Erzurum'un Olur ilçesine bağlı Yukarı Karacasu Köyünün sınırları içinde, Karacaoğlan tepesinde, moloz taslarla üçgen şeklinde yapılmış bir mezar vardır. Halkın “Karacaoğlan ziyareti” diye adlandırdığı ve adaklar adandığı bu ziyaretin efsanesi şöyledir.
Rivayete göre Karacaoğlan bir ağanın kuzu çobanıdır. Vaktin birinde ağa hacca gider. Yolda giderken cani helva çeker ve “Şu bizim hanımın helvası olsa da yesem” der. Ağa bunları hac yolunda düşüne dursun, Diger tarafta Karacaoğlan ağanın evine gelip ağanın karısına “ağam helva istedi, yapta götüreyim” der. Ağanın karısı içinden “ağa hacda, çobanın canı helva çekti, bana da söylemeye kıyışamadı. Böyle bir yalan söyledi” diye geçirir. Helvayı yapar bir tasın içine koyup çobana verir.Ağa yolda giderken bir bakar ki kendisine bir tasın içinde helva uzatılıyor. Ağa tası alır, bakar ki bu tas evindeki tastır. Ağa olup bitenlere bir anlam veremez ama helvayı da yer. Helvayı yedikten sonra tası çantasına koyup yoluna devam eder. Ağa hacca gider, görevini yapar ve köyüne geri döner. Evine geldiğinde hanımına yolda kendisine gelen tası sorar. Hanımda Karacaoğlan ile arasında geçen konuşmayı anlatır ve “Tası ona vermiştim, daha getirmedi” der. Bunun üzerine ağa kendisini ziyarete gelenlere dönerek “keramet Karacaoğlan ‘dadır. Gidin onun elini öpün “ diye söyler. Böylece Karacaoğlan yörede “keramet sahibi “ olarak tanınır.Karacaoğlan bir gün yine kuzuları otlatmak üzere dağlara doğru gider. Ancak ecel, Karacaoğlan bir tepenin üstünde yakalar. Karacaoğlan öldüğü tepede defnedilir. Karacaoğlan tepesi ve ziyareti bundan sonra halk arasında kutsal kabul edilir Olur yöresinde Karacaoğlan ile birlikte “Sarı Baba” ve “Horasan Baba“ ziyaretleri de halk arasında adakların adandığı yerlerdir. Hatta bu üç şahsın birbirleriyle kardeş oldukları söylenir. Bunların bulunduğu bölgeye “Üç ziyaretler“ denir ve kutsallığına inanılır.
Erzurum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erzurum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erzurum'un Ilıca Söğütlü Köyü'ndeki Balıklı Gölün Efsanesi
Erzurum Ilıca ilçesinin güneyinde ilçeye 5-6 km uzaklıkta ki Söğütlü Köy’ünde Balıklı bir göl vardır. Bu Balıklı gölle ilgili olarak şu söylence anlatılmaktadır.
Bir gün, köyden bir adam bu gölde tuttuğu balıkları eve getirir ve karısına balıkları kızartmasını söyler. Kadın balıkları tavaya koyar ve kızarmaya başladığında ise kızaran balıklar tavadan birden kaybolur. Adam ve karısı gördükleri durum karşısında hayrete düşerler ve kendilerini korkudan dışarıya atarlar ve göle kadar giderler.
Gölde Kızartmaya çalıştıkları balıkları sırtları kızarık şekilde yüzerken görürler. O günden sonra halk bu balıkları kutsal sayar ve hiç kimse bu gölden balık tutmaz. Günümüzde de Göldeki balıkların her birinin muhtelif yerlerinde yanığa benzer izler bulunmaktadır. Halk bunun tavadaki kızarıklıktan ileri geldiğini söyler.
Bu balıkları ise
Anadolu’nun fethi sırasında bu gölde su içerken arkalarından vurularak şehit olan ve Allah tarafından balık olarak bu gölde bırakılan Türk Akıncıları olduklarına inanmaktadırlar.
Bir gün, köyden bir adam bu gölde tuttuğu balıkları eve getirir ve karısına balıkları kızartmasını söyler. Kadın balıkları tavaya koyar ve kızarmaya başladığında ise kızaran balıklar tavadan birden kaybolur. Adam ve karısı gördükleri durum karşısında hayrete düşerler ve kendilerini korkudan dışarıya atarlar ve göle kadar giderler.
Gölde Kızartmaya çalıştıkları balıkları sırtları kızarık şekilde yüzerken görürler. O günden sonra halk bu balıkları kutsal sayar ve hiç kimse bu gölden balık tutmaz. Günümüzde de Göldeki balıkların her birinin muhtelif yerlerinde yanığa benzer izler bulunmaktadır. Halk bunun tavadaki kızarıklıktan ileri geldiğini söyler.
Bu balıkları ise
Anadolu’nun fethi sırasında bu gölde su içerken arkalarından vurularak şehit olan ve Allah tarafından balık olarak bu gölde bırakılan Türk Akıncıları olduklarına inanmaktadırlar.
Tortum Gölü ve Tortum Şelalesinin Efsanesi
Editör
iltiriş
saat
03:01
|
Erzurum'un Tortum ilçesindeki Tortum Gölü ile ilgili bir efsane
Tortuma bağlı Uzundere Hars (Uludağ) köyünden bir çoban sürüsünü otlatırken, kulağına gaipten bir ses gelir...
- Geliremmmmmm
Çoban şaşırır, sağına soluna bakar,fakat hiç kimseyi göremez. Kendi kendine vehimlendiğini sanır. Akşama kadar bekler ve köyüne döner. Çoban ertesi gün yine aynı yerde aynı sesi bir kere daha işitir. Yine kimsecikler yoktur. Bu hadise üçüncü günde aynen tekrarlanınca çoban köyün büyüklerine yaşadıklarını anlatır. İçlerinden gün görmüş olan bir yaşlı köylü çobana derki:
- Evladım, yarın da aynı sesi yine işitirsen, "Gel bakalım ne yapacaksın!" de bakalım ne olacak
Dördüncü gün çoban ihtiyar köylünün dediğini yapar. Sesi işitir işitmez başlar bağırmaya
-“ Gel bakalım gel bakalım ne yapacaksın ”
Çoban bu sözleri söyler söylemez eteklerinde sürüsünü otardığı dağın yarısı kopar ve aşağıdan akmakta olan Tortum Çayının önünü kapatır. Böylece bir tarafta göl diğer tarafta da kayalardan taşan su Tortum Şelalesini meydana getirir.
kaynak site
Tortuma bağlı Uzundere Hars (Uludağ) köyünden bir çoban sürüsünü otlatırken, kulağına gaipten bir ses gelir...
- Geliremmmmmm
Çoban şaşırır, sağına soluna bakar,fakat hiç kimseyi göremez. Kendi kendine vehimlendiğini sanır. Akşama kadar bekler ve köyüne döner. Çoban ertesi gün yine aynı yerde aynı sesi bir kere daha işitir. Yine kimsecikler yoktur. Bu hadise üçüncü günde aynen tekrarlanınca çoban köyün büyüklerine yaşadıklarını anlatır. İçlerinden gün görmüş olan bir yaşlı köylü çobana derki:
- Evladım, yarın da aynı sesi yine işitirsen, "Gel bakalım ne yapacaksın!" de bakalım ne olacak
Dördüncü gün çoban ihtiyar köylünün dediğini yapar. Sesi işitir işitmez başlar bağırmaya
-“ Gel bakalım gel bakalım ne yapacaksın ”
Çoban bu sözleri söyler söylemez eteklerinde sürüsünü otardığı dağın yarısı kopar ve aşağıdan akmakta olan Tortum Çayının önünü kapatır. Böylece bir tarafta göl diğer tarafta da kayalardan taşan su Tortum Şelalesini meydana getirir.
kaynak site
Taş Kesilmiş Çoban Ve Koyunları ile ilgili Söylenceler
Erzincan’ın merkeze bağlı Caferli köyü ve tüm çevre köylerde anlatılan aşağıdaki efsanenin benzerleri Elazığ’ın Karakoçan kazasına bağlı Çan köyünde (Hatta efsanenin orada geçtiğine dair bir takım delil ve kalıntılardan sözedilir. Orada bir çeşme, etrafında taşkesilmiş koyun sürüsü ve başında da bir çobanın olduğunu şeklindedir.)
Kars'ın kazası olan Kağızman'a bağlı bulunan Kızılöküz köyünde. Bolu-Mengen İlçesi, Yedigöller Milli Parkı civarında ki köylerde ve daha başka yerlerde de farklı olarak anlatılmaktadır. Ayrıca anlatımı farklıda olsa bir başka benzerleride K. Maraş'ın (Gurgum) Elbistan ilçesinin Dere Topallı köyü ve Erzurum’un dağlarında geçtiğine dair söylenceler vardır. Erzurum’da ve K. Maraşta Çoban Dede efsanesi olarak bilinir.
Erzurumda Çoban Dede Söylencesi şöyle anlatılır:
Erzurum dağlarında sürülerini otlatan Çoban Dede ve koyunları susuzluktan bunalmıştır. Koyunların halini gören Çoban Dede Tanrı'ya yalvarır.:
-Ya Rabbim,bu yerde soğuk bir su yarat da ben ve koyunlarım kana kana içelim.Ondan sonra istersen canımı al."
Başını kaldırdığında bulunduğu yerde bir pınar akmaktadır.Koyunları da kendisi de kana kana içer. Sonra da
-Rabbim değil mi ki sen beni duydun rahmet hazineni benden esirgemedin,artık bu can bana lazım değildir. der ve orada ölür.
Koyunlar da taş kesilir. Yöre de, bu suyun ,sürüler dağda iken aktığına ve sürüler inince kesildiğine inanılır. Dağdaki ufak bir tümsek çobanın mezarını,çevrede ki irili ufaklı taşlar da çobanın taş kesilmiş koyunları sayılır. Dağdaki kavaklarında çobanın değneğinden türediğine inanılır.
K. Maraş'ın (Gurgum) Elbistan ilçesinin Dere Topallı köyü yakınında bulunan Çoban Dede'nin öyküsü de şöyle anlatılır.
Bir gün Çoban Dede sürüsünü otlatmaya götürmüş öğleye doğru kavurucu sıcakların artmasıyla birlikte hem Çoban Dede hemde sürüsü susuzluktan kavrulmaya başlar. Çareyi Allah'a yalvarmakta bulan Çoban dede Allah'a yakarır.
-Ey Allahım eğer bu dağın başında bir çeşmeden soğuk bir su bana ve sürüme verirsen sana yedi tane koyunumu kurban adayacağım
Yaradan Çoban Dede'nin bu dileğini hemen yerine getirir. Dağdan buz gibi sular akmaya başlar. Çoban Dedeyle koyunları kana kana içerler. Çoban Dedenin duası kabul olup dileği yerine gelmiştir ancak Çoban Dede koyunların kendisine ait olmadığını söyler ve Allah'a verdiği söze sadık kalmaz, Allah'a kurban adayacağı yedi koyun yerine elbisesinde yakaladığı yedi tane biti kurban edip suyun içine atar.. Bu duruma kızan Yaradan verdiği sözü yerine getirmeyen Çoban Dede'yi sürüsüyle birlikte taş haline getirerek cezalandırır.
Caferli’de ise şu şekilde anlatılır:
Efsaneye göre... munzur, mercan ve karadağla çevrilmiş Erzincan'ın Caferli köyünde bundan uzun yıllar önce çok fakir bir çobanla çocukları yaşarmış. Bu çoban çocuklarının geçimini ancak köyün davarlarını dağlarda, yaylalarda otlatararak çobanlıkla sağlarmış.
Güzelliğine güzelmişte Caferli köyü, tek kusuru karadağa düşen yanında bir dirhem suyun bulunmamasıymış. Bunun aksine mercan, munzur dağlarının bulunduğu yanı ise her tarafında pırıl pırıl sular akarmış ama aralarında ki derin vadiden dolayı hayvanların bir taraftan, diğer tarafa geçmesi hayli zormuş.
Bir tarafında pırıl pırıl suların aktığı, diğer yanında ise bir damla suya hasret koca karadağ varmış. Yamaçlarında her çeşit bitkisi olan bu dağın yeşilliğini erkenden bozan tek kusuru da bir damla suyun olmamasıymış. Yani susuzmuş bizim koca karadağ. Belki de dünyanın hiçbiryerinde olmayan öyle güzel, öyle tatlı meyva ağaçları varmış ki ama suyunun olmadığından tam olgunlaşmadan dalından düşerlermiş meyveleri. Bu ağaçlardaki meyveleri olgunlaştıracak suyu yokmuş koca karadağın, tek üzüntüsü de buymuş zaten.
Sarp kayalarla yükselmiş bu dağın en tepesinde ermiş birine ait olduğu rivayet edilen türbe haline getirilmiş bir kabir bulunmaktadır.
Rivayete göre bu mezarın uzunluğunu küçük bir çocuk da adımlasa kırk ayaktır, yetişkin biride adımlasa kırk ayaktır. Kırkayak tepesi adı da oradan gelmektedir. (Kırkayak, Kırklar tepesi, Kırklardağı da denilir.) Karadağın tam tepesinde Kırklar ziyareti vardır. Yöre halkı bu gün bile hala bu tepeye çıkıp kurban keser, dilek dilerler.
Yazın en sıcak günlerinden bir gün çoban Caferli köyünün mercan ve munzur dağının karşısında görünen, isminden de anlaşılacağı gibi karadağa çıkarak hayvanları otlatıyormuş. Bu dağda hayvanların otlanması için bol ve çeşit çeşit ot bulunurmuş ama gelgelelim karadağın hiç bir yerinde bir damla su bulunmazmış.
Bir gün havanın çok sıcak olması nedeniyle, hayvanlar ve çoban çok susamışlar, susuzluktan bağrı delinen çoban ellerini gökyüzüne kaldırarak
-Ya Rabbim, ya Kırkdağlar evliyası Şuradan bir su çıkartıp şu kulunun ve hayvanların susuzluklarını gider andolsunki yedi kurban keserim diye adakta bulunmuş.
O anda çobanın bulunduğu yerin yakınında birdenbire kayalar arasında buz gibi bir su fışkırmış. Sevincinden çılgına dönen çoban o buz gibi sudan kana kana içip hayvanlarına da içirerek susuzluklarını gidermişler.
Ancak çoban sözünde durmayıp
-Koyunlar benim değil bunu yedi kurban yerine, yedi bit öldürüp adağımı gerçekleştireyim demiş.
Çoban düşüncesini yerine getirerek yedi koyun yerine yedi bit öldürüp, öldürdüğü bitleri de suya atmış. Bu olaydan sonra aradan çok zaman geçmeden su kesilmiş yeniden, çoban ve koyunlar da bulundukları yerde taş olmuşlar.
Akşam çobanın ve koyunların köye geri dönmemesini merak eden köylüler çobanı ve koyunları aramaya çıktıklarında, Karadağın eteğinde çobanın ve koyunların yerden fışkıran suyun yanında taşa dönüştüğünü görmüşler.
Aradan geçen çok uzun zamana rağmen bugün bile Caferli köyünün tam karşısındaki karadağa doğru bakıldığında, suyun fışkırdığı çevrede koyunların ve çobanın taş haline dönüşmüş kalıntıları görünmektedir. Her bahar o dağın bağrında kocaman bir su fışkırır ancak sıcakların bastığı yaz aylarında tekrar ortadan kaybolur.
Kars'ın kazası olan Kağızman'a bağlı bulunan Kızılöküz köyünde. Bolu-Mengen İlçesi, Yedigöller Milli Parkı civarında ki köylerde ve daha başka yerlerde de farklı olarak anlatılmaktadır. Ayrıca anlatımı farklıda olsa bir başka benzerleride K. Maraş'ın (Gurgum) Elbistan ilçesinin Dere Topallı köyü ve Erzurum’un dağlarında geçtiğine dair söylenceler vardır. Erzurum’da ve K. Maraşta Çoban Dede efsanesi olarak bilinir.
Erzurumda Çoban Dede Söylencesi şöyle anlatılır:
Erzurum dağlarında sürülerini otlatan Çoban Dede ve koyunları susuzluktan bunalmıştır. Koyunların halini gören Çoban Dede Tanrı'ya yalvarır.:
-Ya Rabbim,bu yerde soğuk bir su yarat da ben ve koyunlarım kana kana içelim.Ondan sonra istersen canımı al."
Başını kaldırdığında bulunduğu yerde bir pınar akmaktadır.Koyunları da kendisi de kana kana içer. Sonra da
-Rabbim değil mi ki sen beni duydun rahmet hazineni benden esirgemedin,artık bu can bana lazım değildir. der ve orada ölür.
Koyunlar da taş kesilir. Yöre de, bu suyun ,sürüler dağda iken aktığına ve sürüler inince kesildiğine inanılır. Dağdaki ufak bir tümsek çobanın mezarını,çevrede ki irili ufaklı taşlar da çobanın taş kesilmiş koyunları sayılır. Dağdaki kavaklarında çobanın değneğinden türediğine inanılır.
K. Maraş'ın (Gurgum) Elbistan ilçesinin Dere Topallı köyü yakınında bulunan Çoban Dede'nin öyküsü de şöyle anlatılır.
Bir gün Çoban Dede sürüsünü otlatmaya götürmüş öğleye doğru kavurucu sıcakların artmasıyla birlikte hem Çoban Dede hemde sürüsü susuzluktan kavrulmaya başlar. Çareyi Allah'a yalvarmakta bulan Çoban dede Allah'a yakarır.
-Ey Allahım eğer bu dağın başında bir çeşmeden soğuk bir su bana ve sürüme verirsen sana yedi tane koyunumu kurban adayacağım
Yaradan Çoban Dede'nin bu dileğini hemen yerine getirir. Dağdan buz gibi sular akmaya başlar. Çoban Dedeyle koyunları kana kana içerler. Çoban Dedenin duası kabul olup dileği yerine gelmiştir ancak Çoban Dede koyunların kendisine ait olmadığını söyler ve Allah'a verdiği söze sadık kalmaz, Allah'a kurban adayacağı yedi koyun yerine elbisesinde yakaladığı yedi tane biti kurban edip suyun içine atar.. Bu duruma kızan Yaradan verdiği sözü yerine getirmeyen Çoban Dede'yi sürüsüyle birlikte taş haline getirerek cezalandırır.
Caferli’de ise şu şekilde anlatılır:
Efsaneye göre... munzur, mercan ve karadağla çevrilmiş Erzincan'ın Caferli köyünde bundan uzun yıllar önce çok fakir bir çobanla çocukları yaşarmış. Bu çoban çocuklarının geçimini ancak köyün davarlarını dağlarda, yaylalarda otlatararak çobanlıkla sağlarmış.
Güzelliğine güzelmişte Caferli köyü, tek kusuru karadağa düşen yanında bir dirhem suyun bulunmamasıymış. Bunun aksine mercan, munzur dağlarının bulunduğu yanı ise her tarafında pırıl pırıl sular akarmış ama aralarında ki derin vadiden dolayı hayvanların bir taraftan, diğer tarafa geçmesi hayli zormuş.
Bir tarafında pırıl pırıl suların aktığı, diğer yanında ise bir damla suya hasret koca karadağ varmış. Yamaçlarında her çeşit bitkisi olan bu dağın yeşilliğini erkenden bozan tek kusuru da bir damla suyun olmamasıymış. Yani susuzmuş bizim koca karadağ. Belki de dünyanın hiçbiryerinde olmayan öyle güzel, öyle tatlı meyva ağaçları varmış ki ama suyunun olmadığından tam olgunlaşmadan dalından düşerlermiş meyveleri. Bu ağaçlardaki meyveleri olgunlaştıracak suyu yokmuş koca karadağın, tek üzüntüsü de buymuş zaten.
Sarp kayalarla yükselmiş bu dağın en tepesinde ermiş birine ait olduğu rivayet edilen türbe haline getirilmiş bir kabir bulunmaktadır.
Rivayete göre bu mezarın uzunluğunu küçük bir çocuk da adımlasa kırk ayaktır, yetişkin biride adımlasa kırk ayaktır. Kırkayak tepesi adı da oradan gelmektedir. (Kırkayak, Kırklar tepesi, Kırklardağı da denilir.) Karadağın tam tepesinde Kırklar ziyareti vardır. Yöre halkı bu gün bile hala bu tepeye çıkıp kurban keser, dilek dilerler.
Yazın en sıcak günlerinden bir gün çoban Caferli köyünün mercan ve munzur dağının karşısında görünen, isminden de anlaşılacağı gibi karadağa çıkarak hayvanları otlatıyormuş. Bu dağda hayvanların otlanması için bol ve çeşit çeşit ot bulunurmuş ama gelgelelim karadağın hiç bir yerinde bir damla su bulunmazmış.
Bir gün havanın çok sıcak olması nedeniyle, hayvanlar ve çoban çok susamışlar, susuzluktan bağrı delinen çoban ellerini gökyüzüne kaldırarak
-Ya Rabbim, ya Kırkdağlar evliyası Şuradan bir su çıkartıp şu kulunun ve hayvanların susuzluklarını gider andolsunki yedi kurban keserim diye adakta bulunmuş.
O anda çobanın bulunduğu yerin yakınında birdenbire kayalar arasında buz gibi bir su fışkırmış. Sevincinden çılgına dönen çoban o buz gibi sudan kana kana içip hayvanlarına da içirerek susuzluklarını gidermişler.
Ancak çoban sözünde durmayıp
-Koyunlar benim değil bunu yedi kurban yerine, yedi bit öldürüp adağımı gerçekleştireyim demiş.
Çoban düşüncesini yerine getirerek yedi koyun yerine yedi bit öldürüp, öldürdüğü bitleri de suya atmış. Bu olaydan sonra aradan çok zaman geçmeden su kesilmiş yeniden, çoban ve koyunlar da bulundukları yerde taş olmuşlar.
Akşam çobanın ve koyunların köye geri dönmemesini merak eden köylüler çobanı ve koyunları aramaya çıktıklarında, Karadağın eteğinde çobanın ve koyunların yerden fışkıran suyun yanında taşa dönüştüğünü görmüşler.
Aradan geçen çok uzun zamana rağmen bugün bile Caferli köyünün tam karşısındaki karadağa doğru bakıldığında, suyun fışkırdığı çevrede koyunların ve çobanın taş haline dönüşmüş kalıntıları görünmektedir. Her bahar o dağın bağrında kocaman bir su fışkırır ancak sıcakların bastığı yaz aylarında tekrar ortadan kaybolur.
Kocakarı Efsanesi
Olur da Aspires düzlüğünün yani başındaki kayalığa “Koca karının taşı” denir. Uzaktan bakıldığında kayalığın üstünde ki bir tas ihtiyar bir kadını andırmaktadır. Coğrafi şartların şekillendirdiği bu tas parçasına ”Kocakarı” denir ve hakkında şu efsane anlatılır.
Kocakarı 300–400 keçiden oluşan bir sürüye sahiptir. Kışı kışlakta, Yazıda yaylakta geçirmektedir. O yıl ilkbahar erken gelmiş, ağaçlar çiçek açmış, dağ taş dahi yeşermiş. Kocakarının keçileri hep ikiz doğurmuş mahsulü çok olmuş. Bu iyi havalara aldanan kocakarı mart ayında yaylaya çıkmış. Yaylada mahsulü iki katına çıkmış. Bundan keyif duyan kocakarı;
“Mart götüne parmağım
Hopur Hopur oynar oğlağım
El kalınlığı gelir kaymağım”
demiş oynamaya başlamış. Ancak hava koşulları birden bire değişmiş ve bir fırtına, bir tipi bastırmış. Yaylaya yeniden kar yağmış. Fakat yayladan inme kararı kocakarıyı vahim sonundan kurtaramamış. Yolda sürüsü ile birlikte donarak taş kesilmiş.
Halk Kocakarının sonunu hazırlayan bu fırtınaya “kocakarı fırtınası “ demektedir. her şeyin bir zamanı olduğunu ve insanin hangi durumda olursa olsun şükretmesini bilmesi gerektiği, ibret verici bu efsane ile dile getirilmiştir.
Kocakarı 300–400 keçiden oluşan bir sürüye sahiptir. Kışı kışlakta, Yazıda yaylakta geçirmektedir. O yıl ilkbahar erken gelmiş, ağaçlar çiçek açmış, dağ taş dahi yeşermiş. Kocakarının keçileri hep ikiz doğurmuş mahsulü çok olmuş. Bu iyi havalara aldanan kocakarı mart ayında yaylaya çıkmış. Yaylada mahsulü iki katına çıkmış. Bundan keyif duyan kocakarı;
“Mart götüne parmağım
Hopur Hopur oynar oğlağım
El kalınlığı gelir kaymağım”
demiş oynamaya başlamış. Ancak hava koşulları birden bire değişmiş ve bir fırtına, bir tipi bastırmış. Yaylaya yeniden kar yağmış. Fakat yayladan inme kararı kocakarıyı vahim sonundan kurtaramamış. Yolda sürüsü ile birlikte donarak taş kesilmiş.
Halk Kocakarının sonunu hazırlayan bu fırtınaya “kocakarı fırtınası “ demektedir. her şeyin bir zamanı olduğunu ve insanin hangi durumda olursa olsun şükretmesini bilmesi gerektiği, ibret verici bu efsane ile dile getirilmiştir.
Gelin Kaya Efsanesi
Editör
iltiriş
saat
02:05
|
Anadolu dağlarında bir sanat eseri gibi duran süslü kayalara “gelin kaya” ismi verilmiş ve bununla ilgili olarak şu efsane oluşmuştur. Olur’un Boğazgören (Ürek) Köyündeki “Gelin Kaya”nın efsanesi : .
Vakti ile köylerden birinden diğerine gelin götürüyorlarmış. Ancak mevsim ahir güz (Son Güz) (Sonbaharın sonları) dür. Gelin alayı yolda giderken ansızın bir fırtına patlamış. Gelin halayı karla tipi ile mücadele ederek yoluna devam ediyormuş. Ancak gelin aşırı soğuktan üşümeye başlamış. Yeni gelin olduğundan üşüdüğünü kimseye de söyleyemiyormuş. İyice şiddetlenen tipi gelin alayında ki herkesin ölümüne sebep olmuş. Tabi bu arada gelinde ölmüş ve tas kesilmiş. Daha sonra gelinin taslaştığı yere “gelin kayası” denmiştir.
Vakti ile köylerden birinden diğerine gelin götürüyorlarmış. Ancak mevsim ahir güz (Son Güz) (Sonbaharın sonları) dür. Gelin alayı yolda giderken ansızın bir fırtına patlamış. Gelin halayı karla tipi ile mücadele ederek yoluna devam ediyormuş. Ancak gelin aşırı soğuktan üşümeye başlamış. Yeni gelin olduğundan üşüdüğünü kimseye de söyleyemiyormuş. İyice şiddetlenen tipi gelin alayında ki herkesin ölümüne sebep olmuş. Tabi bu arada gelinde ölmüş ve tas kesilmiş. Daha sonra gelinin taslaştığı yere “gelin kayası” denmiştir.
Erzurum Kalesinin Fethi
Türkler, Erzurum Kalesi önüne geldikleri zaman, bir an için atlarının dizginlerini çeker, hayran hayran kaleye bakarlar. Böylesine saglam ve sarp bir kale görmemişlerdir:
- Bu kale kılıçla, kalkanla alınmaz, derler. Çevresine bile yaklaşmak her babayiğidin harcı değildir. Böyle de olsa bir çare bulunmalı, Erzurum Kalesi fethedilmeli, burçlarına Türk Bayrağı çekilmelidir.
Türkler, kaleyi, önce dört yönünden kuşatırlar. Bu kuşatma birkaç hafta savaşla geçer. Bu arada esirler alınır, esirler verilir. Sonra da, bir aksam karanlık bastığı sırada, kale tekfuruna elçi gönderip söyle derler:
- Kuşatmadan vazgeçtik. Hemen gideceğiz. Elimizde kırk kadar esir var. Bir anlamsa yapalım. Biz size esirleri teslim edeceğiz. Siz de, bizimkileri bırakın.
Bu haber kalede sıkışıp kalan Bizanslıları çok sevindirir. Hemen Türk esirlerinin zincirlerini çözer, kale kapısı önüne çıkarırlar.
Türkler de, kırk yiğit seçer, bunları esir kılığına sokarak, alaca karanlıkta kaleye sürerler. Bizanslılar, bunlara kale kapılarını açtıkları an, kıyamet kopar. Esir kılığındaki kırk yiğit, birer aslan kesilir, sakladıkları kılıçlarını sıyırarak kale muhafızlarının üzerine atılırlar. Göz açıp kapayıncaya kadar, kale kapısı tutulmuş, pusuda bekleyen öteki bahadırlar, bu şaşkınlık anından faydalanarak şehre girmişlerdir. Birkaç saat sonra, Erzurum Kalesi'nin en yüksek burcunda Türk bayrağı dalgalanmaktadır.
Bugün Erzurum Kalesi'nin güneyinde bir Saat Kulesi, kulenin önünde de "Kırklar Türbesi" adıyla anılan küçük, sade bir yapı var. Türbe ne zaman yapılmıştır, bunu kimse bilmez ama içerisinde Erzurum'un ilk fatihleri olan kırk yiğidin gömülü olduklarına inanırlar. Bir "Meçhul Asker" anıtı gibi, adsız kahramanlar...
- Bu kale kılıçla, kalkanla alınmaz, derler. Çevresine bile yaklaşmak her babayiğidin harcı değildir. Böyle de olsa bir çare bulunmalı, Erzurum Kalesi fethedilmeli, burçlarına Türk Bayrağı çekilmelidir.
Türkler, kaleyi, önce dört yönünden kuşatırlar. Bu kuşatma birkaç hafta savaşla geçer. Bu arada esirler alınır, esirler verilir. Sonra da, bir aksam karanlık bastığı sırada, kale tekfuruna elçi gönderip söyle derler:
- Kuşatmadan vazgeçtik. Hemen gideceğiz. Elimizde kırk kadar esir var. Bir anlamsa yapalım. Biz size esirleri teslim edeceğiz. Siz de, bizimkileri bırakın.
Bu haber kalede sıkışıp kalan Bizanslıları çok sevindirir. Hemen Türk esirlerinin zincirlerini çözer, kale kapısı önüne çıkarırlar.
Türkler de, kırk yiğit seçer, bunları esir kılığına sokarak, alaca karanlıkta kaleye sürerler. Bizanslılar, bunlara kale kapılarını açtıkları an, kıyamet kopar. Esir kılığındaki kırk yiğit, birer aslan kesilir, sakladıkları kılıçlarını sıyırarak kale muhafızlarının üzerine atılırlar. Göz açıp kapayıncaya kadar, kale kapısı tutulmuş, pusuda bekleyen öteki bahadırlar, bu şaşkınlık anından faydalanarak şehre girmişlerdir. Birkaç saat sonra, Erzurum Kalesi'nin en yüksek burcunda Türk bayrağı dalgalanmaktadır.
Bugün Erzurum Kalesi'nin güneyinde bir Saat Kulesi, kulenin önünde de "Kırklar Türbesi" adıyla anılan küçük, sade bir yapı var. Türbe ne zaman yapılmıştır, bunu kimse bilmez ama içerisinde Erzurum'un ilk fatihleri olan kırk yiğidin gömülü olduklarına inanırlar. Bir "Meçhul Asker" anıtı gibi, adsız kahramanlar...
Çfte Minarelerin öyküsü
Editör
iltiriş
saat
12:10
|
Erzurum’un Çifte Minarelerine şöyle geriden bir bakacak olsanız, ikisinin birbirine benzemediğini, ayrı biçimlerde işlendiğini görürsünüz.
Erzurum’un yaşlı nineleri de bu konuda size şu hikâyeyi anlatacaklardır:
Çifte Minareleri, usta ile çırağı yapmaya başlamışlar. Usta bir minareye başlamış, çırağı ötekine. Günler geçtikçe minareler de yükselirmiş. Ne var ki, çırağın yaptığı minare, ustanın yaptığından daha güzel, daha göz alıcı olmuş. Usta bunun farkına varmış ama, ağzını açıp tek kelime söylemeyi de gururuna yedirememiş. Çırak ise, ustasını geçtiğine inanmış. O da anlayamadığı bir gurura, bir büyüklüğe kapılmış.
Sıcak bir yaz günü. Usta- çırak, harıl harıl minarelerini örüyorlarmış. Bir ara çırak dayanamamış, alnındaki terleri silerek, öteki minarede çalışan ustasına seslenmiş:
- Usta, bana bir su getir!
Bunu duyan ustanın elinden malası düşüvermiş. Gururu incinmiş, gönül kâsesi çatlamış, gözleri bulanmış:
Usta idim oldum çırak,
At kendini aşağı bırak!
Diyerek, kendisini aşağı bırakıvermiş.
Bu durumu gören çırak, işlediği kusuru o zaman anlamış, üzülmüş. Elinden malasını atmış:
Çırak iken oldum üstad,
Ne durursun kendini at!
Diyerek, o da kendini aşağı bırakıvermiş.
Her ikisi de oracıkta can vermişler.
Gel gör ki, minareler yarım kalmış. O günden bugüne tamamlanmamış.
Erzurum’un yaşlı nineleri de bu konuda size şu hikâyeyi anlatacaklardır:
Çifte Minareleri, usta ile çırağı yapmaya başlamışlar. Usta bir minareye başlamış, çırağı ötekine. Günler geçtikçe minareler de yükselirmiş. Ne var ki, çırağın yaptığı minare, ustanın yaptığından daha güzel, daha göz alıcı olmuş. Usta bunun farkına varmış ama, ağzını açıp tek kelime söylemeyi de gururuna yedirememiş. Çırak ise, ustasını geçtiğine inanmış. O da anlayamadığı bir gurura, bir büyüklüğe kapılmış.
Sıcak bir yaz günü. Usta- çırak, harıl harıl minarelerini örüyorlarmış. Bir ara çırak dayanamamış, alnındaki terleri silerek, öteki minarede çalışan ustasına seslenmiş:
- Usta, bana bir su getir!
Bunu duyan ustanın elinden malası düşüvermiş. Gururu incinmiş, gönül kâsesi çatlamış, gözleri bulanmış:
Usta idim oldum çırak,
At kendini aşağı bırak!
Diyerek, kendisini aşağı bırakıvermiş.
Bu durumu gören çırak, işlediği kusuru o zaman anlamış, üzülmüş. Elinden malasını atmış:
Çırak iken oldum üstad,
Ne durursun kendini at!
Diyerek, o da kendini aşağı bırakıvermiş.
Her ikisi de oracıkta can vermişler.
Gel gör ki, minareler yarım kalmış. O günden bugüne tamamlanmamış.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)