıntıyı gideremedin. Şimdi bir de ben senin arkanı kaşıyayım, demiş. Sonra bir tahtaya keskin kıymıklar takıp tırmık gibi yapıp, bunu sürelinin ensesine koyup aşağıya doğru çekip indirmiş. Sonunda süreli acısına dayanamayıp kaçmış.
Mitolojik Efsaneler - Süreli Nasıl Aldatır Efsanesi
Editör
iltiriş
saat
09:00
|
Günlerden bir gün kızlar sürüleriyle birlikte ormana çilek toplamaya gitmişler. Hava çok sıcakmış. Bunlar ormanda uzun süre dolaşıp sepetlerini çilekle doldurmuşlar. Sıcaktan, rutubetten damakları kurumuş.
İçlerinden bir kız yakında bir göl olduğunu söylemiş. Bunun üzerine göle su içmeye gitmişler. Bunlar yol boyunca giderlerken, aniden erkek sesi işitmişler. Kızlar başta korkmuşlar, ama bakıp bakıp hiç kimseyi görmeyince yine gitmişler. Çok geçmeden bunlar uyanmış, çünkü ne kadar gitseler de gölün yolunu bulamıyorlarmış. Ormanın ise ucu bucağı yokmuş. Çoktan gölü görmeleri lazımmış, ama göründüğü yok. Etrafa bakınınca anlamışlar ki, halen yola çıktıkları yerde duruyorlar. Kendilerini sürelinin aldattığını anlayıp çok korkmuşlar.
Yeniden çevreyi araştırıp yolu bulur gibi olmuşlar. Yine epey gittikten sonra bakmışlar ki, aynı yerdeler. Epey bir süre aynı yerde dönüp durmuş bunlar. Sonra ağlaşmaya başlamışlar. Nihayet, içlerinden biri bir hiyle akıl etmiş: Bütün elbiselerini çıkarıp, sonra tersinden giymiş. Papuçlarını da değiştirmiş. Solunu sağ ayağına, sağını sol ayağına giymiş. Bunları giyince görmüşler ki, tam yolun kıyısında duruyorlar. Süreli, elbisesini ters giyen kızdan korkup bunları aldatmaya son vermiş
İçlerinden bir kız yakında bir göl olduğunu söylemiş. Bunun üzerine göle su içmeye gitmişler. Bunlar yol boyunca giderlerken, aniden erkek sesi işitmişler. Kızlar başta korkmuşlar, ama bakıp bakıp hiç kimseyi görmeyince yine gitmişler. Çok geçmeden bunlar uyanmış, çünkü ne kadar gitseler de gölün yolunu bulamıyorlarmış. Ormanın ise ucu bucağı yokmuş. Çoktan gölü görmeleri lazımmış, ama göründüğü yok. Etrafa bakınınca anlamışlar ki, halen yola çıktıkları yerde duruyorlar. Kendilerini sürelinin aldattığını anlayıp çok korkmuşlar.
Yeniden çevreyi araştırıp yolu bulur gibi olmuşlar. Yine epey gittikten sonra bakmışlar ki, aynı yerdeler. Epey bir süre aynı yerde dönüp durmuş bunlar. Sonra ağlaşmaya başlamışlar. Nihayet, içlerinden biri bir hiyle akıl etmiş: Bütün elbiselerini çıkarıp, sonra tersinden giymiş. Papuçlarını da değiştirmiş. Solunu sağ ayağına, sağını sol ayağına giymiş. Bunları giyince görmüşler ki, tam yolun kıyısında duruyorlar. Süreli, elbisesini ters giyen kızdan korkup bunları aldatmaya son vermiş
Mitolojik Tatar Efsaneleri - Yarımtık (yarımlık) Efsanesi
Editör
iltiriş
saat
08:00
|
Eskiden süreli varmış. Çilek toplamaya giderken insanlar yanlarında tuz alır giderlermiş, sürelilerin koltuğuna serpmek için. Süreli olmasa da birbirilerine:
- Acıyı getir, acıyı, diye korkutmak için hiyle yaparlarmış. "Acı yahut "tuz sözünü işitince gelmezmiş.
Memeleri çok büyükmüş, altları çıplak et imiş. Buralarına tuz deydirsen ölürmüş süreli. Buna bizde yarımtık derler.
Bir yarımtık, bir atı tutup gece boyu koşturmuş, eğlence olsun diye.
Atın sahibi sabahleyin atını bulup yem yemediğini, yorulduğunu görmüş de ikinci gün, bunu gözetlemiş: "Ne oluyor, kim biniyor ata? diye. Gece boyunca gözetleyince ata yarımtıkın bindiğini görmüş. Araba yağlanan katranlar pek sert olurdu, eskiden. Atına sürmüş de bırakmış bir gece. Yarımtık gelip binince arkası yapışmış.
- Hi, hi ! Ata arkam yapıştı, diye bağırmış bu. Yarımtık kişi gibi de gezermiş. Bir adam tahta
kesmekteymiş, yarımlığa ağaç kütüğünün yarığını gösterip:
- Elini şunun içine sok bakalım, demiş. Yarımtık:
- Adın nedir? demiş. Tahta kesici:
- Bıldır, demiş. Sonra da yarımtığın elini kütüğe kıstırmış.
Yarımtık:
- Bıldır kıstırdı! diye bağırmaya başlamış.
- Bıldır kısan ele bu yıl mı bağırıyorsun, diye gülmüş yarımlığa bu adam.
Yarımtık, güya, bizim köyde yaşarmış eskiden, bir insanmış. Kim biri buna sihir yapıp, yanmtığa dönmüş, köye dönememiyce otları yiyi yiye yarımtık olup gitmiş. Boynuzsuz. Çıplak bir insan. Tüylü değil. Kuş gibi uçarmış da. O zamanlarda kuş yuvasına girer uyurmuş. Dağ kovuklarında da yaşamış. Eğer insanı yakalarsa gıdıklayarak öldürürmüş. Süreli, Kazanhların ağzında; yarımtık ise bizim buraların ağzındaki şekli. "Yarımtık diye kahkahayla gülene, karşısındakini de güldürene derler. Çatlayana kadar gülermiş. Kocaman ağızlı, çirkin imiş
- Acıyı getir, acıyı, diye korkutmak için hiyle yaparlarmış. "Acı yahut "tuz sözünü işitince gelmezmiş.
Memeleri çok büyükmüş, altları çıplak et imiş. Buralarına tuz deydirsen ölürmüş süreli. Buna bizde yarımtık derler.
Bir yarımtık, bir atı tutup gece boyu koşturmuş, eğlence olsun diye.
Atın sahibi sabahleyin atını bulup yem yemediğini, yorulduğunu görmüş de ikinci gün, bunu gözetlemiş: "Ne oluyor, kim biniyor ata? diye. Gece boyunca gözetleyince ata yarımtıkın bindiğini görmüş. Araba yağlanan katranlar pek sert olurdu, eskiden. Atına sürmüş de bırakmış bir gece. Yarımtık gelip binince arkası yapışmış.
- Hi, hi ! Ata arkam yapıştı, diye bağırmış bu. Yarımtık kişi gibi de gezermiş. Bir adam tahta
kesmekteymiş, yarımlığa ağaç kütüğünün yarığını gösterip:
- Elini şunun içine sok bakalım, demiş. Yarımtık:
- Adın nedir? demiş. Tahta kesici:
- Bıldır, demiş. Sonra da yarımtığın elini kütüğe kıstırmış.
Yarımtık:
- Bıldır kıstırdı! diye bağırmaya başlamış.
- Bıldır kısan ele bu yıl mı bağırıyorsun, diye gülmüş yarımlığa bu adam.
Yarımtık, güya, bizim köyde yaşarmış eskiden, bir insanmış. Kim biri buna sihir yapıp, yanmtığa dönmüş, köye dönememiyce otları yiyi yiye yarımtık olup gitmiş. Boynuzsuz. Çıplak bir insan. Tüylü değil. Kuş gibi uçarmış da. O zamanlarda kuş yuvasına girer uyurmuş. Dağ kovuklarında da yaşamış. Eğer insanı yakalarsa gıdıklayarak öldürürmüş. Süreli, Kazanhların ağzında; yarımtık ise bizim buraların ağzındaki şekli. "Yarımtık diye kahkahayla gülene, karşısındakini de güldürene derler. Çatlayana kadar gülermiş. Kocaman ağızlı, çirkin imiş
Bulgar Kalasının Kuruluşu Efsanesi
Editör
iltiriş
saat
07:00
|
Nuh Peygamberin üç oğlu varmış. Birinin adı Yafes imiş. Yafes'in Gazi, Türk, Alp isimli üç oğlu varmış. Yafes'in oğullan büyüyüp birbirinden yakışıklı, uzun boylu gençler olmuşlar.
Bir zaman sonra bunların arasına şeytan girmiş, araları bozulmuş. Bu dargınlık hemen bitmeyip epeyi sürmüş. Gitgide iş büyümüş.
Gazi ile Türk, iki abi kardeş, birbirine karşı savaş açmışlar. Savaşta Türk, Gazi'yi yenmiş, bundan sonra da artık aynı yerde bir arada duramamışlar. Türk, savaşta galip gelmiş olsa da, kendi kardeşiyle böyle bozuştuktan sonra bir arada durmaktansa başka yerlere gitmeyi uygun görmüş, ve başka birtakım yakınlarıyla, birlikte buradan uzak bir yere göçüp gitmiş.
Türk, gidip çok uzak, soğuk bir diyarda büyük bir suyun kenarına ulaşmış ve orada yerleşmiş. Bu suyun-ırmağın o zamanlar adı yokmuş, ama yine de büyüklüğüyle, balıklarının çokluğuyla meşhurmuş.
Türk'ün yanında ikinci kardeşi Alp de varmış. Bunlar bu suyun kıyısında yaşamaya başlamışlar.
Alp, çok yiğit bir kişi imiş. O istese küçük dağları devirebiliyor, iki eli ile atları, sığırları kaldırabiliyormuş.
Bunların göçüp yerleştikleri bu yer sazlık ve koyu ormanlık bir yermiş. Bu sebeple Alp, yürürken yağmurlu zamanlarda ayağına çamurlar. sıvaşıyor, kuru zamanlarda ise toz toprak rahatsızlık veriyor, yürümesini zorlaştırıyormuş. Bu yüzden Alp her zaman yürürken oturur, çarığına bulaşan çamurları kazırmış. İşte bundan dolayı yol boylarında düzlüklere tümsekler, küçük küçük tepeler oluşmuş. Biktimir köyünden Matak köyüne giderken Ulu Göl boyundaki yuvarlak tepeler bu Alp'in çarığından kazıdığı çamurlardan oluşmuş, derler.
İşte bu Alp batır bir gün ava çıkmış. O zamanlar ormanlar pek sık, uçsuz bucaksız olduğundan, avda uzun zaman eylenince yolunu şaşırmış, kaybolmuş; ağabeyi Türk'ün yanına dönememiş. Alp uzun müddet ormanda yürüdükten sonra bir su kıyısına varmış. O ırmak boyunda onunla aynı dilden konuşan, ancak tanımadığı kişiler yaşıyormuş. Dilleri bir olunca kolayca anlaşmışlar. Bundan sonra Alp, kendi ağabeyi Türk'ün yanına dönemediği için, bu kişilerle birlikte yaşamaya başlamış.
Alp bir süre sonra bunlarla karışıp gitmiş; hatta orada kendine bir kız da bulup evlenmiş.
Böylece Alp şu yerde evlenip, onlardan birisi olarak yaşamaya başlamış.
Alp bahrin zamanla iki çocuğu olmuş, ancak bunlara bir türlü ad koyamamış.
Bu çağlarda insanlar yaylalarda keçe çadırlarda yaşıyorlarmış.
Günlerden bir gün, hava bozulup bulutlanmış, soğumuş. Alp'in keçe çadır içinde beşikte yatmakta olan çocuklarından biri üşüdüğü için ağlamaya başlamış. Çocuk ağlarken kolunu bura bura (Tatarca: "bulgaya bulgaya ) ağlıyormuş. Alp, çocuğun ağladığını görüp avutmaya çalışmış; beşiğini sallamış, ninniler söylemiş. Çocuk yine de susmamış, ellerini bura bura ağlamaya devam etmiş. Çocuk uzun zaman ağlayınca Alp'in aklına bir fikir gelmiş. Bu çocuk boş yere böyle ağlamıyordur, bu artık çok uzadı, onun böyle ağlamasında neyse bir hikmet vardır, diye düşünmüş. Böyle düşünürken gönlüne: Bu çocuğun ağlamasının sebebi daha adının olmayışı olsa gerek, ad koysak belki de ağlamayı keser, diye bir düşünce gelmiş. Bundan sonra çocuğa ad koymak istemiş. Hatunuyla istişare edip, çocuk ağlarken ellerini bura bura (bulgaya bulgaya) ağladığından ona Bulgar adını koymuşlar.
Bulgar adı Alp'in ve hatununun çok hoşuna gitmiş. Onlar ikinci çocuklarına da bir ad koymak istemişler. Karı koca ikisi bir bu konuda çok düşünmüşler, söyleşmişler. Çok zaman geçmiş. Sonunda ikinci çocuklarına da Burtas adını koymuşlar. Böylece, bunların ikinci çocuklarının adı da Burtas olmuş.
Alp'in çocukları da kendi gibi yiğit olmuşlar. Onlar da o yerde babalarıyla birlikte ömür sürmüşler. Bu çocuklar büyünce ikisi iki ayrı yerde kale kurup orada yaşamışlar.
Bulgar'ın kurduğu kale "Bulgar ismiyle meşhur olup, nice yüz yıllar pek çok hanların hüküm sürdüğü bir şehir olmuş. İşte bu Bulgar şehri, şimdi İdil boyunda harabesi olan Bulgar şehri imiş.
Burtas'ın kurduğu kale de zamanla büyüyüp, Burtas şehri ismiyle meşhur olmuş. Bu iki kalede yaşayan kişilerin çocukları çoğalıp, çok yıllar sonra bir tohumdan iki halk, birisi Bulgar, birisi Burtas vücuda gelmiş. Bunların ikisinin dili başta aynı imiş, ama uzun yıllar geçince dilleri de biraz değişip gitmiş.
Nuh Peygamber: Efsaneye göre güya, üç insan ırkı, Nuh peygamberin oğlu Yafes, Ham ve Şam'dan türemiştir.
Yafes: Mitolojik şahıs. Türkî halkların rivayetlerine göre, Türkîlerin efsanevî atası Türk'ün babasıdır. Gazi /Oğuz/ : Etnonim. Türkî halkların büyük bir boyunun ismi. Rivayetlere göre, Oğuz dilli hakların, şimdiki Türkmen, Azerbaycan, Türk halklarının, eski efsanevî atası. Türk : Etnonim. Rivayetlere göre, Türklerin efsanevî atası.
Alp : Olağanüstü güce sahip mitolojik savaşçı. Eski Türkî dilde "alp sözü "usta nişancı, "kahraman, yiğit, "pehlivan, "korkusuz, "batur, "baturluk manalarını ifade etmiştir. Alp, bir kısım Tatar halk hikâyesinde ve efsanesinde popüler kahraman olarak tasvir edilmiştir.
Biktimir, Matak: Orta Biktimir, Tüben (Aşağı) Biktimir, Bazarlı Matak, Eski Matak. Tataristan'ın Elki rayonundaki köyler.
"... ad koysak belki de ağlamayı keser... Tatarlar bugün de çocuğa uzun süre isim konmaması halinde çok ağlayacağına inanırlar.
Bulgar : Bu sözün kökeni şimdiye kadar tam olarak izah edilememiştir. ( bir başka efsaneye de "Bulgar sözünün manası " bilgili insan şeklinde ifade edilmektedir.
Burtas : Etnonim. Orta çağlarda İdil boyu Bulgarları ve Kıpçaklara komşu olarak yaşayan bir kabilenin ismi.
Burtas şehri: Tarihte böyle bir şehrin mevcudiyeti malum değildir.
1 İye: İyilik ve kötülük yapmaya gücü olan bir tür mitolojik varlık,cin
Bir zaman sonra bunların arasına şeytan girmiş, araları bozulmuş. Bu dargınlık hemen bitmeyip epeyi sürmüş. Gitgide iş büyümüş.
Gazi ile Türk, iki abi kardeş, birbirine karşı savaş açmışlar. Savaşta Türk, Gazi'yi yenmiş, bundan sonra da artık aynı yerde bir arada duramamışlar. Türk, savaşta galip gelmiş olsa da, kendi kardeşiyle böyle bozuştuktan sonra bir arada durmaktansa başka yerlere gitmeyi uygun görmüş, ve başka birtakım yakınlarıyla, birlikte buradan uzak bir yere göçüp gitmiş.
Türk, gidip çok uzak, soğuk bir diyarda büyük bir suyun kenarına ulaşmış ve orada yerleşmiş. Bu suyun-ırmağın o zamanlar adı yokmuş, ama yine de büyüklüğüyle, balıklarının çokluğuyla meşhurmuş.
Türk'ün yanında ikinci kardeşi Alp de varmış. Bunlar bu suyun kıyısında yaşamaya başlamışlar.
Alp, çok yiğit bir kişi imiş. O istese küçük dağları devirebiliyor, iki eli ile atları, sığırları kaldırabiliyormuş.
Bunların göçüp yerleştikleri bu yer sazlık ve koyu ormanlık bir yermiş. Bu sebeple Alp, yürürken yağmurlu zamanlarda ayağına çamurlar. sıvaşıyor, kuru zamanlarda ise toz toprak rahatsızlık veriyor, yürümesini zorlaştırıyormuş. Bu yüzden Alp her zaman yürürken oturur, çarığına bulaşan çamurları kazırmış. İşte bundan dolayı yol boylarında düzlüklere tümsekler, küçük küçük tepeler oluşmuş. Biktimir köyünden Matak köyüne giderken Ulu Göl boyundaki yuvarlak tepeler bu Alp'in çarığından kazıdığı çamurlardan oluşmuş, derler.
İşte bu Alp batır bir gün ava çıkmış. O zamanlar ormanlar pek sık, uçsuz bucaksız olduğundan, avda uzun zaman eylenince yolunu şaşırmış, kaybolmuş; ağabeyi Türk'ün yanına dönememiş. Alp uzun müddet ormanda yürüdükten sonra bir su kıyısına varmış. O ırmak boyunda onunla aynı dilden konuşan, ancak tanımadığı kişiler yaşıyormuş. Dilleri bir olunca kolayca anlaşmışlar. Bundan sonra Alp, kendi ağabeyi Türk'ün yanına dönemediği için, bu kişilerle birlikte yaşamaya başlamış.
Alp bir süre sonra bunlarla karışıp gitmiş; hatta orada kendine bir kız da bulup evlenmiş.
Böylece Alp şu yerde evlenip, onlardan birisi olarak yaşamaya başlamış.
Alp bahrin zamanla iki çocuğu olmuş, ancak bunlara bir türlü ad koyamamış.
Bu çağlarda insanlar yaylalarda keçe çadırlarda yaşıyorlarmış.
Günlerden bir gün, hava bozulup bulutlanmış, soğumuş. Alp'in keçe çadır içinde beşikte yatmakta olan çocuklarından biri üşüdüğü için ağlamaya başlamış. Çocuk ağlarken kolunu bura bura (Tatarca: "bulgaya bulgaya ) ağlıyormuş. Alp, çocuğun ağladığını görüp avutmaya çalışmış; beşiğini sallamış, ninniler söylemiş. Çocuk yine de susmamış, ellerini bura bura ağlamaya devam etmiş. Çocuk uzun zaman ağlayınca Alp'in aklına bir fikir gelmiş. Bu çocuk boş yere böyle ağlamıyordur, bu artık çok uzadı, onun böyle ağlamasında neyse bir hikmet vardır, diye düşünmüş. Böyle düşünürken gönlüne: Bu çocuğun ağlamasının sebebi daha adının olmayışı olsa gerek, ad koysak belki de ağlamayı keser, diye bir düşünce gelmiş. Bundan sonra çocuğa ad koymak istemiş. Hatunuyla istişare edip, çocuk ağlarken ellerini bura bura (bulgaya bulgaya) ağladığından ona Bulgar adını koymuşlar.
Bulgar adı Alp'in ve hatununun çok hoşuna gitmiş. Onlar ikinci çocuklarına da bir ad koymak istemişler. Karı koca ikisi bir bu konuda çok düşünmüşler, söyleşmişler. Çok zaman geçmiş. Sonunda ikinci çocuklarına da Burtas adını koymuşlar. Böylece, bunların ikinci çocuklarının adı da Burtas olmuş.
Alp'in çocukları da kendi gibi yiğit olmuşlar. Onlar da o yerde babalarıyla birlikte ömür sürmüşler. Bu çocuklar büyünce ikisi iki ayrı yerde kale kurup orada yaşamışlar.
Bulgar'ın kurduğu kale "Bulgar ismiyle meşhur olup, nice yüz yıllar pek çok hanların hüküm sürdüğü bir şehir olmuş. İşte bu Bulgar şehri, şimdi İdil boyunda harabesi olan Bulgar şehri imiş.
Burtas'ın kurduğu kale de zamanla büyüyüp, Burtas şehri ismiyle meşhur olmuş. Bu iki kalede yaşayan kişilerin çocukları çoğalıp, çok yıllar sonra bir tohumdan iki halk, birisi Bulgar, birisi Burtas vücuda gelmiş. Bunların ikisinin dili başta aynı imiş, ama uzun yıllar geçince dilleri de biraz değişip gitmiş.
Nuh Peygamber: Efsaneye göre güya, üç insan ırkı, Nuh peygamberin oğlu Yafes, Ham ve Şam'dan türemiştir.
Yafes: Mitolojik şahıs. Türkî halkların rivayetlerine göre, Türkîlerin efsanevî atası Türk'ün babasıdır. Gazi /Oğuz/ : Etnonim. Türkî halkların büyük bir boyunun ismi. Rivayetlere göre, Oğuz dilli hakların, şimdiki Türkmen, Azerbaycan, Türk halklarının, eski efsanevî atası. Türk : Etnonim. Rivayetlere göre, Türklerin efsanevî atası.
Alp : Olağanüstü güce sahip mitolojik savaşçı. Eski Türkî dilde "alp sözü "usta nişancı, "kahraman, yiğit, "pehlivan, "korkusuz, "batur, "baturluk manalarını ifade etmiştir. Alp, bir kısım Tatar halk hikâyesinde ve efsanesinde popüler kahraman olarak tasvir edilmiştir.
Biktimir, Matak: Orta Biktimir, Tüben (Aşağı) Biktimir, Bazarlı Matak, Eski Matak. Tataristan'ın Elki rayonundaki köyler.
"... ad koysak belki de ağlamayı keser... Tatarlar bugün de çocuğa uzun süre isim konmaması halinde çok ağlayacağına inanırlar.
Bulgar : Bu sözün kökeni şimdiye kadar tam olarak izah edilememiştir. ( bir başka efsaneye de "Bulgar sözünün manası " bilgili insan şeklinde ifade edilmektedir.
Burtas : Etnonim. Orta çağlarda İdil boyu Bulgarları ve Kıpçaklara komşu olarak yaşayan bir kabilenin ismi.
Burtas şehri: Tarihte böyle bir şehrin mevcudiyeti malum değildir.
1 İye: İyilik ve kötülük yapmaya gücü olan bir tür mitolojik varlık,cin
Alp İnsanların Efsanesi
Alp Dağı Efsanesi
Eski zamanlarda bir ihtiyar adam ile bir nine varmış. Bunların bir de oğulları varmış. Oğulları kıra gitmiş, bunlar karı koca konuşuyorlarmış:
- Yel idim, fırtına idim, yedi günde bir iç don dikip bitirdim, demiş nine. Böyle konuşurlarken oğullan kırdan dönmüş. Bir cebine bir adam ile atını sokmuş, bir cebine arabalarını, sabanlarını doldurup gelmiş.
- Baba, bakın Bir kurt buldum, yeri yırtıp yürüyordu, diyerek bunlara cebindekileri göstermiş.
- Oğlum, nereden aldın, git yerine koy. Bu kurt değil, böyle ufak kavimler çıkmış. Biz iri nesilleriz, artık soyumuz tükeniyor, demiş.
Oğlan bunları cebine doldurup bulduğu yere bırakmış. Bizim köyün yakınlarında Saikan Köyik vadisi dediğimiz bir yer var. Orada Alp dağı var. Şu vadinin boyuna koymuş bu. O vadi pek derin, pek güzeldir. Hâlâ da mevcuttur. Şimdi kolhozun sürüsü orada yayılıyor. Eskiden koca koca demetler yapar, ot biçer, çilekler toplar idik. Yirminci otuzuncu yıllarda yer çilekleri çok olurdu orada; biz küçükken.
O oğlan dönerken Saikan Küyik vadisinde oturmuş, iki ayağındaki çarıklarını çıkarıp içindeki topraklan temizlemiş. Bu toprak hâlâ mevcut. Biz onlara, Alp dağı diyoruz. Birisi yuvarlakça, yumru, eşarp gibi, büyüktür. Birisi ise Saikan Küyik vadisine yakın, apaçık görünüp duruyorlar.
Alp İnsanlar
Onlar karagayıkadar uzunmuşlar.
Bir kişi at ile çift sürüyormuş. Alp insanlardan biri onu cebine koyup, götürüp babasına göstermiş. Babası:
- Ey yavrucuğum! Nereden aldınsa, götür oraya koy. Artık biz yok olacağız, bizden sonra burada böyle kullar çıkacaklar, ömür sürecekler, kıyamet gününe kadar, demiş.
Oğlu götürüp koymuş. Karagayları, uzun uzun ağaçlan atlayıp gidiyormuş, ot gibi.
Eskiden böyle insanlar yaşamış.
Alp Dede
Eski zamanlarde Alp Dede diye biri varmış. Bu çift sürerken Tanrı, Alp'e çift süren bir insanı göstermiş. Alp Dedenin anası sağ imiş. Bu insanı sabanı ve atlarıyla birlikte cebine koyup getirip anasına göstermiş. Anası bunu görünce:
- Oğlum, git nedereden aldıysan oraya koy, bizden sonra dünyaya gelecek insanlar bunlar. Bunlar fırında ekmek pişirirler, rızıklarını böyle hazırlarlar, demiş. Alp Dede, çiftçiyi götürüp yerine koymuş. O çiftçi daha sonra kaybolmuş. Alp Dede Ademden doğmaymış.
Eski zamanlarda bir ihtiyar adam ile bir nine varmış. Bunların bir de oğulları varmış. Oğulları kıra gitmiş, bunlar karı koca konuşuyorlarmış:
- Yel idim, fırtına idim, yedi günde bir iç don dikip bitirdim, demiş nine. Böyle konuşurlarken oğullan kırdan dönmüş. Bir cebine bir adam ile atını sokmuş, bir cebine arabalarını, sabanlarını doldurup gelmiş.
- Baba, bakın Bir kurt buldum, yeri yırtıp yürüyordu, diyerek bunlara cebindekileri göstermiş.
- Oğlum, nereden aldın, git yerine koy. Bu kurt değil, böyle ufak kavimler çıkmış. Biz iri nesilleriz, artık soyumuz tükeniyor, demiş.
Oğlan bunları cebine doldurup bulduğu yere bırakmış. Bizim köyün yakınlarında Saikan Köyik vadisi dediğimiz bir yer var. Orada Alp dağı var. Şu vadinin boyuna koymuş bu. O vadi pek derin, pek güzeldir. Hâlâ da mevcuttur. Şimdi kolhozun sürüsü orada yayılıyor. Eskiden koca koca demetler yapar, ot biçer, çilekler toplar idik. Yirminci otuzuncu yıllarda yer çilekleri çok olurdu orada; biz küçükken.
O oğlan dönerken Saikan Küyik vadisinde oturmuş, iki ayağındaki çarıklarını çıkarıp içindeki topraklan temizlemiş. Bu toprak hâlâ mevcut. Biz onlara, Alp dağı diyoruz. Birisi yuvarlakça, yumru, eşarp gibi, büyüktür. Birisi ise Saikan Küyik vadisine yakın, apaçık görünüp duruyorlar.
Alp İnsanlar
Onlar karagayıkadar uzunmuşlar.
Bir kişi at ile çift sürüyormuş. Alp insanlardan biri onu cebine koyup, götürüp babasına göstermiş. Babası:
- Ey yavrucuğum! Nereden aldınsa, götür oraya koy. Artık biz yok olacağız, bizden sonra burada böyle kullar çıkacaklar, ömür sürecekler, kıyamet gününe kadar, demiş.
Oğlu götürüp koymuş. Karagayları, uzun uzun ağaçlan atlayıp gidiyormuş, ot gibi.
Eskiden böyle insanlar yaşamış.
Alp Dede
Eski zamanlarde Alp Dede diye biri varmış. Bu çift sürerken Tanrı, Alp'e çift süren bir insanı göstermiş. Alp Dedenin anası sağ imiş. Bu insanı sabanı ve atlarıyla birlikte cebine koyup getirip anasına göstermiş. Anası bunu görünce:
- Oğlum, git nedereden aldıysan oraya koy, bizden sonra dünyaya gelecek insanlar bunlar. Bunlar fırında ekmek pişirirler, rızıklarını böyle hazırlarlar, demiş. Alp Dede, çiftçiyi götürüp yerine koymuş. O çiftçi daha sonra kaybolmuş. Alp Dede Ademden doğmaymış.
Çam Ağacı Neden Herzaman Yeşildir?
Editör
iltiriş
saat
13:30
|
Çam Ağacı Neden Herzaman Yeşildir? Eğer bu sorunun cevabını arıyorsanız Cevabı aşağıdaki Söylence olmayacaktır. Çünkü Biz burada Botanik ile değil İnsanın doğayı algılaması ve o doğada yaşamı esnasında Tarih boyunca dilden dile dolaşarak gelmiş Efsane, destan söylence gibi Halk Edebiyatını oluşturan Kültür öğelerini sizlerle paylaşmaya çalışıyoruz Tatar Halk edebiyatında yer alan bir söylenceye göre işte Çam ağacının neden her zaman yeşil olduğunun cevabı
Bulgar padişahı, iyice ihtiyarlayınca, serdengeçtilerinden birini abıhayat getirmesi için Buz Denizi boyuna göndermiş. Bu yiğit pek çok ormanlar, sazlıklar, göller geçip, dağlar taşlar aşarak Buz Denizine varmış. Bu denizde bir ada varmış. Bu adada abıhayat bir pınar şeklinde akar dururmuş. Yiğit bu pınara kadar gidip bir kaba abıhayat doldurup geri dönmek için yola çıkmış. Ormanlar içinden geçip gelirken Aşıt suyu boylarına varmış. O zamanlar bu yerlerde koyu çam ormanları varmış. Bu yiğit uzun bir yoldan gelip yorulduğundan Aşıt boylarında biraz dinlenmek istemiş. Bir çam fidanının dibine yatıp uyumuş. Uyurken su kabını ayak ucuna koymuşmuş. Uykusunda su kabını ayağıyla itip devirmiş. Su, çevredeki çamların dibine dökülüp gitmiş. Bu su sayesinde çam ağaçları ebedi yeşil kalmışlar. Bu yiğit ise artık padişahın yanına dönmeyip, Aşıt boylarında yaşamış.
Bulgar padişahı, iyice ihtiyarlayınca, serdengeçtilerinden birini abıhayat getirmesi için Buz Denizi boyuna göndermiş. Bu yiğit pek çok ormanlar, sazlıklar, göller geçip, dağlar taşlar aşarak Buz Denizine varmış. Bu denizde bir ada varmış. Bu adada abıhayat bir pınar şeklinde akar dururmuş. Yiğit bu pınara kadar gidip bir kaba abıhayat doldurup geri dönmek için yola çıkmış. Ormanlar içinden geçip gelirken Aşıt suyu boylarına varmış. O zamanlar bu yerlerde koyu çam ormanları varmış. Bu yiğit uzun bir yoldan gelip yorulduğundan Aşıt boylarında biraz dinlenmek istemiş. Bir çam fidanının dibine yatıp uyumuş. Uyurken su kabını ayak ucuna koymuşmuş. Uykusunda su kabını ayağıyla itip devirmiş. Su, çevredeki çamların dibine dökülüp gitmiş. Bu su sayesinde çam ağaçları ebedi yeşil kalmışlar. Bu yiğit ise artık padişahın yanına dönmeyip, Aşıt boylarında yaşamış.
Eski Kazan Kalesinin Kuruluşu Efsanesi
Editör
iltiriş
saat
13:00
|
Aksak Timur, sayısız askeri ile Bulgar şehrini yakıp yıkıp, yere beraber etmiş. Şehir halkı Aksak'a ne kadar yalvarıp merhamet isteseler de o bir kişiye bile aman vermemiş. Aksak'ın eliyle Bulgar şehri ve çevresindeki bütün köy ve başka şehirler yakılıp yıkılmış, halkı kılıçtan geçirilmiş. Bu ölen kişilerin cesetleri bir yere yığılıp, Aksak bunlara bakıp: "Ben sizi dinin emirlerini tutmadığınız için kestim. Sizden doğan çocuklar da dinsiz olur diye, onların da başlarını kestirip sizin cesetleriniz arasına attırdım. " demiş. Bu cesetlerin etrafına kütükler, samanlar yığıp bunları tutuşturup yakmışlar.
Aksak Timur, Bulgar şehrini harab edip halkını asıp kesip öldürdüğü sırada, Bulgar ilinin hanı Abdullah Han'ı da öldürmüş.
Abdullah Han Aksak Timur tarafından öldürülünce, geriye iki küçük çocuğu ve hatunu hanbike kalmış. Bulgar şehrinin uluları hanın nesli kesilmesin diye hanbike ve şehzadeleri Aksak Timur'un zulmünden kaçırmaya çalışmışlar.
Bunun için Bulgar şehrinin uluları, her ne kadar kendileri Aksak Timur tarafından öldürülecek olsalar da büyük bir gayret sarfedip hanbike ve şehzadeleri çabucak Bulgar şehrinden çıkarıp Büler şehrine uğurlamışlar.
Aksak Timur, Bulgar yurdunda adam kanı içip uzun yıllar bayram etmiş. O, şu zamanda, Bulgar şehri yanında Suvar, Kızlar, Yüketaıv* ve başka Bulgar şehirlerini de yakıp yıkmış, halkını kılıçtan geçirmiş. Bundan sonra da o zamanın en kalabalık, meşhur ve zengin şehirlerinden olan Büler şehrine askeriyle sefer etmiş.
Aksak Timur'un ilgi çekici bir âdeti varmış: Eğer öldürülmeye mahkûm edilen kişiler öldürülmeden önce Aksak Timur "Ne için öldürülüyorsunuz? sorusuna "Kendi günahlarımız yüzünden öldürülüyoruz. Günahımız başımızdan aştı. Bitimir hazretlerini Allah bize ibret için gönderdi. O bize doğru yolu göstericidir, diye cevap verirlerse, onları öldürmez, affeder, pek çok akçe verip gönderirmiş.
Aksak'ın bu âdetini Bulgar ve öteki şehirlerin ahalisi anlamamışmış. Bunun için onlar vahşi Aksak'ın kan şarabı olmuşlar. Büler şehrinin ahalisi ise Aksak'ın bu âdetini anlamışlar. Bunun için Büler şehrindeki asil kişiler, Han'ın öldürülmesinden sonra Bulgar'dan kaçıp gelen hanbike ve onun çocuklarını koruyabilmek içih bir çare aramışlar. Kendi aralarında epey düşündükten sonra, Aksak Timur'un bu bahsedilen huyundan faydalanmayı uygun görmüşler. Bunu Hanbikeye de bildirmişler. Hanbike pek gayretli, cesur, söz ustası ve son derece güzel bir kadınmış. Bu sebeple ona sadece normal insanlar değil, o zamanın asilzadeleri de fikir danışırlarmış. Onun tavsiyeleri, söylediği sözler, gösterdiği işaretler, hepsi de doğru çıkarmış. Kendisini ve çocuklarını korumak için Hanbike hiç telaşa kapılmamış. Bütün zorlukları üstüne almış ve işe girişmiş. O, Aksak Timur'un Büler etrafındaki köyleri yakıp yıkıp, halkını öldürüp Büler şehrine yaklaştığını biliyor ve bekliyormuş. Aksak Timur'un Büler üstüne saldırması, halk için taundan da kötü bir belâ olmuş
Hanbike hiç telaşlanmadan ve vakit kaybetmeden Altınbik ve Alimbik isimli oğullarını yanına alıp, Aksak Timur'a karşı çıkmış. Aksak Timur'un yanına varıp, ustaca sözler söyleyip yumuşatıp, ricasını söylemiş. Şöyle demiş: "Padişahların padişahı, ulu hanım, sultanım hazret-i Bitimir! İşte ben iki oğlumu, şehzadeleri alıp senin huzuruna merhametini ümid ederek geldim. Ben günahkâr Abdullah Han'ın hatunuyum. Bu çocuklar da onun oğulları. Merhamet edip bu iki yavruya babalarının ruhuna Kur'an okuyabilecekleri bir yerde yerleşip, kendi yurdumuz Bulgar'da yaşamamıza ruhsat ediniz. Siz çok yaşayınız. Bütün cihanın devleti, güç ve kudreti sizin olsun.Siz bizim yurdumuzdaki isyankârları cezalandırmak için Tanrı tarafından gönderilmiş bir yol göstericisiniz. Biz hepimiz sizin günahlı kullarınız. Yalvarma bizden, aman sizden.
Hanbikenin bu sözleri Akstk Timur'un hoşuna gitmiş. Hanbike ve oğullarına aman verip, onlara Bulgar yurdunun diledikleri yerinde kale kurup yaşamaya ruhsat vermiş. Hanbikenin ricası ile daha nice asilzadeyi de affedip, Hanbikeyle birlikte kale kurup yaşamalarına izin vermiş.
Bunlar bir araya toplanıp, Büler şehrinden kuzeye doğru gidip, bir küçük dere kıyısında kale yapıp yerleşmişler. Bu kurdukları kale, Eski Kazan** kalesi imiş.
Bu kalede Hanbikenin büyük oğlu Altınbik birinci han olmuş. Altınbik, Eski Kazan kalesine mescitler, medreseler inşa ettirmiş, büyük büyük bahçeler kurdurmuş, dışarıdan pek çok okumuş insan çağırmış. Çocuklar için mektepler açtırmış. Okumuş kişilere hazineden aylık verilmiş. Altınbik, Eski Kazan kalesinde elli yıldan fazla hanlık edip yüz yaşına yakın ölmüş.
Altınbik, atasının hanlık ettiği Bulgar şehrinin harap olmasından dolayı çok üzülüyormuş. O Bulgar devletinin babasının zamanındaki gibi büyük bir devlet olmasına çalışmış. Ancak halkı kılıçtan geçirildiği için yeniden canlandıramamış.
Yine de Altınbik, Bulgar şehrinin yanmadan kalan Halif Cami-i Şerifini***, ve Ulu medreseyi tamir ettirip, imam ve müderrisler çağırıp, yeniden ihya etmiş.
İşte bu Altınbik, Eski Kazan kalesinin kurucusu ve birinci han olan kişi imiş.
Altınbikten sonra kardeşi Alimbik han olmuş. Bu kişi otuz yıldan fazla hanlık edip bir çok hayırlı işler işlemiş, yüz yaşına kadar yaşayıp**** Bulgar'a, atasının mezarına giderken vefat etmiş.
Bulgar ham Abdullah'ın oğullan Eski Kazan şehrinde toplam yüz dört yıl ömür sürmüşler.***** Sonradan Eski Kazan'in bulunduğu yerden ayrılıp, Kazan ırmağının ağzında yeni bir kale kurmuşlar. Bu yeni Kazan kalesinde yüz elli sekiz yıl hanlık etmişler.
* Yüketavv: İdil boyu Bulgarları devletinde yer alan bir şehir. Şimdi Tataristan'ın Çistay şehri yanındaki yerleşim merkezi.
** Eski Kazan : Kazandan 45 km. uzaklıkta, Kazan ırmağının orta havzasında Biyiktavv rayonundaki Kamay ve Urmat köyleri yanında "Eski Kazan isimli bir yerleşim birimi var.
*** Halif Cami-i Şerifi: Bulgar şehrindeki cami. XIII. asrın ikinci yarısında inşa edildiği sanılmaktadır.
****."... yüz yaşına kadar yaşayıp... : Ravi, Alimbik ile Altınbik'in hüküm sürdüğü yılları anlatırken sayıları serbestçe kullanmaktadır.
***** "... yüz dört yıl ömür sürmüşler... : Kazan hanlarının Eski ve Yeni Kazan şehirlerinde hüküm sürme müddetleriyle ilgili veriler rivayetlere has anakronizm olsa gerektir.
Günümüzde Tatar halkının efsane ve menkıbelerini öğrenmek için yegâne kaynak kitap:
Tatar Halik katı. Rivayetler hem Legendalar. Tüzüçisi S. M. Gıylecetdinov, Kazan 1987.
Not: Türk Dünyası Edebiyatı Antolojisi Kültür Bakanlığınca hazırlanmıştır ve yayınlanmıştır. Bakanlığın Bu konuda ki çalışmaları Takdire şayandır Kendilerine teşekkürü Bir borç biliriz
Aksak Timur, Bulgar şehrini harab edip halkını asıp kesip öldürdüğü sırada, Bulgar ilinin hanı Abdullah Han'ı da öldürmüş.
Abdullah Han Aksak Timur tarafından öldürülünce, geriye iki küçük çocuğu ve hatunu hanbike kalmış. Bulgar şehrinin uluları hanın nesli kesilmesin diye hanbike ve şehzadeleri Aksak Timur'un zulmünden kaçırmaya çalışmışlar.
Bunun için Bulgar şehrinin uluları, her ne kadar kendileri Aksak Timur tarafından öldürülecek olsalar da büyük bir gayret sarfedip hanbike ve şehzadeleri çabucak Bulgar şehrinden çıkarıp Büler şehrine uğurlamışlar.
Aksak Timur, Bulgar yurdunda adam kanı içip uzun yıllar bayram etmiş. O, şu zamanda, Bulgar şehri yanında Suvar, Kızlar, Yüketaıv* ve başka Bulgar şehirlerini de yakıp yıkmış, halkını kılıçtan geçirmiş. Bundan sonra da o zamanın en kalabalık, meşhur ve zengin şehirlerinden olan Büler şehrine askeriyle sefer etmiş.
Aksak Timur'un ilgi çekici bir âdeti varmış: Eğer öldürülmeye mahkûm edilen kişiler öldürülmeden önce Aksak Timur "Ne için öldürülüyorsunuz? sorusuna "Kendi günahlarımız yüzünden öldürülüyoruz. Günahımız başımızdan aştı. Bitimir hazretlerini Allah bize ibret için gönderdi. O bize doğru yolu göstericidir, diye cevap verirlerse, onları öldürmez, affeder, pek çok akçe verip gönderirmiş.
Aksak'ın bu âdetini Bulgar ve öteki şehirlerin ahalisi anlamamışmış. Bunun için onlar vahşi Aksak'ın kan şarabı olmuşlar. Büler şehrinin ahalisi ise Aksak'ın bu âdetini anlamışlar. Bunun için Büler şehrindeki asil kişiler, Han'ın öldürülmesinden sonra Bulgar'dan kaçıp gelen hanbike ve onun çocuklarını koruyabilmek içih bir çare aramışlar. Kendi aralarında epey düşündükten sonra, Aksak Timur'un bu bahsedilen huyundan faydalanmayı uygun görmüşler. Bunu Hanbikeye de bildirmişler. Hanbike pek gayretli, cesur, söz ustası ve son derece güzel bir kadınmış. Bu sebeple ona sadece normal insanlar değil, o zamanın asilzadeleri de fikir danışırlarmış. Onun tavsiyeleri, söylediği sözler, gösterdiği işaretler, hepsi de doğru çıkarmış. Kendisini ve çocuklarını korumak için Hanbike hiç telaşa kapılmamış. Bütün zorlukları üstüne almış ve işe girişmiş. O, Aksak Timur'un Büler etrafındaki köyleri yakıp yıkıp, halkını öldürüp Büler şehrine yaklaştığını biliyor ve bekliyormuş. Aksak Timur'un Büler üstüne saldırması, halk için taundan da kötü bir belâ olmuş
Hanbike hiç telaşlanmadan ve vakit kaybetmeden Altınbik ve Alimbik isimli oğullarını yanına alıp, Aksak Timur'a karşı çıkmış. Aksak Timur'un yanına varıp, ustaca sözler söyleyip yumuşatıp, ricasını söylemiş. Şöyle demiş: "Padişahların padişahı, ulu hanım, sultanım hazret-i Bitimir! İşte ben iki oğlumu, şehzadeleri alıp senin huzuruna merhametini ümid ederek geldim. Ben günahkâr Abdullah Han'ın hatunuyum. Bu çocuklar da onun oğulları. Merhamet edip bu iki yavruya babalarının ruhuna Kur'an okuyabilecekleri bir yerde yerleşip, kendi yurdumuz Bulgar'da yaşamamıza ruhsat ediniz. Siz çok yaşayınız. Bütün cihanın devleti, güç ve kudreti sizin olsun.Siz bizim yurdumuzdaki isyankârları cezalandırmak için Tanrı tarafından gönderilmiş bir yol göstericisiniz. Biz hepimiz sizin günahlı kullarınız. Yalvarma bizden, aman sizden.
Hanbikenin bu sözleri Akstk Timur'un hoşuna gitmiş. Hanbike ve oğullarına aman verip, onlara Bulgar yurdunun diledikleri yerinde kale kurup yaşamaya ruhsat vermiş. Hanbikenin ricası ile daha nice asilzadeyi de affedip, Hanbikeyle birlikte kale kurup yaşamalarına izin vermiş.
Bunlar bir araya toplanıp, Büler şehrinden kuzeye doğru gidip, bir küçük dere kıyısında kale yapıp yerleşmişler. Bu kurdukları kale, Eski Kazan** kalesi imiş.
Bu kalede Hanbikenin büyük oğlu Altınbik birinci han olmuş. Altınbik, Eski Kazan kalesine mescitler, medreseler inşa ettirmiş, büyük büyük bahçeler kurdurmuş, dışarıdan pek çok okumuş insan çağırmış. Çocuklar için mektepler açtırmış. Okumuş kişilere hazineden aylık verilmiş. Altınbik, Eski Kazan kalesinde elli yıldan fazla hanlık edip yüz yaşına yakın ölmüş.
Altınbik, atasının hanlık ettiği Bulgar şehrinin harap olmasından dolayı çok üzülüyormuş. O Bulgar devletinin babasının zamanındaki gibi büyük bir devlet olmasına çalışmış. Ancak halkı kılıçtan geçirildiği için yeniden canlandıramamış.
Yine de Altınbik, Bulgar şehrinin yanmadan kalan Halif Cami-i Şerifini***, ve Ulu medreseyi tamir ettirip, imam ve müderrisler çağırıp, yeniden ihya etmiş.
İşte bu Altınbik, Eski Kazan kalesinin kurucusu ve birinci han olan kişi imiş.
Altınbikten sonra kardeşi Alimbik han olmuş. Bu kişi otuz yıldan fazla hanlık edip bir çok hayırlı işler işlemiş, yüz yaşına kadar yaşayıp**** Bulgar'a, atasının mezarına giderken vefat etmiş.
Bulgar ham Abdullah'ın oğullan Eski Kazan şehrinde toplam yüz dört yıl ömür sürmüşler.***** Sonradan Eski Kazan'in bulunduğu yerden ayrılıp, Kazan ırmağının ağzında yeni bir kale kurmuşlar. Bu yeni Kazan kalesinde yüz elli sekiz yıl hanlık etmişler.
* Yüketavv: İdil boyu Bulgarları devletinde yer alan bir şehir. Şimdi Tataristan'ın Çistay şehri yanındaki yerleşim merkezi.
** Eski Kazan : Kazandan 45 km. uzaklıkta, Kazan ırmağının orta havzasında Biyiktavv rayonundaki Kamay ve Urmat köyleri yanında "Eski Kazan isimli bir yerleşim birimi var.
*** Halif Cami-i Şerifi: Bulgar şehrindeki cami. XIII. asrın ikinci yarısında inşa edildiği sanılmaktadır.
****."... yüz yaşına kadar yaşayıp... : Ravi, Alimbik ile Altınbik'in hüküm sürdüğü yılları anlatırken sayıları serbestçe kullanmaktadır.
***** "... yüz dört yıl ömür sürmüşler... : Kazan hanlarının Eski ve Yeni Kazan şehirlerinde hüküm sürme müddetleriyle ilgili veriler rivayetlere has anakronizm olsa gerektir.
Günümüzde Tatar halkının efsane ve menkıbelerini öğrenmek için yegâne kaynak kitap:
Tatar Halik katı. Rivayetler hem Legendalar. Tüzüçisi S. M. Gıylecetdinov, Kazan 1987.
Not: Türk Dünyası Edebiyatı Antolojisi Kültür Bakanlığınca hazırlanmıştır ve yayınlanmıştır. Bakanlığın Bu konuda ki çalışmaları Takdire şayandır Kendilerine teşekkürü Bir borç biliriz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)