Yarım Oroz Kardaş (makedonya masalları)
Ne varimiş, ne yogimiş. "Bir evde varimiş bir nene, bir oroz em bir küpek. Onlar çok fakir imişler. Günün birinde oroz nenesine demiş:
- Nene, ben gicleym kazanmağa.
Çikmiş kazanmağa. Git, git, ününe 'Vardar çikay em dey:
- Yarım oroz kardaş, nereye büle?
- Kazanmağa gîdeym.
- Gelem mi ben da?
- Gel, ama gezemesın, yorolnrsıın.
- A ben nasıl yorolurnm. Sen bir buçuk ayaklen, ben koca Vardar gün gece gezeym yorolmaym.
E gidey, gidey Vardar orozle bir yere kadar em dey oroza:
- A yarım oroz kardaş, ben yoroldum.
- Demedim mi sana ki yorulacaksın. Ya şimdi ne yapaciz. Ay şimdi gir içime?
Vardar giri orozun içine. Sonra tu tay yoli, gene gidey, gidey, çikay kurt.
- Yarım oroz kardaş, uğurlar, nereye büle?
- Kazanmağa.
- Gelem mi ben da?
- Gel ama yorulursun.
Gideylar, gideylar. Bir vakit sonra kurt yoroli. Oroz oni da ali içme. Gene gidey,gidey, çikay tilki: Oda:
- Yanın oroz kardaş, nereye büle?
- Gideym kazanmağa.
- Alır mism beni da?
- Alırım ama yorolursun.
- Nasıl yorolunım, ben dört ayakle, sen bir buçuk ayakle.
O da bir vakit sonra yoroli. Oni da oroz ali içine. Gideylar, gideylar, em yetışilar padişanm konağına. Dişarda bir gübrelik varimiş. Oroz da biney gübrenin üstüne em ütey:
- Kiki-ri-ku, kiki-ri-ku! Padişanm en güzel kızıni isterim!
Bunlar duyaylar. Gideylar verilar aber padişaya. Padîşa da emir veri:
- Alın orozi, atın tauklara.
İzmetçiler ataylar orozi tauklara. Saba ne gürsünlar! Bir tauk kalmamış, çünki oroz çikarmiş Tilkiy İçinden. Onlar güya zanetmişlar tauklar tepeleyeceklar
yabanci orozi. Olmiş tam tersine. Gene sabaylen oroz sag salim çikmiş gübreliğe.
Gene üle ütmiş:
- Kikİ-ri-ku, kiki-ri-ku! Ben padişanm en güzel kızmi isterim!
Padişa gene emredi:
- Alın buni, atın ayvanlara. Eşekler, begirler tepelesin.
Bu defası oroz çikari kurti. Ne begir bragi ne bir şey. Gene ayni ütey gübrelikte. Padişa gene emretıri:
- Atın buni hırıma, zare çok ziyan yapti. Yansın!
Buni ataylar furıma. Oroz çikari Vardari. Ne ateş kali ne turun. Hep gütüri. Gene oroz çikay gübreliğe. Gene üle ütey. Padişa gene emredi:
- Alın oni atın azneye!
Ataylar azneye. Oroz. ye pare, ye lira. Ustalıklen bragi bir tane lira ağzında güya ki bogıılmiş. Gideylar baksınlar ne olmiş, Açan gürilnr ne olmiş, ataylar gübreliğe. E bu, ne kadar adamlar çekili yavaş yavaş çikay gidey evine. Evine gelince, bagiri nenesine:
- Yap bir yatak, ser pürüncik çarşaf, bir sopa al, vur karnıma.
Ne vakit vuri nenesi karnına liralar çikay tıkır tıkır, Gene vuri, gene çikay liralar tıkır tıkır. Sonra ali nenesi, gidey komşiya, aray şinik. Komşi soray:
- Nedir komşi, ne ülçecen?
- Biraz bogdayi ülçecem.
Komşi inanmamiş, altına biraz tutkal koyay, Bu da ülçey liraları. Gürmey ki bir lira kalmiş şinik altına. Ne vakit da gütüri şiniği komşi dey:
- Bitirdin mi komşi işini?
- Aa-a, bitirdim komşi, bitirdim.
Komşi güri lirayi em dey:
- A komşi, sen bana bogday dedin, nerden aldın bunlari?
- Yolladım orozumi kazanmağa.
- U-u, yollayanı ben da küpegi, o da kazansın, Yollay küpegi. Küpek da gidey değirmene kadar. Yey un, gelİ eve.
- Nene yap bir yatak, ser pürüncük çarşaflar em al bir sopa vur karnıma.
O, ne lira ne bir şey, Yediklerini çikari. Ortahgİ berbat edey. Masala kümür, bize ümür. Masal ütede, biz beride.
(Üsküp Masalı Derleyen:
Özcan Hayrettin)
Masal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Masal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Buzağı,Kuzu ve Kurtlar Masalı
Arslanbek adında bir kişinin bir buzağısı, bir de kuzusu varmış. Bir gün onlar otlakta otluyormuş. Otlarken onlar hayli uzağa yürümüş. Yolda tavşan derisi bulup, onu da koltuğuna kıstırıp, yürürler. Yürürken akşam olduğunu bilmezler. Sonra onlar duman çıkan yeri görüp, oraya varırlar. bu yerde bir in varmış. Onlar hepsi de oraya girer. Bakmışlar, içki içen dokuz kurt var. Selâm verip, tavşan derisini de kapı ardına asıp buzağı da, kuzu da girip, bunların yanında oturur. Kurtlar konuklarına hürmet etmeyip, kendilerinin kopuzcusuna söylerler:
-Buzağıya çal, buzağıya çal.
-Hinti minti, hinti minti.
Kuzu tamam öğle yemeğine.
Hinti - minti, hinti - minti.
Buzağı tamam öğle yemeğine! diye çalıp yırlıyor kopuzcu kurt da.
Kurtların kendilerini yemek istediğini anlayan, buzağı söyler kurtlara:
-Veriniz şimdi ben de çalayım, der. Kurtlar,buzağının bildiği olmasa da, bize bir gülecek şey çıkar yemeden, diye kopuzu uzatırlar. Buzağıkopuzu çalar:
-Hinti minti, hinti minti,
Dokuz deri kürklüğüm,
Hinti minti, hinti minti,
Kapı arkasında yakalık, diye yırlıyor.
Kurtlar kapı arkasına bakarlar; tavşan derisi var. "Ne güçlü hayvanlardır bunlar, bizim dokuzumuzu da öldürüp, derilerimizden kürk etmeğe niyetleniyorlar. Geliniz, kaçalım", derler birbirine fısıldayıp. Kalkıp dokuz kurt da kaçıp gider.
Sonra buzağı kuzuya şöyle der:
-Bunlar kaçtı, ama daha da çok olup gelirler diye düşünüyorum. O zaman bizi kurnazlığımız kurtarmaz. Gel, buradan gidelim, der.
Onlar toprak damdan çıkıp, bir ağaca tırmanıp beklerler. Bir zaman sonra kurtlar on iki kişi olup gelirler. İnin içinde bunları bulamayan kurtlar gelip Şu ağacın dibinde gezinmeye başlarlar. Birden kuzunun sidiği gelir.
-Sidiğim geldi, ne edeyim? diye sorar bu, buzağıya.
-Yere insen, seni kurtlar yerler, bir dal tutup işe bari, der buzağı.
Kuzu işemeğe hazırlanıyorum derken dalı budağıyla birlikte yere düşüp gider. Kurtların aklı
başına gelinceye kadar buzağının aklına parlak bir fikir gelir ve kuzuya bağırır:
-Semizini tut, semizini tut! diye.
Kurtlar:
-Bunlar nasıl yiğit canlılardır, bırakıp gidelim,diye kaçar.
Buzağı ağaçtan düşüp, kuzuyla birlikte tavşan derisini alıp, Arslanbek'in evine dönüp gelir.
Onmayıp büyümeyip kurtlar kalır, onup büyüyüp,mutlu olup kuzu ile buzağı kalır.
Kumuk Türklerine ait bir masalı daha sizinle paylaştık masal içinde geçen yırlamak kelimesi söylemek, şarkı söylemek anlamındadır masalın sonunda ki onmayıp büyümeyip... şeklinde devam eden cümle Türk masallarının sonunda onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine şeklinde bitiş cümlesinin bir benzeri şeklinde bir cümledir. kopuz ise Türk milletine özgü bir sazdır Halk şairlerince yani ozanlarca kullanılır.
Buzav, Qozu Va Börüler
Aliyev Salav, Haciyev Abdulhakim,
-Buzağıya çal, buzağıya çal.
-Hinti minti, hinti minti.
Kuzu tamam öğle yemeğine.
Hinti - minti, hinti - minti.
Buzağı tamam öğle yemeğine! diye çalıp yırlıyor kopuzcu kurt da.
Kurtların kendilerini yemek istediğini anlayan, buzağı söyler kurtlara:
-Veriniz şimdi ben de çalayım, der. Kurtlar,buzağının bildiği olmasa da, bize bir gülecek şey çıkar yemeden, diye kopuzu uzatırlar. Buzağıkopuzu çalar:
-Hinti minti, hinti minti,
Dokuz deri kürklüğüm,
Hinti minti, hinti minti,
Kapı arkasında yakalık, diye yırlıyor.
Kurtlar kapı arkasına bakarlar; tavşan derisi var. "Ne güçlü hayvanlardır bunlar, bizim dokuzumuzu da öldürüp, derilerimizden kürk etmeğe niyetleniyorlar. Geliniz, kaçalım", derler birbirine fısıldayıp. Kalkıp dokuz kurt da kaçıp gider.
Sonra buzağı kuzuya şöyle der:
-Bunlar kaçtı, ama daha da çok olup gelirler diye düşünüyorum. O zaman bizi kurnazlığımız kurtarmaz. Gel, buradan gidelim, der.
Onlar toprak damdan çıkıp, bir ağaca tırmanıp beklerler. Bir zaman sonra kurtlar on iki kişi olup gelirler. İnin içinde bunları bulamayan kurtlar gelip Şu ağacın dibinde gezinmeye başlarlar. Birden kuzunun sidiği gelir.
-Sidiğim geldi, ne edeyim? diye sorar bu, buzağıya.
-Yere insen, seni kurtlar yerler, bir dal tutup işe bari, der buzağı.
Kuzu işemeğe hazırlanıyorum derken dalı budağıyla birlikte yere düşüp gider. Kurtların aklı
başına gelinceye kadar buzağının aklına parlak bir fikir gelir ve kuzuya bağırır:
-Semizini tut, semizini tut! diye.
Kurtlar:
-Bunlar nasıl yiğit canlılardır, bırakıp gidelim,diye kaçar.
Buzağı ağaçtan düşüp, kuzuyla birlikte tavşan derisini alıp, Arslanbek'in evine dönüp gelir.
Onmayıp büyümeyip kurtlar kalır, onup büyüyüp,mutlu olup kuzu ile buzağı kalır.
Kumuk Türklerine ait bir masalı daha sizinle paylaştık masal içinde geçen yırlamak kelimesi söylemek, şarkı söylemek anlamındadır masalın sonunda ki onmayıp büyümeyip... şeklinde devam eden cümle Türk masallarının sonunda onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine şeklinde bitiş cümlesinin bir benzeri şeklinde bir cümledir. kopuz ise Türk milletine özgü bir sazdır Halk şairlerince yani ozanlarca kullanılır.
Buzav, Qozu Va Börüler
Aliyev Salav, Haciyev Abdulhakim,
Tilki Tilki Tüyü Altın... Masalı
Editör
iltiriş
saat
13:00
|
Bir ayı, bir tilki, bir yaban domuzu, bir tavşan, bir çakal, bir kurt, bir horoz varmış. Bunlar toplanıp birlikte çalışıp, birlikte yiyip yaşamak üzere sözledirler. Ayı bunların batın olur, yaban domuzu yaşlııs, kurt avcısı, tavşan koyun çoban, çakal habercisi, horoz da mollası olur. Yalnız tilkiye bir iş verilmiyor. Bunlar her gün kendi görevlerini yerine getirip yaşıyorlarmış. Birgün, yiyecek bir şey bulmayıp, aç kalır. Tilki bunlara şöyle der:
Tilki tilki, tüyü altın, Tüyü hepsi su altın! Yaban domuzu bizim yaşlımız, Ayı bizim bahrimiz, Kurt bizim avcımız, Tavşan bizim koyun çobanımız, Çakal bizim habercimiz,Horoz bizim mollamızdır. Molla bize ne gerek? Geliniz, şunu yiyelim!
Bunlar horozu yerler. Bir gün bunlar yine aç kalırlar. Tilki yine şöyle söyler:
Tilki tilki, tüyü altın, Tüyü hepsi, temiz altın.Yaban domuzu, bizim yaşlımız, Ayı bizim bahrimiz, Kurt bizim avcımız, Çakal bizim habercimiz, Tavşan bizim koyun çobanımız.Koyun çobanı bize ne gerek? şunu, geliniz, yiyelim! Tavşanı da yerler.
Bir gün bunlar yine aç kalırlar. Tilki de önceki gibi başlar:
Tilki tilki, tüyü altın, Tüyü hepsi temiz altın. Yaban domuzu yaşlımız, Ayı bizim bahrimiz, Kurt bizim avcımız, Çakal bizim habercimiz. Haberci bize ne gerek? Geliniz,şunu da yiyelim! Tutup, şurada çakalı da yerler.
Bir daha aç kalırlar, tilki bu kez de söyler:
Tilki tilki, tüyü altın, Tüyü hepsi temiz altın. Kurt bizim avıcımız, Yaban domuzu bizim yaşlımız, Ayı bizim hatırımız. Bahr bize neye gerek? Geliniz, şunu da yiyelim!
Yaban domuzuna öldürtüp, ayıya saldırıp onu da yerler. Ayının eti de bitip, bunlar yine aç kalırlar. Tilki, kurda bakarak:
Tilki tilki tüyü altın, Tüyü hepsi temiz altın. Kurt bizim avcımız, Yaban domuzu bizim yaşlımız. Yaşlı bize ne gerek? Geliniz, şunu da yiyelim!
Kurt, saldırıp yaban domuzunu öldürür. Bunun etini de yerler. Yaban domuzunun eti de biter. şimdi tilki ne yaparsam kendimi yedirmeden kurttan kurtulurum diye düşünür.
Günlerin birinde tilki kendi başına gezmeğe çıkar. Yol boyu giderken, bir kuyruk bulur. Tilki, kuyruğa değmeden düşünür:
"Bir belâsı olmasa, yolda kuyruk bulunmaz, burada tuzak olsa gerek. " Doğruca kurdun yanına gidip:
-Ben iyi bir kuyruk gördüm, sensiz yemek istemedim. Gel, gidip şunu yiyelim! der.
Erken bunlar o kuyruğu yemeğe giderler. Kuyruğun bulunduğu yere varınca tilki durup, kurda kuyruğu gösterir:
-işte şu kuyruk, gidip ye, der.
-Sen niye yemiyorsun? der tilkiye kurt. Tilki:
-Ben bugün orucum, der.
Kurt inanıp, ne güzel yemek diye kuyruğa doğru koşar. Koşmasıyla birlikte tuzağa düşüp kalır. Kurt tuzağa düşmüş çabalanırken tilki yetişir ve basıp kuyruğu yemeğe başlar. O zaman tuzaktaki kurt buna:
-Sen orucum diyordun, niye şimdi yiyorsun? der.
-Ay gördüm, oruç bitmiş, diye cevap verir tilki.
Kurt:-Ben ne zaman görürüm ay ? diye sorar.
Tilki:-Tuzağın sahibi geldiğinde görürsün, der.
Tilki kuyruğu yiyip doyup gider, kurt ise kalır tuzakta.B ir süre sonra tuzağın sahibi gelip kurdu bir güzel pataklar. Nasl yaptıysa kurt bu pataklamadan çabalayarak bir yolunu bulup kaçar. Tilki işitir kurdun ölmeden kurtulduğunu. Kurdun kendisini gördüğünde tanımaması için küle belenip rengini değiştirir. Çok dolaşmaktan korkan tilki, eski bir değirmende yaşamaya başlar.
Bir gün kurt gezerken o değirmene çıkıp gelir. Tilki bunu görüp korkar, ama belli etmez; değirmenciyim diye oturur. Kurt ise bunu tanımadan sorar:
-Tilki, burada ne edip duruyorsun, ne yiyip yaşıyorsun? diye.
Tilki cevap verir: -Vallahi nasıl yaşayayım, şu değirmeni döndürüp, döndüğünde taşın altına dilimi koyup şundan çıkan unu yalayıp yaşıyorum. Kurt bundan rica eder:
-Ben de yalayayım bari şu unu, diye.
-Olur, yalarsan yala, diye tilki bunu değirmentaşının yanına da oturtup, dilini taşın altına koyup, kendi çıkıp oluk başından değirmene su gönderir. Değirmen dönüp kurdun dilini koparır. Tilki ise değirmenden kaçıp gider. Bu yine düşünüp kurdun kendisini arayacağını bilir.
Bir kumluk yere gider, yuvarlanıp tekrar rengini değiştirir. Bir gün kışın çok soğuk zamanında tilki su kıyısındadır. Birden bunun üstüne o kurt çıkıp gelir. Kurt bunu bu kez de tanımaz, selâm verip sorar:
-Nasıl yaşıyorsun, ne yiyip yaşıyorsun?
-Nasıl yaşayayım, her gün akşam olduğunda şu suya kuyruğumu sokuyorum. Sabah oluncaya dek öyle bırakıyorum. Sabah çekip kuyruğumu sudan alsam, ona takılıp asılıp balıklar gelir. Onları yiyip yaşıyorum, der tilki. Sonra kurt rica eder:
-Ne olur, benim de bu gece burada durmama izin ver Ben de kuyruğumu sokup balık yiyip muttu olurdum, der.
-İzin veriyorum, bu gece şu suyu kullanmaksanadır, der tilki.
Akşam olduğunda kurt kuyruğunu suya sokup bekler. Tilki de buna bakıp durur. Zaman zaman tilki kurda:
-Çekip baksana kuyruğunu, ağırlaşmış mı? der. Kurt kuyruğunu kımıldatıp:
-Vallahi, biraz ağırlaşmış mış gibi görünür, der.
-Bırak, iyice ağırlaşsın, karın doyuracak bir şey çıkacak kadar, der tilki. Gece yarısı olduğunda tilki yine sorar:
-ağırlaşmış mı, baksana, diye. Kurt kuyruğunu çekip bakarken:
-iyice ağır olmuş, der.
-Bırak daha da iyi ağırlaşsın, der tilki. Tan yeri ağırmağabaşladığında, tilki bir daha:
-şimdi nasıldır baksana, çok ağır mı? diye sorar.
Kurt kuyruğunu çekmeğe bakıyor; pek ağır, çekemiyor. Tilki yine söyler:-Kuvvetlice çekip baksana, çok şey gelmiştir, der. Kurt çeker, ama kuyruk dibine kadar donmuş , kımıldatamıyor.
Tilki yapacağını yapmıştr. Kurt ise ne yapacağını bilemeden çabalayıp dururken bunların üstüne suya gelen kadınlar ve başkaları gelir. Adamlar bunları kuşatır, önce tilkiyi, sonra kurdu öldürürler.
Aliyev Salav, Haciyev Abdulhakim
Kumuk Halk Edebiyatından (tulku tulku tuğu altın)
Tilki tilki, tüyü altın, Tüyü hepsi su altın! Yaban domuzu bizim yaşlımız, Ayı bizim bahrimiz, Kurt bizim avcımız, Tavşan bizim koyun çobanımız, Çakal bizim habercimiz,Horoz bizim mollamızdır. Molla bize ne gerek? Geliniz, şunu yiyelim!
Bunlar horozu yerler. Bir gün bunlar yine aç kalırlar. Tilki yine şöyle söyler:
Tilki tilki, tüyü altın, Tüyü hepsi, temiz altın.Yaban domuzu, bizim yaşlımız, Ayı bizim bahrimiz, Kurt bizim avcımız, Çakal bizim habercimiz, Tavşan bizim koyun çobanımız.Koyun çobanı bize ne gerek? şunu, geliniz, yiyelim! Tavşanı da yerler.
Bir gün bunlar yine aç kalırlar. Tilki de önceki gibi başlar:
Tilki tilki, tüyü altın, Tüyü hepsi temiz altın. Yaban domuzu yaşlımız, Ayı bizim bahrimiz, Kurt bizim avcımız, Çakal bizim habercimiz. Haberci bize ne gerek? Geliniz,şunu da yiyelim! Tutup, şurada çakalı da yerler.
Bir daha aç kalırlar, tilki bu kez de söyler:
Tilki tilki, tüyü altın, Tüyü hepsi temiz altın. Kurt bizim avıcımız, Yaban domuzu bizim yaşlımız, Ayı bizim hatırımız. Bahr bize neye gerek? Geliniz, şunu da yiyelim!
Yaban domuzuna öldürtüp, ayıya saldırıp onu da yerler. Ayının eti de bitip, bunlar yine aç kalırlar. Tilki, kurda bakarak:
Tilki tilki tüyü altın, Tüyü hepsi temiz altın. Kurt bizim avcımız, Yaban domuzu bizim yaşlımız. Yaşlı bize ne gerek? Geliniz, şunu da yiyelim!
Kurt, saldırıp yaban domuzunu öldürür. Bunun etini de yerler. Yaban domuzunun eti de biter. şimdi tilki ne yaparsam kendimi yedirmeden kurttan kurtulurum diye düşünür.
Günlerin birinde tilki kendi başına gezmeğe çıkar. Yol boyu giderken, bir kuyruk bulur. Tilki, kuyruğa değmeden düşünür:
"Bir belâsı olmasa, yolda kuyruk bulunmaz, burada tuzak olsa gerek. " Doğruca kurdun yanına gidip:
-Ben iyi bir kuyruk gördüm, sensiz yemek istemedim. Gel, gidip şunu yiyelim! der.
Erken bunlar o kuyruğu yemeğe giderler. Kuyruğun bulunduğu yere varınca tilki durup, kurda kuyruğu gösterir:
-işte şu kuyruk, gidip ye, der.
-Sen niye yemiyorsun? der tilkiye kurt. Tilki:
-Ben bugün orucum, der.
Kurt inanıp, ne güzel yemek diye kuyruğa doğru koşar. Koşmasıyla birlikte tuzağa düşüp kalır. Kurt tuzağa düşmüş çabalanırken tilki yetişir ve basıp kuyruğu yemeğe başlar. O zaman tuzaktaki kurt buna:
-Sen orucum diyordun, niye şimdi yiyorsun? der.
-Ay gördüm, oruç bitmiş, diye cevap verir tilki.
Kurt:-Ben ne zaman görürüm ay ? diye sorar.
Tilki:-Tuzağın sahibi geldiğinde görürsün, der.
Tilki kuyruğu yiyip doyup gider, kurt ise kalır tuzakta.B ir süre sonra tuzağın sahibi gelip kurdu bir güzel pataklar. Nasl yaptıysa kurt bu pataklamadan çabalayarak bir yolunu bulup kaçar. Tilki işitir kurdun ölmeden kurtulduğunu. Kurdun kendisini gördüğünde tanımaması için küle belenip rengini değiştirir. Çok dolaşmaktan korkan tilki, eski bir değirmende yaşamaya başlar.
Bir gün kurt gezerken o değirmene çıkıp gelir. Tilki bunu görüp korkar, ama belli etmez; değirmenciyim diye oturur. Kurt ise bunu tanımadan sorar:
-Tilki, burada ne edip duruyorsun, ne yiyip yaşıyorsun? diye.
Tilki cevap verir: -Vallahi nasıl yaşayayım, şu değirmeni döndürüp, döndüğünde taşın altına dilimi koyup şundan çıkan unu yalayıp yaşıyorum. Kurt bundan rica eder:
-Ben de yalayayım bari şu unu, diye.
-Olur, yalarsan yala, diye tilki bunu değirmentaşının yanına da oturtup, dilini taşın altına koyup, kendi çıkıp oluk başından değirmene su gönderir. Değirmen dönüp kurdun dilini koparır. Tilki ise değirmenden kaçıp gider. Bu yine düşünüp kurdun kendisini arayacağını bilir.
Bir kumluk yere gider, yuvarlanıp tekrar rengini değiştirir. Bir gün kışın çok soğuk zamanında tilki su kıyısındadır. Birden bunun üstüne o kurt çıkıp gelir. Kurt bunu bu kez de tanımaz, selâm verip sorar:
-Nasıl yaşıyorsun, ne yiyip yaşıyorsun?
-Nasıl yaşayayım, her gün akşam olduğunda şu suya kuyruğumu sokuyorum. Sabah oluncaya dek öyle bırakıyorum. Sabah çekip kuyruğumu sudan alsam, ona takılıp asılıp balıklar gelir. Onları yiyip yaşıyorum, der tilki. Sonra kurt rica eder:
-Ne olur, benim de bu gece burada durmama izin ver Ben de kuyruğumu sokup balık yiyip muttu olurdum, der.
-İzin veriyorum, bu gece şu suyu kullanmaksanadır, der tilki.
Akşam olduğunda kurt kuyruğunu suya sokup bekler. Tilki de buna bakıp durur. Zaman zaman tilki kurda:
-Çekip baksana kuyruğunu, ağırlaşmış mı? der. Kurt kuyruğunu kımıldatıp:
-Vallahi, biraz ağırlaşmış mış gibi görünür, der.
-Bırak, iyice ağırlaşsın, karın doyuracak bir şey çıkacak kadar, der tilki. Gece yarısı olduğunda tilki yine sorar:
-ağırlaşmış mı, baksana, diye. Kurt kuyruğunu çekip bakarken:
-iyice ağır olmuş, der.
-Bırak daha da iyi ağırlaşsın, der tilki. Tan yeri ağırmağabaşladığında, tilki bir daha:
-şimdi nasıldır baksana, çok ağır mı? diye sorar.
Kurt kuyruğunu çekmeğe bakıyor; pek ağır, çekemiyor. Tilki yine söyler:-Kuvvetlice çekip baksana, çok şey gelmiştir, der. Kurt çeker, ama kuyruk dibine kadar donmuş , kımıldatamıyor.
Tilki yapacağını yapmıştr. Kurt ise ne yapacağını bilemeden çabalayıp dururken bunların üstüne suya gelen kadınlar ve başkaları gelir. Adamlar bunları kuşatır, önce tilkiyi, sonra kurdu öldürürler.
Aliyev Salav, Haciyev Abdulhakim
Kumuk Halk Edebiyatından (tulku tulku tuğu altın)
Hileci Yolcu Masalı Hillaçı Yolavçu
Dünyada pek mutlu yaşayan bir hileci yolcu varmış. Bir gün o, yolda giderken bir çiftçiyle karşılaşır. Bu çiftçi, elinde at kuyruğu alıp, pek üzüntülü bir şekilde geliyormuş.
-Niye böyle üzüntülüsün? diye sorar yolcu.
-Başıma büyük bir belâ gelmiş. Bir yalnız atım var idi, şunu da kurtlar yemiş. Yalnız şu kuyruğunu bırakmışlar. Atsız bana hayat yok! diye şikâyet eder çiftçi.
-Ver şimdi bana kuyruğu! Önceki atından daha iyi bir at alıp gelirim. Sen şurada dur, diye, yolcu alıp kuyruğu, yoluna devam eder. Çiftçi bunun sonu ne olur diye, yerinde durur.
Yolcu ise komşu köyün yakınındaki ağaçlığa gelir ve bir tilki yuvası görüp, oraya kuyruğu sokar, kendisi de orada oturup, kuyruğun bir ucundan tutmuş durur. Bu köyde pek gözü doymaz zengin bir adam yaşıyormuş. Çok geçmeden yolcunun yanına, en iyi atına binerek o zengin gelir.
-Burada ne edersin? Niye sen atın kuyruğunu tutmuşsun? diye sorar bu.
-Ben şurada atımı otlamağa göndermiş idim. O ise şu yuvaya girip kalmış. Eğer onun kuyruğundan tutmamış olsam, ben attan mahrum kalacaktım. şimdi biraz dinlenip, atı şu delikten çıkaracam, der yolcu.
-O at, nasıl attır? Bari iyi koşan bir at mı? diye sorar bu gözü doymaz zengin.
-Bu at bir günün içinde beni dünyanın çevresindeyedi kere döndürür idi. Onun yelesi dağın başındaki kar gibi; o koştuğu zaman yer gök titrer; kulaklarının arasına on deve sığar, şahlandığında ise başı bulutlara değer! diye atı övmeye durur yolcu.
Zengin adam, kıskançlıktan titreyerek sıçrayıp atından iner, yolcuyu bir kenara itip, kuyruğu kaparak tutar ve:
-Benim ağaçlığımda atını otlatmağa kim izin verdi? Defolup git şuradan! diye haykırır.
-iyi ama, benim ayaklarım bir şeye yaramıyor. Yaya yürüyemiyorum, der yolcu.
-Tamam! Kuyruğu ben tutayum, sen de benim atuma bin ve yok olup git şuradan! bir daha benim gözüme görünme! diye söyler hasis zengin.
Yolcu, sıçrayıp ata biner; yel gibi olup gider, atı yoksul çiftçiye verip, kendisi yoluna devam eder.
Öğle vakti bu, bir başka bir zengin kişiye rastlar. Onun başında etle dolu bir kazan varmış. O öyle gözü doymaz birisiymiş ki, hatta bir yere varsa, başkaları yiyip bırakır diye, yemeği kendisiyle birlikte alıp gider olmuş.Bu zengin, yolcuyu görüp:
-Sen bütün ahmakları pek iyi aldatırmışsın diyes öylerler. Akıllı adamı ise sen hiç bir zaman aldatamazsın. Becerebilirsen, aldatsana beni! diye alay etmeğe başlamış.
-Benim aldatmağa zamanım yok. Bütün gök yanıp gidiyor, sen hiç bir şey görmüyorsun! demiş yolcu. Bu zengin birden göğe bakar; başındaki kazan düşüp, eti meti saçılıp gider.
-işte, seni aldattığıma göre sen de ahmakların birisin! diyen yolcu, yoluna devam eder.
Çok geçmeden buna bir Han rast gelir.
-Sen kimsin? Senin evin köyün nerededir? Mesleğin nedir, ne yaparsın?
-Benim evim köyüm yok. Yapmaya gelince, ben ne istersem onu yapabilirim.
Han öfkelenip:
-Niye yalan söylersin?! Han olsam da, ben bile her istediğimi yapamıyorum, der.
-Sen yapamıyorsundur da, ben yaparım, der yolcu.
-Öylese, beni attan indir bakalım, der Han.
-Sen doğru söylüyorsun. Ben Han'ı attan indiremem,ama sen attan inersen, ata bindirebilirim, der yolcu.
-Yapabilirsen, bakayım şimdi! deyip, Han attan iner.
-işte, görüyorsun; seni attan indirmemi istiyordun, düşürdüm ya! der gülerek, yolcu.
-Bir daha sen beni aldatmazsın! diye Han öfkelenerek sıçrayıp atına biner.
-şimdi ben ikinci sözümü de yerine getirdim; seni tekrar ata bindirdim, diye söyleyerek yolcu yoluna devam etmiş.
Kumuk Halk Edebiyatı
Hacıyev Abdulhakim
-Niye böyle üzüntülüsün? diye sorar yolcu.
-Başıma büyük bir belâ gelmiş. Bir yalnız atım var idi, şunu da kurtlar yemiş. Yalnız şu kuyruğunu bırakmışlar. Atsız bana hayat yok! diye şikâyet eder çiftçi.
-Ver şimdi bana kuyruğu! Önceki atından daha iyi bir at alıp gelirim. Sen şurada dur, diye, yolcu alıp kuyruğu, yoluna devam eder. Çiftçi bunun sonu ne olur diye, yerinde durur.
Yolcu ise komşu köyün yakınındaki ağaçlığa gelir ve bir tilki yuvası görüp, oraya kuyruğu sokar, kendisi de orada oturup, kuyruğun bir ucundan tutmuş durur. Bu köyde pek gözü doymaz zengin bir adam yaşıyormuş. Çok geçmeden yolcunun yanına, en iyi atına binerek o zengin gelir.
-Burada ne edersin? Niye sen atın kuyruğunu tutmuşsun? diye sorar bu.
-Ben şurada atımı otlamağa göndermiş idim. O ise şu yuvaya girip kalmış. Eğer onun kuyruğundan tutmamış olsam, ben attan mahrum kalacaktım. şimdi biraz dinlenip, atı şu delikten çıkaracam, der yolcu.
-O at, nasıl attır? Bari iyi koşan bir at mı? diye sorar bu gözü doymaz zengin.
-Bu at bir günün içinde beni dünyanın çevresindeyedi kere döndürür idi. Onun yelesi dağın başındaki kar gibi; o koştuğu zaman yer gök titrer; kulaklarının arasına on deve sığar, şahlandığında ise başı bulutlara değer! diye atı övmeye durur yolcu.
Zengin adam, kıskançlıktan titreyerek sıçrayıp atından iner, yolcuyu bir kenara itip, kuyruğu kaparak tutar ve:
-Benim ağaçlığımda atını otlatmağa kim izin verdi? Defolup git şuradan! diye haykırır.
-iyi ama, benim ayaklarım bir şeye yaramıyor. Yaya yürüyemiyorum, der yolcu.
-Tamam! Kuyruğu ben tutayum, sen de benim atuma bin ve yok olup git şuradan! bir daha benim gözüme görünme! diye söyler hasis zengin.
Yolcu, sıçrayıp ata biner; yel gibi olup gider, atı yoksul çiftçiye verip, kendisi yoluna devam eder.
Öğle vakti bu, bir başka bir zengin kişiye rastlar. Onun başında etle dolu bir kazan varmış. O öyle gözü doymaz birisiymiş ki, hatta bir yere varsa, başkaları yiyip bırakır diye, yemeği kendisiyle birlikte alıp gider olmuş.Bu zengin, yolcuyu görüp:
-Sen bütün ahmakları pek iyi aldatırmışsın diyes öylerler. Akıllı adamı ise sen hiç bir zaman aldatamazsın. Becerebilirsen, aldatsana beni! diye alay etmeğe başlamış.
-Benim aldatmağa zamanım yok. Bütün gök yanıp gidiyor, sen hiç bir şey görmüyorsun! demiş yolcu. Bu zengin birden göğe bakar; başındaki kazan düşüp, eti meti saçılıp gider.
-işte, seni aldattığıma göre sen de ahmakların birisin! diyen yolcu, yoluna devam eder.
Çok geçmeden buna bir Han rast gelir.
-Sen kimsin? Senin evin köyün nerededir? Mesleğin nedir, ne yaparsın?
-Benim evim köyüm yok. Yapmaya gelince, ben ne istersem onu yapabilirim.
Han öfkelenip:
-Niye yalan söylersin?! Han olsam da, ben bile her istediğimi yapamıyorum, der.
-Sen yapamıyorsundur da, ben yaparım, der yolcu.
-Öylese, beni attan indir bakalım, der Han.
-Sen doğru söylüyorsun. Ben Han'ı attan indiremem,ama sen attan inersen, ata bindirebilirim, der yolcu.
-Yapabilirsen, bakayım şimdi! deyip, Han attan iner.
-işte, görüyorsun; seni attan indirmemi istiyordun, düşürdüm ya! der gülerek, yolcu.
-Bir daha sen beni aldatmazsın! diye Han öfkelenerek sıçrayıp atına biner.
-şimdi ben ikinci sözümü de yerine getirdim; seni tekrar ata bindirdim, diye söyleyerek yolcu yoluna devam etmiş.
Kumuk Halk Edebiyatı
Hacıyev Abdulhakim
Tilkinin Masalı - Tülkünün Yomagı
Türk dünyasına ait efsane ve masallarımıza kumuk halk edebiyatı ürünlerinden tilkinin masalı ile devam ediyoruz. blogumuzda bundan böyle sizlerle efsane destan masallarla birlikte bilmece, atasözü, gibi edebiyatın diğer örneklerini paylaşmaya çalışacağız. bu paylaşım sırasında elimizden geldiğince ilginizi çekecek ve kültürümüze ait yeni eserleri paylaşmaya çalışacağız. Efsane blogumuz kendi alanında Tek örnek blogdur. bunu başlangıçtan beri takip eden siz değerli okurlar zaten bilmektesiniz. Blogumuzun daha geniş okuyucu kitlesine ulaşması için tanıtımına katkı yapmanızı bekliyoruz. google sonuçlarına göre bloğumuz üst sıralarda yer almakta bir çok okuyucumuz da bize buradan ulaşmakta biz bu konulara ilgi duyanlarla yetinmek istemiyoruz. Türk kültürünü oluşturan edebi metinleri herkese tanıtmak ve sevdirmek istiyoruz. bu konuda siz duyarlı okuyucularımızın gereken desteği vereceğinizi biliyor ve şimdiden teşekkürler ediyoruz.
Tilkinin Masalı - Tülkünün Yomagı
Bir varmış, bir yokmuş, bir yerde yaşayıp duran bir tilki varmış. Bir gün bu tilki ağaçlıkta gidirken ayağına diken batar. Öyle yapar, böyle yapar, dikeni çıkaramaz. Bu işi başaramayıp çaresiz kalınca, köye doğru yürümeye başlar.
Bakar, bir bacadan duman çıkar. burada bana yardım edecek bir insan olmalı diye, bu eve girer. Evde ise bir kadın ekmek pişirip duruyor. Tilki ona:
-Ayağıma diken battı, çıkarsana, diye diliyor.
-Çıkarırım, vallahi, deyip, kadın dikeni çıkarıp,ateşe atar. Bir süre oturduktan sonra tilki:
-Nerede, dikenimi ver, eve gitmesem olmuyor, der.
-Vah, onu ben ateşe attım, der kadın.
-Niye attın ki! - diye öfkelenir tilki.
-Vah, dikeni ne edeceksin! diye, kadın şaşırır.
-Sana ne, diken benim, ver! Ya da yerine bir ekmek ver.
-Vah, bu ne söylüyor?! diyor kadın, Dikene ekmek verilir mi?!
-Ya da dikenimi ver, ya da ekmeğimi!
-Vermem! der kadın.
-Verirsin vallahi, şöyle etsem! diye tilki, ekmeği kapar ve kaçıp gider. Kadın da arkasından haykırıp kalır. Ekmeği alan tilki şöyle bir şarkı söyleyerek yürür:
- Ay meni tegenegim, (Ay benim dikenim,)
Tegenek berip algan ekmeğim. (Diken verip aldığım ekmeğim.)
Sonra bir başka avluya girer. Oradaki bir kadına:
-Ey kadın, şu ekmeğim sizde dursun, bir dolanıp gezip geleyim, der.
-iyi, olur, der kadın ekmeği rafa koyar. Sonra, tilki gittiğinde, düşünür:
-Tilkiye ekmek ne gerek? Onu tavuklarım yedi desem, tilki ne edecek ki ? diye ekmeği yer.
Tilki, birazdan dönüp gelir:
-Nerede ekmeğim ver, gideceğim, der. .
-Ekmeği tavuklarım yedi, der kadın.
-ekmeğimi ver, ya da tavuğunu ver! der.
Kadın:
-Vermem! der.
-Verirsin, şöyle edersem! diye tilki, bunun tavuğunu alıp kaçar. Uzaklaşınca, şöyle bir şarkı söyler:
-Ay, benim dikenim, (Ay meni tegenegim,)
Diken verip aldığım ekmeğim, (Tegenek berip algan ekmeğim,)
Ekmek verip aldığım tavuğum. (Ekmek berip algan tavuğum.)
Bu tavuğu da alıp, bir başka eve girer, orada da, tavum biraz sizde dursun der ve çıkıp gider. Ev sahibi düşünür:
-Ay, tavuğu kuzum öldürdü derim, tilki ne edecekki?! diye, kestirip şurada tavuktan yemek yaparlar. Tilki dönüp gelip:
-Tavuğumu ver, gitmesem olmuyor, der.
-Vallahi, onu kuzum öldürdü, der.
-Ben anlamam, ya tavuğumu ya da kuzunu ver! diye tilki öfkelenir.
-Vay, tavuğa kuzu verilir mi? der kadın.
-Ver!
-Vermem!
-Verirsin, şöyle etsem! diye tilki, kuzuyu alıp kaçıyor. Uzağa gidince yine şarkı söylüyor:
-Ay benim dikenim, (Ay meni tegenegim,)
Diken verip aldığım ekmeğim, (Tegenek berip algan ekmeğim,)
Ekmek verip aldığım tavuğum, (Ekmek berip algan tavuğum,)
Tavuk verip aldığım kuzum. (tavuq berip algan qozum.)
Sonra kuzuyu bir başka kadına verip, şöyle söylüyor:
-Bakıp dursana şu kuzuma, ben gidip gezip geleyim, der.
-iyi, bakarım, der o kadın da. Tilki gittiğinde düşünür:
"şu kuzuyu kızım öldürdü desem ne olacak ki" diye; alıp şurada, kestirip kuzuyu da, yemek yapıp yerler. Tilki dönüp gelip:
-Ha, nerede, kuzumu ver, gideyim, der.
-Vallahi, kızım oynarken bilmeden kuzuyu öldürdü, der kadın.
-Öldürdü?!
-Vallahi öldürdü! der kadın.
-Ben bir şey bilmiyorum, ya kuzumu ya da kızını ver! diye talep eder tilki.
-Vah, kuzu için kız verilir mi?
Vermem! der kadın.
-Verirsin!
-Vallahi, vermem!
-Vallahi, verirsin,
şöyle etsem! diye, kızı da alıp tilki yok olup gider. Sonra yar kıyısında kızı bir torbaya da koyup,torbann ağzını sıkıca bağlayarak, kendisi gezmeye gider. Bu arada koyun güden çobanlar kızın olduğu torbanın üstüne gelirler.
-Vah, yar kıyısında bu ne torbasıdır! diye şaşırıp, onu açıp bakıyorlar. Baksalar içinde bir güzel kız çocuğu var.
-Sen ne edersin burada? diye sorarlar. Kız olan biten her şeyi anlatır.
-Biz ederiz ona edeceğimizi! diye, çobanlar torbadan kızı da çıkarıp, onun yerine köpek yavrularını koyarlar. Bir süre sonra tilki şöyle şarkı söyleyerek dönüp gelir:
-Ay benim dikenim, (Ay meni tegenegim,)
Diken verip aldığım ekmeğim, (Tegenek berip algan ekmeğim,)
Ekmek verip aldğım tavuğum, (Ekmek berip algan tavuğum,)
Tavuk verip aldığım kuzum, (tavuq berip algan qozum.)
Kuzu verip aldığım kızım, (Qozu berip algan qızım.)
Kardeşini kucaklasana. (Amayınnı "u-u-çça " et çü)
diye torbayı kucaklıyor. Torbanın içindeki köpek yavruları "Hav hav" diye bağırır. Onlardan korkup, tilki yardan yuvarlanıp paramparça olur.
Onmay-ösmey Tülkü kalsın, oftup-ösüp biz qalayıq
Onmayıp büyümeyip tilki kalsın, onup büyüyüp biz kalalım.
(Aliyev Salav, Haciyev Abdulhakim, Qumuq xalq yomaqlar ,Mahaçqala, 1989, s. 6-9)
Tilkinin Masalı - Tülkünün Yomagı
Bir varmış, bir yokmuş, bir yerde yaşayıp duran bir tilki varmış. Bir gün bu tilki ağaçlıkta gidirken ayağına diken batar. Öyle yapar, böyle yapar, dikeni çıkaramaz. Bu işi başaramayıp çaresiz kalınca, köye doğru yürümeye başlar.
Bakar, bir bacadan duman çıkar. burada bana yardım edecek bir insan olmalı diye, bu eve girer. Evde ise bir kadın ekmek pişirip duruyor. Tilki ona:
-Ayağıma diken battı, çıkarsana, diye diliyor.
-Çıkarırım, vallahi, deyip, kadın dikeni çıkarıp,ateşe atar. Bir süre oturduktan sonra tilki:
-Nerede, dikenimi ver, eve gitmesem olmuyor, der.
-Vah, onu ben ateşe attım, der kadın.
-Niye attın ki! - diye öfkelenir tilki.
-Vah, dikeni ne edeceksin! diye, kadın şaşırır.
-Sana ne, diken benim, ver! Ya da yerine bir ekmek ver.
-Vah, bu ne söylüyor?! diyor kadın, Dikene ekmek verilir mi?!
-Ya da dikenimi ver, ya da ekmeğimi!
-Vermem! der kadın.
-Verirsin vallahi, şöyle etsem! diye tilki, ekmeği kapar ve kaçıp gider. Kadın da arkasından haykırıp kalır. Ekmeği alan tilki şöyle bir şarkı söyleyerek yürür:
- Ay meni tegenegim, (Ay benim dikenim,)
Tegenek berip algan ekmeğim. (Diken verip aldığım ekmeğim.)
Sonra bir başka avluya girer. Oradaki bir kadına:
-Ey kadın, şu ekmeğim sizde dursun, bir dolanıp gezip geleyim, der.
-iyi, olur, der kadın ekmeği rafa koyar. Sonra, tilki gittiğinde, düşünür:
-Tilkiye ekmek ne gerek? Onu tavuklarım yedi desem, tilki ne edecek ki ? diye ekmeği yer.
Tilki, birazdan dönüp gelir:
-Nerede ekmeğim ver, gideceğim, der. .
-Ekmeği tavuklarım yedi, der kadın.
-ekmeğimi ver, ya da tavuğunu ver! der.
Kadın:
-Vermem! der.
-Verirsin, şöyle edersem! diye tilki, bunun tavuğunu alıp kaçar. Uzaklaşınca, şöyle bir şarkı söyler:
-Ay, benim dikenim, (Ay meni tegenegim,)
Diken verip aldığım ekmeğim, (Tegenek berip algan ekmeğim,)
Ekmek verip aldığım tavuğum. (Ekmek berip algan tavuğum.)
Bu tavuğu da alıp, bir başka eve girer, orada da, tavum biraz sizde dursun der ve çıkıp gider. Ev sahibi düşünür:
-Ay, tavuğu kuzum öldürdü derim, tilki ne edecekki?! diye, kestirip şurada tavuktan yemek yaparlar. Tilki dönüp gelip:
-Tavuğumu ver, gitmesem olmuyor, der.
-Vallahi, onu kuzum öldürdü, der.
-Ben anlamam, ya tavuğumu ya da kuzunu ver! diye tilki öfkelenir.
-Vay, tavuğa kuzu verilir mi? der kadın.
-Ver!
-Vermem!
-Verirsin, şöyle etsem! diye tilki, kuzuyu alıp kaçıyor. Uzağa gidince yine şarkı söylüyor:
-Ay benim dikenim, (Ay meni tegenegim,)
Diken verip aldığım ekmeğim, (Tegenek berip algan ekmeğim,)
Ekmek verip aldığım tavuğum, (Ekmek berip algan tavuğum,)
Tavuk verip aldığım kuzum. (tavuq berip algan qozum.)
Sonra kuzuyu bir başka kadına verip, şöyle söylüyor:
-Bakıp dursana şu kuzuma, ben gidip gezip geleyim, der.
-iyi, bakarım, der o kadın da. Tilki gittiğinde düşünür:
"şu kuzuyu kızım öldürdü desem ne olacak ki" diye; alıp şurada, kestirip kuzuyu da, yemek yapıp yerler. Tilki dönüp gelip:
-Ha, nerede, kuzumu ver, gideyim, der.
-Vallahi, kızım oynarken bilmeden kuzuyu öldürdü, der kadın.
-Öldürdü?!
-Vallahi öldürdü! der kadın.
-Ben bir şey bilmiyorum, ya kuzumu ya da kızını ver! diye talep eder tilki.
-Vah, kuzu için kız verilir mi?
Vermem! der kadın.
-Verirsin!
-Vallahi, vermem!
-Vallahi, verirsin,
şöyle etsem! diye, kızı da alıp tilki yok olup gider. Sonra yar kıyısında kızı bir torbaya da koyup,torbann ağzını sıkıca bağlayarak, kendisi gezmeye gider. Bu arada koyun güden çobanlar kızın olduğu torbanın üstüne gelirler.
-Vah, yar kıyısında bu ne torbasıdır! diye şaşırıp, onu açıp bakıyorlar. Baksalar içinde bir güzel kız çocuğu var.
-Sen ne edersin burada? diye sorarlar. Kız olan biten her şeyi anlatır.
-Biz ederiz ona edeceğimizi! diye, çobanlar torbadan kızı da çıkarıp, onun yerine köpek yavrularını koyarlar. Bir süre sonra tilki şöyle şarkı söyleyerek dönüp gelir:
-Ay benim dikenim, (Ay meni tegenegim,)
Diken verip aldığım ekmeğim, (Tegenek berip algan ekmeğim,)
Ekmek verip aldğım tavuğum, (Ekmek berip algan tavuğum,)
Tavuk verip aldığım kuzum, (tavuq berip algan qozum.)
Kuzu verip aldığım kızım, (Qozu berip algan qızım.)
Kardeşini kucaklasana. (Amayınnı "u-u-çça " et çü)
diye torbayı kucaklıyor. Torbanın içindeki köpek yavruları "Hav hav" diye bağırır. Onlardan korkup, tilki yardan yuvarlanıp paramparça olur.
Onmay-ösmey Tülkü kalsın, oftup-ösüp biz qalayıq
Onmayıp büyümeyip tilki kalsın, onup büyüyüp biz kalalım.
(Aliyev Salav, Haciyev Abdulhakim, Qumuq xalq yomaqlar ,Mahaçqala, 1989, s. 6-9)
Yedi Ahmak - Özbek Masalları
Bir gün yedi ahmak hazara gezmeye çıkmışlar. Geze geze karınlan acıkmış. Onlar paralarını birleştirip yedi tane hurmayı katık ve yedi tane ekmek almışlar. Aldıkları nesneleri yemek için yer arayıp, bir kenara oturmuşlar. Ellerini yıkamak için etrafta su görünmüyormuş. O zaman onların en büyüğü diğerlerine su getirmeyi buyurmuş. Onlar da birbirlerine buyurduğu için, hiç kimse yapmamış.
Sonunda ahmaklar birbirlerine şart koşmuşlar: "Eğer kim konuşursa o su getirsin" demişler. Böylece, ahmaklar hiç ses çıkarmadan oturup kalmışlar.
Bu sırada bir dilenci gelip dilenmiş. Hiç biri ona cevap vermemiş. O da ekmeği, katığı yiyip kapta kalan artığı ahmakların yüzüne sürtüp gitmiş.
Biraz sonra bir it gelmiş. Kalan ekmek parçalarını yemiş, hiç biri seslenmemiş. İt ekmek artıklarını yiyip, kapta kalan artıkları yalamış. İtin karnı yine de doymayınca, bir yandan ahmakların yüzüne dilencinin sürdüğü bulaşıkları yalamaya başlamış. İt altı tane ahmağın yüzünü yalayıp yedincisini yalarken itin dili ahmağın ağzına girmiş. O zaman ahmak "Git" deyivermiş. Diğer altı ahmak birden: "Kalk, su getir!" diye bağırmışlar.
Baksalar ki önlerinde ne ekmek var, ne katık.
YETTİ AHMAK
öZBEKCE
Bir küni yetti ahmak bazarge oynageni çıkışıbdı. Yürib-yürib karnıları açıbdı. Ular pul yığışıb yettite hurmaca katık ve yettite nan alışıbdı. Endi algen nerselerini yeyiş üçün cay izleşib, bir çekkege otınşıbdı. Ular etrafge karasalar, kollarını yuvış üçün suv körinmebdi. Şunda ulamın en kettesi başkalarıge suv keltirişni buyuribdi. Ular bir-birlerige senselarlik kılıb, heç kaysısı unemebdi.
Şunda ahmaklar bir-birlerige şart koyışıbdi: "Eğerde kim gepirse, oşa kolge suv alıb kelib kuysın", deyişibdi. Şunday kılıb, ahmaklar indemesden otıraverişibdi.
Şu peyt, bir geday kelib tilenibdi. Unge heç kim cevab bermebdi. U nanni alıb yeb, katıknı içib, idişnin yükini ahmaklar betiğe sürkeb ketibdi.
Bir azdan keyin bir it kelib, kalgen nan uşaklarını yese hem ular indemey otıraverişibdi. İt nan uşaklarını yebidiş yüklerini yalabdı. Âhiri itnin karnı toymay kalıb, bir çekkeden ahmaklarnın betidegi geday sürkeb ketgen katıklarnı yalay baş-labdı. İt altıte ahmaknın betini yalab yettinçisini yalayatgende, itnifi tili ağzıge kirib ketibdi. Şunda heliği ahmak: "Ket!" deb yubanbdi. Şunda heliği altıte ahmak birdenige: "Tur kolge suv keltir!" deb kıçkırıbdi.
Karaşsaki, aldılarde ne nan bar ve ne katık.
(Aycemal, s. 202-203)
Sonunda ahmaklar birbirlerine şart koşmuşlar: "Eğer kim konuşursa o su getirsin" demişler. Böylece, ahmaklar hiç ses çıkarmadan oturup kalmışlar.
Bu sırada bir dilenci gelip dilenmiş. Hiç biri ona cevap vermemiş. O da ekmeği, katığı yiyip kapta kalan artığı ahmakların yüzüne sürtüp gitmiş.
Biraz sonra bir it gelmiş. Kalan ekmek parçalarını yemiş, hiç biri seslenmemiş. İt ekmek artıklarını yiyip, kapta kalan artıkları yalamış. İtin karnı yine de doymayınca, bir yandan ahmakların yüzüne dilencinin sürdüğü bulaşıkları yalamaya başlamış. İt altı tane ahmağın yüzünü yalayıp yedincisini yalarken itin dili ahmağın ağzına girmiş. O zaman ahmak "Git" deyivermiş. Diğer altı ahmak birden: "Kalk, su getir!" diye bağırmışlar.
Baksalar ki önlerinde ne ekmek var, ne katık.
YETTİ AHMAK
öZBEKCE
Bir küni yetti ahmak bazarge oynageni çıkışıbdı. Yürib-yürib karnıları açıbdı. Ular pul yığışıb yettite hurmaca katık ve yettite nan alışıbdı. Endi algen nerselerini yeyiş üçün cay izleşib, bir çekkege otınşıbdı. Ular etrafge karasalar, kollarını yuvış üçün suv körinmebdi. Şunda ulamın en kettesi başkalarıge suv keltirişni buyuribdi. Ular bir-birlerige senselarlik kılıb, heç kaysısı unemebdi.
Şunda ahmaklar bir-birlerige şart koyışıbdi: "Eğerde kim gepirse, oşa kolge suv alıb kelib kuysın", deyişibdi. Şunday kılıb, ahmaklar indemesden otıraverişibdi.
Şu peyt, bir geday kelib tilenibdi. Unge heç kim cevab bermebdi. U nanni alıb yeb, katıknı içib, idişnin yükini ahmaklar betiğe sürkeb ketibdi.
Bir azdan keyin bir it kelib, kalgen nan uşaklarını yese hem ular indemey otıraverişibdi. İt nan uşaklarını yebidiş yüklerini yalabdı. Âhiri itnin karnı toymay kalıb, bir çekkeden ahmaklarnın betidegi geday sürkeb ketgen katıklarnı yalay baş-labdı. İt altıte ahmaknın betini yalab yettinçisini yalayatgende, itnifi tili ağzıge kirib ketibdi. Şunda heliği ahmak: "Ket!" deb yubanbdi. Şunda heliği altıte ahmak birdenige: "Tur kolge suv keltir!" deb kıçkırıbdi.
Karaşsaki, aldılarde ne nan bar ve ne katık.
(Aycemal, s. 202-203)
Yılan Peri - Özbek Masalları
Editör
iltiriş
saat
00:29
|
Evvel zaman içinde padişahın biri tek başına ava çıkmış. Avlanırken uzakta bir şey görmüş. Padişah yavaşça varıp baksa, ağaç dibinde bir peri kızı dinlenmek için oturmuşmuş. O kızı görünce kendinden geçmiş. Biraz sonra kendine geldiğinde peri su getirerek yüzüne serpiyormuş. Padişah onun elinden su içip, beraberinde saraya alıp gelmiş
Padişah kırk gece kırk gündüz düğün dernekle peri kızıyla evlenmiş. Aradan bir müddet geçince, padişahın dermanı kesilip,rengi saranp, yüzü değişmeye başlamış. Nihayete padişah vezirine sormuş:
- Ey büyük vezir, ben evlendiğimden bu yana dermanım kesilip, gücüm gittikçe azalıp halsizleşiyorum. Ne yapmak gerek, demiş.
Vezir:
- Doğru söylüyorsunuz, renginiz sararıp, yüzünüz değişip zayıflamaktasınız. Bu hâli bir tetkik etmek doğru olur. Bağışlayın, siz üzülmezseniz, ben size bir sır söyleyeceğim, olur mu? Demiş.
Padişah:
- Olur, söyle, demiş. Vezir:
- Bağışlayın, bu kırdan alıp geldiğiniz kız, yılan peri olmasın. Eskiden ihtiyarlar "Kırda bir yılan olur. Kırk yıl adam görmese, o periye dönüşür ve adama gündüz peri, gece yılan olup görünür" derlerdi. Hatunun da yılan olmasın, diye endişe ediyorum, demiş.
Padişah:
- Öyle ise ne yapacağız? Diye sormuş.
- Eğer uygun derseniz, önce onutam bilmek gerek, sonra çaresini görürüz, demiş vezir.
Vezir düşünerek padişaha şöyle yol göstermiş:
-Bağışlayın, bir gün akşam hatununuza yemek buyurunuz. Tencereye soğan koyup kavurun, suya gittiğinde, tencereye bir avuç tuz atınız. Yemeği pişirip hazırlayıp getirecek, beraber yiyeceksiniz. Sonra yemek çok tuzlu olduğu için çok çay, su içecek, siz de içeceksiniz. Sonra kalan işi gece bilirsiniz. Padişah o gün vezirin dediği gibi yapmış.
Hatunu soğanı kavurup suya gittiğinde bir avuç tuzu tencereye atmış. Yemek tuzlu olmuş. Padişah zorla yemiş. Peri ise utandığından yemekten biraz yemiş. Tuzlu olduğu için çok çay ve su içmiş. Gece yatıp uyumuşlar. Gece yarısı padişah uyanıp baksa, yanında büyük, uzun bir yılan yatıyormuş. Yılan peri uzanıp, sessizce sürünerek havludaki havuza başını uzatıp su içiyormuş. Başı havuzda iken, kuyruğu padişahın yanında imiş. Padişah korktuğundan hiçbir şey diyemeyip sessizce yatıvermiş. Sabahleyin padişah baksa, yanında peri yatıyormuş. Bu sırrı hiç kimseye dememiş, sadece vezirine demiş. Vezir, padişaha:
- Bağışlayın, şimdi siz bir şekilde bu hatununuzdan ayrılmazsanız olmaz. Bunun çaresi şöyle olur. Bir demir kafesten ev yaptırınız. Bir şekilde kandırıp hatununuzu bu eve alıp giriniz. Kendiniz çıktıktan sonra kapıyı kilitleyip sonra ateşe verdirin. Böylece yılan peri yanıp ölecek, demiş.
Padişah vezirin dediğini yapmış. Bir demir kafesten ev yaptırmış. Eve hatunu ile birlikte girmiş. Biraz sonra padişah kafes evden çıkıp, üstüne kilitlemiş. Sonra da ateşe verdirmiş. Bir inledikten sonra, yılan peri yanıp ölmüş. Padişah onun endişesinden kurtulmuş.
("Zümreci ve Kımmat", Özbek Halk tcadi, Taşkent, 1988, s.78-79)
Yılan Peri olarak anlatılan Bu Özbek Masalına benzerlik yönünden Ejderha Kadın adlı Kırgız masalı çok benzemektedir
Padişah kırk gece kırk gündüz düğün dernekle peri kızıyla evlenmiş. Aradan bir müddet geçince, padişahın dermanı kesilip,rengi saranp, yüzü değişmeye başlamış. Nihayete padişah vezirine sormuş:
- Ey büyük vezir, ben evlendiğimden bu yana dermanım kesilip, gücüm gittikçe azalıp halsizleşiyorum. Ne yapmak gerek, demiş.
Vezir:
- Doğru söylüyorsunuz, renginiz sararıp, yüzünüz değişip zayıflamaktasınız. Bu hâli bir tetkik etmek doğru olur. Bağışlayın, siz üzülmezseniz, ben size bir sır söyleyeceğim, olur mu? Demiş.
Padişah:
- Olur, söyle, demiş. Vezir:
- Bağışlayın, bu kırdan alıp geldiğiniz kız, yılan peri olmasın. Eskiden ihtiyarlar "Kırda bir yılan olur. Kırk yıl adam görmese, o periye dönüşür ve adama gündüz peri, gece yılan olup görünür" derlerdi. Hatunun da yılan olmasın, diye endişe ediyorum, demiş.
Padişah:
- Öyle ise ne yapacağız? Diye sormuş.
- Eğer uygun derseniz, önce onutam bilmek gerek, sonra çaresini görürüz, demiş vezir.
Vezir düşünerek padişaha şöyle yol göstermiş:
-Bağışlayın, bir gün akşam hatununuza yemek buyurunuz. Tencereye soğan koyup kavurun, suya gittiğinde, tencereye bir avuç tuz atınız. Yemeği pişirip hazırlayıp getirecek, beraber yiyeceksiniz. Sonra yemek çok tuzlu olduğu için çok çay, su içecek, siz de içeceksiniz. Sonra kalan işi gece bilirsiniz. Padişah o gün vezirin dediği gibi yapmış.
Hatunu soğanı kavurup suya gittiğinde bir avuç tuzu tencereye atmış. Yemek tuzlu olmuş. Padişah zorla yemiş. Peri ise utandığından yemekten biraz yemiş. Tuzlu olduğu için çok çay ve su içmiş. Gece yatıp uyumuşlar. Gece yarısı padişah uyanıp baksa, yanında büyük, uzun bir yılan yatıyormuş. Yılan peri uzanıp, sessizce sürünerek havludaki havuza başını uzatıp su içiyormuş. Başı havuzda iken, kuyruğu padişahın yanında imiş. Padişah korktuğundan hiçbir şey diyemeyip sessizce yatıvermiş. Sabahleyin padişah baksa, yanında peri yatıyormuş. Bu sırrı hiç kimseye dememiş, sadece vezirine demiş. Vezir, padişaha:
- Bağışlayın, şimdi siz bir şekilde bu hatununuzdan ayrılmazsanız olmaz. Bunun çaresi şöyle olur. Bir demir kafesten ev yaptırınız. Bir şekilde kandırıp hatununuzu bu eve alıp giriniz. Kendiniz çıktıktan sonra kapıyı kilitleyip sonra ateşe verdirin. Böylece yılan peri yanıp ölecek, demiş.
Padişah vezirin dediğini yapmış. Bir demir kafesten ev yaptırmış. Eve hatunu ile birlikte girmiş. Biraz sonra padişah kafes evden çıkıp, üstüne kilitlemiş. Sonra da ateşe verdirmiş. Bir inledikten sonra, yılan peri yanıp ölmüş. Padişah onun endişesinden kurtulmuş.
("Zümreci ve Kımmat", Özbek Halk tcadi, Taşkent, 1988, s.78-79)
Yılan Peri olarak anlatılan Bu Özbek Masalına benzerlik yönünden Ejderha Kadın adlı Kırgız masalı çok benzemektedir
Aylaker Bala - Uyanık Çocuk Kırgız Halk Masalları
Eski bir zamanda Bağdat şehrinde kimsesiz bir öksüz yetim yaşarmış. O halk arasında gezip dilenerek ölmemek için su içip, hayatını sürdürebilmek için ateş yakıp zar zor geçinirmiş. Günün birinde yetim çocuk her zamanki gibi halk arasında gezinirken, bir adama rastlar: "Evladım, nereden geliyorsun, adın ne?" der. (Balam, kaydan cürösüñ, atıñ kim?" deyt.) O zaman çocuk: (Anda bala:) "Adım Aylaker , nereden geldiğimi, memleketimi bilmiyorum. (Atım Aylaker, kaydan kelgenimdi, eli curtumdu bilbeymin,) Anne -babam ben daha üç yaşındayken vefat etti diyorlar"(ata-enem üç caşımda köz cumgan deşet" deyt.) diye cevap verir.
- Ee, evladım, nasıl bir marifetin var? Adını Aylaker koyan kim?
- Ee, balam, emne ayla-amalıñ bar? Atıñdı Aylaker koygon kim?
- Bende hiçbir marifet, hilekarlık yok. Anne babamın koyduğu isim buymuş.
(- Mende eç dele ayla-amal cok, ata-enemdin koygon atı uşul eken.)
- O zaman, evladım nasılsa anne-baban, hiç kimsen yokmuş, benim çocuğum ol, der.
Çocuk: "iyi olur, baba, körün dileği iki göz der, benim dilediğim de o değil mi?" deyip, o da adamın çocuğu olur.
O, bir gün dışarıda oynarken babası çağırıp: "Hey, Aylaker, sen burada bu ağacın başında neyin olduğunu biliyormusun? Der. Çocuk: "Biliyorum, baba, orada aksarı denilen kuşun yuvası var" dedi. "O zaman, kuş şimdi yuvasında yatıyor, sen kuşa beli etmeden yumurtasını çal ve getir" der. Aylaker ağaca tırmanıp, kuşa belli etmeden bir yumurtasını çalıp getirir.
Yaşlı adam: "şimdi tekrar götürüp, yumurtayı yuvasına koy" - der. Aylaker ağaca tırmanıp, kuşa belli etmeden yumurtayı yuvasına koyup tekrar geldi ve babası: "Elin pek becerikli kendin atikmişsin, işe yarar gibi görünüyorsun" der. Akşam üstü babası: "işte buradaki yaşlı adam ile yaşlı kadının evni biliyormusun?" der. O zaman Aylaker: "Nasıl bilmeyim, biliyorum"der. "O yaşlıların bir karın tereyağı var. Onu hem kendileri yemiyor hem başkalarına vermiyor. Gece hırsızlarda korktuğu için ikisi ortasına koyup yatar, gidip onu çalıp gel" der.
Aylaker tamam der ve yaşlı adamın evine gider. Gittiğinde gerçekten de yaşlı adam ile yaşlı kadın yatağını geniş serip, yağı ortalarına alıp uyuyorlarmış. Aylaker yavaşça gidip, yatağın yanına gider ve yaşlı adamın sesine benzeterek mırıldanıp, "Karıcığım biraz kayarmısın" diye yaşlı kadını dürter. Yaşlı kadın kayar. Ondan sonra "kocacığım biraz kayar mısın" diye yaşlı kadının sesine benzetip, sesini değiştirp yaşlı adamı dürter. Yaşlı adam kayar. Bunu bekleyen Aylaker durur mu, tereyağı çalarak çıkıp gider. O esnada yaşlı adam uyanıp, iki yanını yoklasa, karındaki tereyağ yok. Yaşlı adam kendisi de gençken çok hilekarmış, bu işi Aylaker'in yaptığını anlayıp, yatağından hemen kalkarak, Aylaker'in babasının evine gelir. Gittiğinde, çocuk daha evine yetmemişti. Yaşlı adam eve girip, bir kovayı çalıp çıkıp kapının önünde karşılar. O sırada Aylaker tereyağı eve getirir, yaşlı adam: "Hadi, evladım, yağı bana ver ve bu kovaya su getiriver" diye acele elindeki kovayı tutturuverir. Çocuk: "Kendi babam" diye tereyağı verir kovayı alır suya gider. Koşarak su getirip:"işte su baba" der. O zaman babası: "Ee evladım, sana su getir demedim, tereyağ getir demedim mi" der.
Aylaker kandırıldığını anlayıp tekrar koşarak, yaşlı adamın evine gelir. Vardığında yaşlı adam daha evine gelmemiş. Eve girip karısının baş örtüsünü alıp: başını örtüp, yaşlı adamı karşılar ve: "iyiliği görmeyesin, nereye gittin, keçilerini kurt kaptı götürdü der. "Nereye gitti, al tereyağı, deyip, yaşlı adam keçilerini aramaya gider. Aylaker ise tereyağı alıp evine gelir. Yaşlı adam dışarıdan keçilerini bulamadan geldiğinde keçileri hayvan ahırında yattığını görünce karısını öfkelenerek: Keçileri kurt kaptı gitti dememiş miydin?" der. O zaman karısı: "Sen keçiye mi gittin, tereyağı almaya gitmemiş miydin?"der. Yaşlı adam Aylaker'e kandırıldığını anlar, pişman olarak kendi bacağına tokat atar.
Dikkat
(Bir önceki Ejderha Kadın ve Uyanık Çocuk masallarının kırgızca da okumak istiyorsanız buradan (açılan dosyayı PC'nize kaydediniz) indirebilirsiniz. Hem kırgız Türkçesi Hem de Anadolu Türkçesi olarak her iki masalda yer almaktadır. Sihirli Masallar. (Sıykırduu Cöö Comoktor) (dosyayı indiremiyorsanız bildiriniz)
- Ee, evladım, nasıl bir marifetin var? Adını Aylaker koyan kim?
- Ee, balam, emne ayla-amalıñ bar? Atıñdı Aylaker koygon kim?
- Bende hiçbir marifet, hilekarlık yok. Anne babamın koyduğu isim buymuş.
(- Mende eç dele ayla-amal cok, ata-enemdin koygon atı uşul eken.)
- O zaman, evladım nasılsa anne-baban, hiç kimsen yokmuş, benim çocuğum ol, der.
Çocuk: "iyi olur, baba, körün dileği iki göz der, benim dilediğim de o değil mi?" deyip, o da adamın çocuğu olur.
O, bir gün dışarıda oynarken babası çağırıp: "Hey, Aylaker, sen burada bu ağacın başında neyin olduğunu biliyormusun? Der. Çocuk: "Biliyorum, baba, orada aksarı denilen kuşun yuvası var" dedi. "O zaman, kuş şimdi yuvasında yatıyor, sen kuşa beli etmeden yumurtasını çal ve getir" der. Aylaker ağaca tırmanıp, kuşa belli etmeden bir yumurtasını çalıp getirir.
Yaşlı adam: "şimdi tekrar götürüp, yumurtayı yuvasına koy" - der. Aylaker ağaca tırmanıp, kuşa belli etmeden yumurtayı yuvasına koyup tekrar geldi ve babası: "Elin pek becerikli kendin atikmişsin, işe yarar gibi görünüyorsun" der. Akşam üstü babası: "işte buradaki yaşlı adam ile yaşlı kadının evni biliyormusun?" der. O zaman Aylaker: "Nasıl bilmeyim, biliyorum"der. "O yaşlıların bir karın tereyağı var. Onu hem kendileri yemiyor hem başkalarına vermiyor. Gece hırsızlarda korktuğu için ikisi ortasına koyup yatar, gidip onu çalıp gel" der.
Aylaker tamam der ve yaşlı adamın evine gider. Gittiğinde gerçekten de yaşlı adam ile yaşlı kadın yatağını geniş serip, yağı ortalarına alıp uyuyorlarmış. Aylaker yavaşça gidip, yatağın yanına gider ve yaşlı adamın sesine benzeterek mırıldanıp, "Karıcığım biraz kayarmısın" diye yaşlı kadını dürter. Yaşlı kadın kayar. Ondan sonra "kocacığım biraz kayar mısın" diye yaşlı kadının sesine benzetip, sesini değiştirp yaşlı adamı dürter. Yaşlı adam kayar. Bunu bekleyen Aylaker durur mu, tereyağı çalarak çıkıp gider. O esnada yaşlı adam uyanıp, iki yanını yoklasa, karındaki tereyağ yok. Yaşlı adam kendisi de gençken çok hilekarmış, bu işi Aylaker'in yaptığını anlayıp, yatağından hemen kalkarak, Aylaker'in babasının evine gelir. Gittiğinde, çocuk daha evine yetmemişti. Yaşlı adam eve girip, bir kovayı çalıp çıkıp kapının önünde karşılar. O sırada Aylaker tereyağı eve getirir, yaşlı adam: "Hadi, evladım, yağı bana ver ve bu kovaya su getiriver" diye acele elindeki kovayı tutturuverir. Çocuk: "Kendi babam" diye tereyağı verir kovayı alır suya gider. Koşarak su getirip:"işte su baba" der. O zaman babası: "Ee evladım, sana su getir demedim, tereyağ getir demedim mi" der.
Aylaker kandırıldığını anlayıp tekrar koşarak, yaşlı adamın evine gelir. Vardığında yaşlı adam daha evine gelmemiş. Eve girip karısının baş örtüsünü alıp: başını örtüp, yaşlı adamı karşılar ve: "iyiliği görmeyesin, nereye gittin, keçilerini kurt kaptı götürdü der. "Nereye gitti, al tereyağı, deyip, yaşlı adam keçilerini aramaya gider. Aylaker ise tereyağı alıp evine gelir. Yaşlı adam dışarıdan keçilerini bulamadan geldiğinde keçileri hayvan ahırında yattığını görünce karısını öfkelenerek: Keçileri kurt kaptı gitti dememiş miydin?" der. O zaman karısı: "Sen keçiye mi gittin, tereyağı almaya gitmemiş miydin?"der. Yaşlı adam Aylaker'e kandırıldığını anlar, pişman olarak kendi bacağına tokat atar.
Dikkat
(Bir önceki Ejderha Kadın ve Uyanık Çocuk masallarının kırgızca da okumak istiyorsanız buradan (açılan dosyayı PC'nize kaydediniz) indirebilirsiniz. Hem kırgız Türkçesi Hem de Anadolu Türkçesi olarak her iki masalda yer almaktadır. Sihirli Masallar. (Sıykırduu Cöö Comoktor) (dosyayı indiremiyorsanız bildiriniz)
Ejderha Kadın - Kırgız Halk Masalı
Editör
iltiriş
saat
09:00
|
Blogumuzda birbirinden güzel Efsane , destan, mitolojik öyküler bulunmakta bunlara zaman zaman masalları da eklemeye çalışıyoruz. Genellikle İlk kez duyduğunuzu düşündüğümüz öykü, efsane, destan, masallara yer vermeye çalışıyoruz. Blogumuzda bulunan efsanelerin, destanların, masalların kaynağı genellikle anadolu ve Türk dünyasıdır. Tek bir blogda birbirinden güzel kültürümüzün öğelerini sizlere internet çöplüğünde kolayca bulabilmenizi sağlıyor isek ne mutlu bize
EJDERHA KADIN
Evvelki bir doğancı başı Han yiğitleri ile kuş avlarken, kuş uçarak kaçar. Hanın bir yiğidi peşinden gider ve bulamadan tekrar döner. "Han'ım ilginç, ben kuşu kovalarken, yolumda büyük bir taşın dibinde ay dersem arksız, güneş dersem görksüz bir güzel kız duruyordu. Selam vermeye gidiyim diye güzelliğinden heyecanlanıp yanına yaklaşamadım" der yiğit.
Han bu haberi duyar duymaz o yere gelir ve yiğitin dediği gibi dünyada onun gibisi yok güzel bir kız duruyordu.
"Hangi taraftan, hangi halktan gelen güzelsin?" diye sorar Han. Güzel gülümseyerek: "Güneş çıktığı taraftan, kendime uygun mutlu bir koca bulabilecekmiyim diyerek çukurları aşarak, yerleri dolaşarak gelmekteyim" der. "Öyleyse ben bir halkın Han'ıyım, beğendiysen bana gel" -der. Güzel bir az düşünerek: "Ben sizinle evleneceğim, fakat tek bir şartım var. Benim oturduğum evde sadece siz olacaksınız. Başka insanların gelmelerini yasaklarız. "Güzellin isteklerini yerine getirmeyeceksem vazgeçer mi? diyerek Han razı olur. Daha sonra kızı ata bindirerek şehrine doğru gider. Han şan-şöhretle büyük düğün yapar, karısını önemser ve istediği koşullarının tamamını yerine getirir. Aradan günler geçer ve Han gittikçe sıkılmaya başlar. Kanı azalarak zayıflar ve sadece kemikleri kalır. Hanın ordusuna can değil, kuş bile uçmaz. O zamanlar da padişah "hastalanmaktayım" diye tabip çığırtır. Adem adlı tabip hanın karısı bulunduğu orduya gelir ve "ne varmış" diye ordunun yarıp akan suyundan göl yaparak akan ejderhayı görür. Tabip kalbini durdurup, "Daha ne olacakmış" diyerek, bakar. Bir anda ejderha çok güzel olarak, süzülmüşçesine evine doğru gider. Adem tabip hanın hastalığı neden kaynaklandığını anlar. Tekrar hana gider: "Evinden bakacağım" diye tabipliğin her kurallıyla hanın sağlığını hiç acile etmeden kontrolden geçirir. Hanın karısı ise sırını hiç bozmadan süzülerek oturur.
"Derdim neymiş" diye sorar padişah. "Derdiniz yok,sağlığınız gayet güzel, sadece doğancı başçılığı bırakmışsınız,yiğitlerinizi alarak bir az eğlenirseniz yerine gelir" diye tabip hiçbir şey tatmadan saygı duymuşçasına gider.
Han ertesi gün kuşunu kondurup, yiğitlerini alarak çıkar. Tekrar dönerken yolunda tabibin durduğunu görür. Han dönerek selam verir: "Hanım, dün derdinizi bulmuşken, karınızdan çekindiğim için söyleyemedim. O güzel bir kız değil, ejderhaymış" diye olan olayı hana anlatır. "Onun ejderha olduğunu kendi gözümle gördüğüm halde inanırım" der Han. "Olur" der tabip. ilk önce, diri bir bıldırcın alarak evinize girin, girer girmez can verir, nedeni ise o hayvanların ilk sakini, görür görmez korkudan ölür. ikinci olarak, akar suyu kapatın ve başka bir yöne döndürün! Akşamleyin ise tuzlu güzel bir yemek yaptırın ve istemediniz halde de, zorla yiyin? Evinize hiç bir şeye su doldurtmayın, sonra uyuyormuş gibi bakarak yatın. Ondan sonra öğrenirsiniz Hanım. Ondan sonraki durumu kendim bulurum" der tabip.
Söylediği gibi evine han, diri bıldırcın aldırtarak karısına gösterdi ve kadın eline aldığında bıldırcın hiç kıpırdamadan can verir. Han "Kuştan korkmuştur" diyerek hiç belli ettirmez.
Birkaç gün geçince han ikinci oyunu oynar. Geceyarısı han uyuyormuş gibi yatar, yataktan ejderhanın kafası çıkar. Kuyruk tarafı hanın bünyesine dokunur. Susayan ejderha süzülerek her hangi bir mutfak eşyasından su aramaya başlar. Fakat su bulamaz ve çaresizkalan ejderha tekrar toparlanarak önceki durumuna döner: "Evde su yokmuş, nehirden su getire bilirmisin" diye, hanı uyandırır. Han özene giderek: "Orada su yokmuş" diye boş döner. O anda sabah da olur. Kadının rahatı kaçar.
Han ordusuna gider ve bütün gördüklerini tüm yiğitlerine anlatır. Nehir suyunu kapattırarak uzaktan bakar. Bu sırada karısı etrafını dikkatlice bakarak suyu açar ve ejderha olarak suyu doyuncaya kadar içer.
Han Adem tabibi hemen bulmalarını ister ve ejderhayı nasıl yok etmenin sırını sorar: "Padişahım, şimdi bunun 80 günlük yaşı kaldı, ondan sonra gerçek ejderha olur. O zamana kadar yok edilmediği halde tüm şehri yok eder. Buna demirden, penceresi yok ev yaparak, kandırarak sokarak kapısını kapatıp, etrafını odunlarla çevirip ateşe vermek gerekir. Başka çaremiz yok, yemeğine zehir katarak verdiğimizde siz yemeden ağzına bile almaz. Sen hiç şüphe uyandırmadan önceden nasılsanız öyle devam ediniz" der tabip.
Han bir haftanın içerisinde ustalara demirden ev yaptırır. Han karısını alır ve yaptırdığı eve götürür. Karısı eve girer girmez, kapı şah diye kapanarak kilitlenir. Hazır olan ustalar ses çıkartarak her tarafı ateşe verir ve demir evin içinden kulak beyini çatlatan ejderhanın sesi çıkar. Ertesi gün açıp baktıklarında ev dolu ejderhanın külü kalır. Halkı azaptan kurtaran, Adem tabibe, padişah saraydan yer verir ve ordu kişisi olarak alır. Halk mesut, yer mesut, çıkarlı ejderhadan kurtulan han önceki durumuna gelir ve sağ-selamet halkını kötülerden koruyarak bir çok yıl ömür sürdürür.
Üç Kardeşler Hikayesi
Zamanın birinde bir baba ile üç oğlu varmış. Gel zaman git zaman, baba ölünce oğulları babalarından kalan malları bölüşmüşler. Büyük ile ortanca oğlan, küçük kardeşleri İdris'e otuz koyunun sadece beşini vermişler. İdris bu duruma çok içerlemiş ve ağabeylerinden intikam almaya ant içmiş. Kendi payına düşen koyunları almış İdris ertesi sabah, sahipsiz bir koyun sürüsü görmüş ve sevinmiş. Koyunları alarak köyüne gitmiş.
Kardeşleri koyun sürüsünü görünce, şaşırmış ve "Bu kadar koyunu nereden buldun diye sormuşlar,
İdris de "Koyunlarımı karşı dağa götürdüm, sabah kalktığımda baktım ki bu kadar olmuşlar, siz de götürün, sizinki de çoğalsın" demiş.
İki kardeş koyunlarını aldıkları gibi dağa çıkmışlar ve gece sürünün yanında uyumuşlar. Sabah olunca ne görmüşler: Bütün sürüyü kurtlar yemiş! Bir teki dahi sağ kalmamış. Büyük kinle köye inip Idris'in evini yakmışlar. İdris büyük bir üzüntü içinde evinin yanışını seyretmiş. Ev tümüyle yanıp kül olunca külleri torbalara doldurmuş, karısını da yanına alarak köyü terk etmiş. yollara düşmüş, bir paşanın konağına varmış. Paşanın adamları torbaların içinde ne olduğunu merak edip sormuşlar. İdris de, "İran Şahı'nın bizim padişaha gönderdiği hazinedir." demiş. Adamlar buna inanmamışlar. "Hazine tek kişi ile yola çıkarılır mı?" diye sormuşlar. İdris de, "Kimsenin dikkatini çekmesin diye benimle gönderdi" demiş.
İdris, adamların niyetlerinin kötü olduğunu anlamış ve gece torbaların içindeki külleri boşaltarak yerine küçük taş parçaları ve madeni eşyalar doldurmuş. Karısıyla birlikte yatıp uyumuşlar. Gecenin bir vaktinde paşanın adamları gizlice yaklaşarak getirdikleri bir miktar altını İdris'in başucuna bırakarak çuvalları alıp gitmişler. Bunları gören İdris, hemen karısını uyandırmış, altınları aldığı gibi kaçarak köyüne dönmüş.
Kardeşleri İdris'in bu zenginliğini görünce şaşırmış ve sormuşlar "Bu kadar altını nereden buldun? Bize de söyle!" İdris de, "Ben yaktığınız evimin kömürlerini toplayıp paşa konağına götürdüm. Orada, kömür alan var mı, diye sordum. Bana altın verip kömürleri aldılar, demiş.
Bunu duyan ağabeyleri hemen evlerini yakmış ve çıkan kömürleri çuvallara doldurdukları gibi yola koyulmuşlar. Paşanın adamları bunları görünce temiz bir dayak atarak şehrin dışına atmışlar.
İki kardeş oturup, İdris'ten nasıl bir intikam alacaklarını düşünüp planlamışlar. Köye dönünce, İdris'i öldürmeye kıyamamış, ama bir torbaya koyarak dağlarda kuşlara yem olması için bir ağaca asmışlar ve köylerine dönmüşler.
İdris birinin asıldığı ağacın yanından geçtiğini fark edince, "Ben muhtar olmak istemiyorum" diye bağırmaya başlamış.
Adam şaşırarak yanına gelmiş ve sormuş; "Ne diye bağırıyorsun, seni buraya kim astı?"
İdris, "Bana muhtar ol, dediler, ben de kabul etmedim. Beni soyarak buraya astılar. Akşama kadar kabul etmezsem elbiselerimi vermeyecekler” demiş.
Yabancı, "Ben muhtar olabilirim" demiş.
İdris de “Tabii olabilirsin, sen elbiselerini bana ver ve bu torbanın içine gir. Akşam gelip seni alıp muhtar yaparlar" demiş.
Yabancı bu öneriyi kabul ederek elbiselerini çıkartıp İdris'e,verdikten sonra çuvalın içine girmiş. İdris, adamın atını ve kırbacını alarak köye gitmiş. Kardeşleri, İdris'i bu halde görünce şaşırmışlar,
"Nereden buldun bunları?" demişler. "Beni astığınız yere bir kervan geldi. Çok zengindiler. Yükleri de çok olduğu için dağıtacak adam arıyorlardı. Gidin size de versinler" demiş.
İki kardeş hemen dağa doğru koşmuşlar. Bu arada, çuvalın içindeki adam kendisini kurtarmış ve bir ağacın altına oturmuş. İki adamın geldiğini gören adam eline geçirdiği kalın bir sopayı alarak gizlenmiş.
Kardeşler aralarında, "İdris bizi yine kandırdı, burada kervan falan yok, onu öldürelim" demişler. Gizlenen adam da sanmış ki, kendisini öldürecekler. Gizlendiği yerden aniden fırlayarak iki kardeşi oracıkta öldürmüş. Böylece İdris iki kardeşinden kurtulmuş.
Kardeşleri koyun sürüsünü görünce, şaşırmış ve "Bu kadar koyunu nereden buldun diye sormuşlar,
İdris de "Koyunlarımı karşı dağa götürdüm, sabah kalktığımda baktım ki bu kadar olmuşlar, siz de götürün, sizinki de çoğalsın" demiş.
İki kardeş koyunlarını aldıkları gibi dağa çıkmışlar ve gece sürünün yanında uyumuşlar. Sabah olunca ne görmüşler: Bütün sürüyü kurtlar yemiş! Bir teki dahi sağ kalmamış. Büyük kinle köye inip Idris'in evini yakmışlar. İdris büyük bir üzüntü içinde evinin yanışını seyretmiş. Ev tümüyle yanıp kül olunca külleri torbalara doldurmuş, karısını da yanına alarak köyü terk etmiş. yollara düşmüş, bir paşanın konağına varmış. Paşanın adamları torbaların içinde ne olduğunu merak edip sormuşlar. İdris de, "İran Şahı'nın bizim padişaha gönderdiği hazinedir." demiş. Adamlar buna inanmamışlar. "Hazine tek kişi ile yola çıkarılır mı?" diye sormuşlar. İdris de, "Kimsenin dikkatini çekmesin diye benimle gönderdi" demiş.
İdris, adamların niyetlerinin kötü olduğunu anlamış ve gece torbaların içindeki külleri boşaltarak yerine küçük taş parçaları ve madeni eşyalar doldurmuş. Karısıyla birlikte yatıp uyumuşlar. Gecenin bir vaktinde paşanın adamları gizlice yaklaşarak getirdikleri bir miktar altını İdris'in başucuna bırakarak çuvalları alıp gitmişler. Bunları gören İdris, hemen karısını uyandırmış, altınları aldığı gibi kaçarak köyüne dönmüş.
Kardeşleri İdris'in bu zenginliğini görünce şaşırmış ve sormuşlar "Bu kadar altını nereden buldun? Bize de söyle!" İdris de, "Ben yaktığınız evimin kömürlerini toplayıp paşa konağına götürdüm. Orada, kömür alan var mı, diye sordum. Bana altın verip kömürleri aldılar, demiş.
Bunu duyan ağabeyleri hemen evlerini yakmış ve çıkan kömürleri çuvallara doldurdukları gibi yola koyulmuşlar. Paşanın adamları bunları görünce temiz bir dayak atarak şehrin dışına atmışlar.
İki kardeş oturup, İdris'ten nasıl bir intikam alacaklarını düşünüp planlamışlar. Köye dönünce, İdris'i öldürmeye kıyamamış, ama bir torbaya koyarak dağlarda kuşlara yem olması için bir ağaca asmışlar ve köylerine dönmüşler.
İdris birinin asıldığı ağacın yanından geçtiğini fark edince, "Ben muhtar olmak istemiyorum" diye bağırmaya başlamış.
Adam şaşırarak yanına gelmiş ve sormuş; "Ne diye bağırıyorsun, seni buraya kim astı?"
İdris, "Bana muhtar ol, dediler, ben de kabul etmedim. Beni soyarak buraya astılar. Akşama kadar kabul etmezsem elbiselerimi vermeyecekler” demiş.
Yabancı, "Ben muhtar olabilirim" demiş.
İdris de “Tabii olabilirsin, sen elbiselerini bana ver ve bu torbanın içine gir. Akşam gelip seni alıp muhtar yaparlar" demiş.
Yabancı bu öneriyi kabul ederek elbiselerini çıkartıp İdris'e,verdikten sonra çuvalın içine girmiş. İdris, adamın atını ve kırbacını alarak köye gitmiş. Kardeşleri, İdris'i bu halde görünce şaşırmışlar,
"Nereden buldun bunları?" demişler. "Beni astığınız yere bir kervan geldi. Çok zengindiler. Yükleri de çok olduğu için dağıtacak adam arıyorlardı. Gidin size de versinler" demiş.
İki kardeş hemen dağa doğru koşmuşlar. Bu arada, çuvalın içindeki adam kendisini kurtarmış ve bir ağacın altına oturmuş. İki adamın geldiğini gören adam eline geçirdiği kalın bir sopayı alarak gizlenmiş.
Kardeşler aralarında, "İdris bizi yine kandırdı, burada kervan falan yok, onu öldürelim" demişler. Gizlenen adam da sanmış ki, kendisini öldürecekler. Gizlendiği yerden aniden fırlayarak iki kardeşi oracıkta öldürmüş. Böylece İdris iki kardeşinden kurtulmuş.
Kıymetli Tuz Masalı
Bir varmış, bir yokmuş.Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Pire berber iken,deve tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Tıngır elek, tıngır felek demişler, bu masalı şöyle anlatmışlar. Bir varmış, bir yokmuş, evvel zamanda bir padişah ile bunun üç kızı varmış.
Bir gün bu padişah kızlarını başına toplamış, beni ne kadar seversiniz? Demiş. En büyük kız dünyalar kadar, ortanca kızı kucak kadar, küçük kızı da tuz kadar severim demiş.
Padişah küçük kızın cevabına çok sinirlenmiş, insan tuz kadar sevilir mi demiş, ardından küçük kızını cellada teslim etmiş.Cellat, kızı kesmek için dağa götürmüş.
Kız cellada yalvarmış, sen de babasın,bana kıyma demiş. Cellat,kızın yalvarmalarına dayanamamış, onun yerine bir hayvan kesmiş, kızın gömleğini kesilen hayvanın kanına bulayıp padişaha getirmiş.
Küçük kız yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, bir köye ulaşmış .Orada köyün zenginlerinden birine kul köle olmuş, büyümüş, çok güzel bir kız olmuş.Güzelliği ilden ile, dilden dile yayılmış, kısmet bu ya bir başka padişahın oğluyla evlenmiş.
Aradan bir hayli zaman geçmiş,başından geçenleri kocasına anlatmış, babamları yemeğe çağıralım demiş. Kocası da olur demiş. Gereken hazırlıklar yapılmış, padişah babası ziyafete çağrılmış.
Kızın padişah babası söylenen günde avanesiyle birlikte ziyafete gelmiş. Padişah ve beraberindekiler sofraya oturduğunda yemekler sırayla gelmeye başlamış.Ama kız,aşçısına bütün yemeklerin tuzsuz olmasını tembih etmiş. Padişah hangi yemeğe saldırdıysa eli geri gitmiş, yemeklerin hiçbirini yiyememiş.
O sırada küçük kızı padişahın sofrasından ayağa fırlamış. Padişahım, duyduğuma göre sen küçük kızını seni tuz kadar seviyormuş dediği için öldürtmüşsün demiş.Padişahın söz söylemesine fırsat vermeden işte o küçük kız benim demiş ve bütün yemekleri tuzsuz yaptırdım ki kıymetimi anlayasın sözlerini eklemiş.
Padişah yaptığından utanarak küçük kızının boynuna sarılmış,tuzun ne kadar kıymetli olduğunu anlamış. Ondan sonra yeni bir dönem başlamış. Onlar ermiş muradına,biz çıkalım kerevetine.
Bir gün bu padişah kızlarını başına toplamış, beni ne kadar seversiniz? Demiş. En büyük kız dünyalar kadar, ortanca kızı kucak kadar, küçük kızı da tuz kadar severim demiş.
Padişah küçük kızın cevabına çok sinirlenmiş, insan tuz kadar sevilir mi demiş, ardından küçük kızını cellada teslim etmiş.Cellat, kızı kesmek için dağa götürmüş.
Kız cellada yalvarmış, sen de babasın,bana kıyma demiş. Cellat,kızın yalvarmalarına dayanamamış, onun yerine bir hayvan kesmiş, kızın gömleğini kesilen hayvanın kanına bulayıp padişaha getirmiş.
Küçük kız yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, bir köye ulaşmış .Orada köyün zenginlerinden birine kul köle olmuş, büyümüş, çok güzel bir kız olmuş.Güzelliği ilden ile, dilden dile yayılmış, kısmet bu ya bir başka padişahın oğluyla evlenmiş.
Aradan bir hayli zaman geçmiş,başından geçenleri kocasına anlatmış, babamları yemeğe çağıralım demiş. Kocası da olur demiş. Gereken hazırlıklar yapılmış, padişah babası ziyafete çağrılmış.
Kızın padişah babası söylenen günde avanesiyle birlikte ziyafete gelmiş. Padişah ve beraberindekiler sofraya oturduğunda yemekler sırayla gelmeye başlamış.Ama kız,aşçısına bütün yemeklerin tuzsuz olmasını tembih etmiş. Padişah hangi yemeğe saldırdıysa eli geri gitmiş, yemeklerin hiçbirini yiyememiş.
O sırada küçük kızı padişahın sofrasından ayağa fırlamış. Padişahım, duyduğuma göre sen küçük kızını seni tuz kadar seviyormuş dediği için öldürtmüşsün demiş.Padişahın söz söylemesine fırsat vermeden işte o küçük kız benim demiş ve bütün yemekleri tuzsuz yaptırdım ki kıymetimi anlayasın sözlerini eklemiş.
Padişah yaptığından utanarak küçük kızının boynuna sarılmış,tuzun ne kadar kıymetli olduğunu anlamış. Ondan sonra yeni bir dönem başlamış. Onlar ermiş muradına,biz çıkalım kerevetine.
Tembel Kız masalı
Editör
iltiriş
saat
20:00
|
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken bir karı koca varmış. Bu karı kocanın bir kızı olmuş. Kız,el bebek gül bebek büyütülmüş, ama hiç iş öğrenememiş. Bunun için adına Tembel Kız denilmiş. Bu kız o kadar tembelmiş ki yerinden kalkmaya üşeniyormuş. Anası babası ona bir gelberi yaptırmış. Kız da oturduğu yerden işini gelberiyle yapıyormuş.
Kızının evlilik çağı gelmiş. Anası babası kızı bir avcıyla evlendirmiş. Avcı ava gitmiş, bir ördek vurmuş.Eve gelmiş, ördeği temizlemiş, ateşe koymuş. Tekrar ava gitmek üzere hazırlanmış, karısına ateşe ördeği koydum, yanmasın bak demiş.Tembel Kız, olur demiş, demiş ama yerinden bile kalkmamış.
Aradan uzunca bir zaman geçmiş.Dilenci eve gelmiş. Tembel Kıza,
hanımcığım Allah rızası için bir dilim ekmek demiş.
Tembel Kız da yan tarafta mutfak, geç al cevabını vermiş.
Dilenci mutfağa girmiş.Bakmış ocakta ördek kaynıyor, almış ördeği, torbasına koymuş,tencerenin içine de ayaklarındaki pis çarıkları... Gelmiş, Tembel Kız'ın yanına. Bak hanımcığım demiş,ekmeği aldım Allah razı olsun.
Şimdi sana bir türkü söyleyeyim de ben gideyim. Türküyü şöyle söylemiş;
Senin gaga benim torba içinde,
Benim çarık senin çorba içinde,
Sen yat kaba yatak yorgan içinde,
Ben yiyecem gagayı orman içinde.
Dilenci türküyü böyle söylemiş,çekip gitmiş.Aradan bir zaman geçmiş, kızın avcı kocası gelmiş. Karısına ördek pişti mi? Demiş.Karısı olan biteni anlatmış,bak bana bir de türkü söyledi, sana deyiverem demiş,türküyü söylemiş.
O zaman avcı kocası durumu anlamış, karısına kızıp azarlamış. Ondan sonra Tembel Kız, tembelliği bırakmış.Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
Kızının evlilik çağı gelmiş. Anası babası kızı bir avcıyla evlendirmiş. Avcı ava gitmiş, bir ördek vurmuş.Eve gelmiş, ördeği temizlemiş, ateşe koymuş. Tekrar ava gitmek üzere hazırlanmış, karısına ateşe ördeği koydum, yanmasın bak demiş.Tembel Kız, olur demiş, demiş ama yerinden bile kalkmamış.
Aradan uzunca bir zaman geçmiş.Dilenci eve gelmiş. Tembel Kıza,
hanımcığım Allah rızası için bir dilim ekmek demiş.
Tembel Kız da yan tarafta mutfak, geç al cevabını vermiş.
Dilenci mutfağa girmiş.Bakmış ocakta ördek kaynıyor, almış ördeği, torbasına koymuş,tencerenin içine de ayaklarındaki pis çarıkları... Gelmiş, Tembel Kız'ın yanına. Bak hanımcığım demiş,ekmeği aldım Allah razı olsun.
Şimdi sana bir türkü söyleyeyim de ben gideyim. Türküyü şöyle söylemiş;
Senin gaga benim torba içinde,
Benim çarık senin çorba içinde,
Sen yat kaba yatak yorgan içinde,
Ben yiyecem gagayı orman içinde.
Dilenci türküyü böyle söylemiş,çekip gitmiş.Aradan bir zaman geçmiş, kızın avcı kocası gelmiş. Karısına ördek pişti mi? Demiş.Karısı olan biteni anlatmış,bak bana bir de türkü söyledi, sana deyiverem demiş,türküyü söylemiş.
O zaman avcı kocası durumu anlamış, karısına kızıp azarlamış. Ondan sonra Tembel Kız, tembelliği bırakmış.Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)