Geçmişden Günümüze Gelen Efsaneler, Destanlar, Söylenceler, Mitoloji, Hikayeler, Masallar , Türk folklorik motifler, şehirlerin efsaneleri,öyküleri

Türk Dünyası Efsaneleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Dünyası Efsaneleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gül Bilbil Destanı - Gül Bülbül Destanı

| Salı, Ekim 6
Turan ülkesinin padişahı Nasır, malını, tahtını bırakacak bir oğuldan yoksundur. Bir gün rüyasında "bir bağda kırmızı bir gülün açıldığını; üstünde güzel sesli, güzel yüzlü bir bülbülün öttüğünü" görür.
Rüyayı yorumlayan bir ihtiyar, padişaha "eve gidince karısıyla yatarsa bir oğlu olacağını, adını Bilbil koymasını; bu oğlanın yedi yaşına gelince bir peri kızına aşık olacağını" söyler.
Nitekim ihtiyarın dediklerini yapan Nasır dokuz ay sonra bir erkek evlada kavuşur. Kırk gün kırk gece toy yapan padişah, oğlunun adını Bilbil koyar. Rüyasını yorumlayan dervişe de kırk tane at hediye eder. .

Yedi yaşına gelen şehzade, babasının kendisi ile yaşıt kölesi Zelili ve vezir oğlu Sala, Molla Galandar adlı hocaya verilirler. Bir cuma günü Molla Galandar kendilerini azat edince Bilbil, arkadaşlarını çeşitli meyvelerin, çiçeklerin olduğu bağlarına davet eder. Bağda dolaştıklan sırada Bilbil'i kaybederler. Daha sonra onu bulduklarında havuzbaşında oturduğunu görürler. O ana kadar yeşil asalı bir ihtiyar (pir), ona "asasını tutmasını" söyler ve bir anda kendilerini Dilaram Bağı'nda bulurlar. Oradaki imarete giren Bilbil, duvarında bir peri kızı sureti görür ve hemen aşık olur. İhtiyar Bilbil'e "bu kızın İran Vilayetinin padişahı Şaalican'ırı en küçük kızı olduğunu; bu resmi yaptıran İstanbul padişahının da bu kıza aşık olduğunu" söyler. Yine asaya tutunarak geriye dönerler.

Tekrar okula başlarsa da, hocası Galandar. ondaki değişikliği farketmiş; "bir peri kızına aşık olduğunu" babasına söylemiştir. Buna karşı çıkar Nasır,yine de Gül'ün bulunması için atlılar salar herbir tarafa. O yörede bütün tarih kitaplarını okumuş birisi saraya gelerek padişaha "Gül'ün İran vilayetinde. buradan 500 yıllık uzaklıktaki Şehr-i Sınafam'da oturduğunu"söyler.

Her ne pahasına olursa olsun Gül'ü bulmaya'yemin eden Bilbil, Zelili. Sala, Molla Galandar'ı alarak yola çıkar. Yedi yıl yürüdükten sonra İstanbul'a gelirler. Orada "İstanbul padişahının da Gül'e aşık olduğunu; ancak Şaalican'ırı, üç şehrini de ele geçirmeyi başarana kızını vereceğini" duyan Bilbil, İstanbul'u alır. Orada kaldığı üç ay boyunca her gün Dilaram Bağı'na. Gül'ün resmine bakmaya giderse de, bu ona yetmez, İstarıbul'u, şahın kızı Aycemal ile evlerıdirdiği Molla Galandar'a bırakır ve yollara düşer.

Bir müddet sonra Nil Denizi'ne gelirler. Su yüzünde kırk gün salla gittikten sonra Kuvhı Salar Dağı'na gelirler. Bu dağın her tarafı altından olup, padişahı Güneabi adlı bir kız olan şehr-i Talusı'nın sınırları içindedir. Güneabi. Bilbil'in neden buraya geldiğini öğrenince "bu dağdaki mağaralardan biri olan Kelezov'ın ağzındaki kara ejderhayı öldürürse, Gül'ü bulmasına yardım edeceğini" söyler. Sala Bey bu işi başarır ve Güneabi ile evlenir. Yola devam eden Zelili ile Bilbil, bir menzile gelirler. Orada birbiriyle dövüşen iki ejderhadan kara renkli olanını öldürürıce, ak ejderha onları evine davet eder. Ejderha Zavkumar'ın yerinde Aysülüv adlı bil' peri kızı görürler. Zelili ona asık olur ve beraberinealarak Bilbil ile tekrar yola çıkarlar. Giderek Şabaz Hanı Adil'in ülkesine ulaşırlar. Padişah buraya geliş sebebini öğrerıdiği Bilbil'e "Gül'ün, İran perilerinin padişahı olan Şaalican'ın kızı olduğunu, şimdiye kadar hiçbir yiğidin gerçekleştiremediği üç şartını gerçekleştirebilirse ona kavuşacağını" ifade eder. Zelili ile Aysülüv'ün nikahlandığıgece Bilbil'in düşünde yeşil asah, kendisinin Hz. Ali olduğunu söyleyen bir onu, Gül'ün gezindiği Sınafam Bağı'na götürür. Yanına gelen Gül "Şabaz Han Adil'in ülkesindeki Şah Emir Arzarn.medresesinde okuyan yeğeni Salım'in onu kendisine ulaştıracağım"söyler. Sınafam Bağı'nda buluşan ve Şaalican'ı razı ederek evlenen Bilbil ile Gül, çok mutludurlar. Ancak "çok uzun süredir ailesinin kendisinden, kendisinin de ailesinden haber alamadığını" düşünen BilbiL, fikrini Gül'e açar. Şaalicarı'ın izin vermesi üzerine hazırlanan mücevherlerle süslü tahtları üzerinde geri dönmeye koyulurlar; Şabaz Han Adil'in ülkesinden Zelili ile Aysülüv'ü.. Şehr-i Talusı'danSala ile Güncabi'yi; İstanbul'dan da Molla Galandar ile Aycemal'i alarak Turan Ülkesi'ne dönerler.

Babası Nasır, yıllar sonra kavuştuğu oğlunu sağ salim karşısında görünce çok sevinir ve oğlu ile gelini için kırk gün kırk gece düğün yapar.

Not
"Gül Bülbül Hikayesi", Türk dünyasının hemen her tarafında rastlanılan anlatılarımızdan birisidir. Uygurlar'da "Kızıl Gülüm", çağatay sahasında Nevruz Şah, Anadolu'da "Nevruz Bey" adıyla yaygın olan bu hikaye Türkmenistan sahasında "Gül Bilbil Destanı" diye bilinmektedir.
Yrd. Doç. Dr. Nerin KÖSE'nin Milli Folklor Dergisinde yayınlanan çalışmasını ve folklorik bir çok çalışmayı Çukurova Ünversitesinin Türkoloji sitesinden veya buradan inceleyebilirsiniz

12 Hayvanlı Türk Takvimi - Efsanesi - Kişilik Analizi

| Pazar, Ekim 4
Tarih boyunca insanoğlu çeşitli takvimler geliştirmiştir. kimi ayın hareketini kimi güneşin hareketlerine göre takvim belirlemiştir Takvimlerin başlangıcı genelde dini anlamlara göre belirlenmiştir. Günümüzde tüm dünyada kullanılan ve miladi takvim olarak bildiğimiz takvimin başlangıcı hristiyanlık dünyasında Hz İsa'nın doğum günü kabul edilmiştir aynı şekilde musevilerin inancına göre ilk yaratılış gününü başlangıç sayılmıştır. müslümanlarda Hz. Peygamberin mekkeden medineye hicretini başlangıç olarak dikkate alan takvimleri kullanmıştır.

Türklerin ilk kullandığı takvim 12 hayvanlı takvimdir ve hala da bazı türk boylarında kullanılmaktadır. 12 hayvanlı türk takviminde senenin başlangıcı 21 mart yani nevruzdur.

12 hayvanlı takvimin özelliği her yılın bir hayvan adıyla anılmasıdır ve takvim kendini 12 yılda tamamlamaktadır. Türkler insan karakterinde hayvanların etkili olduğuna inanıyorlardı hangi hayvan yılında doğduğuna göre kişinin karakteri gelişiyordu 12 hayvanlı takvimde ki yılların adı şu şekildedir
1- ÇIÇKAN CILI (Sıçan Yılı)
2- UY CILI (Sığır Yılı):
3- COLBORS CILI (Bars/Pars Yılı)
4- QOYON CILI (Tavşan Yılı)
5- ULUU CILI (Balık Yılı)
6- CILAN CILI (Yılan Yılı)
7- CILKI CILI (At Yılı)
8- QOY CILI
9- MEÇİN/MAYMIL CILI (Maymun Yılı)
10- TOOK CILI (Tavuk Yılı)
11- İT CILI (İt Yılı)
12- DOÑUZ CILI / QARA KİYİK CILI (Domuz Yılı)

hangi hayvan yılında doğduğunuzu kolayca hesaplayabilirsiniz
örn 1992 yılında doğduğunuzu varsayalım doğum tarihinize 9 ekliyorsunuz bulduğunuz sayıyı 12 böldüğünüzde kalan artık sayı size hangi hayvan yılında doğduğunuzu veriyor
1992+9=2001
2001/12= artık sayı 9 yani MEÇİN/MAYMIL CILI (Maymun Yılı)
başka bir örnek verelim
1995+9=2004
2004/12= tam bölündüğünden DOÑUZ CILI / QARA KİYİK CILI (Domuz Yılı)
son bir örnek
1987+9=1996
1996/12= 4 kalan verir yani QOYON CILI (Tavşan Yılı)
aşağıda bu hayvan yıllarını ve özelliklerini okuyabilirsiniz.

ama öncelikle 12 hayvan takvimi ile ilgili olarak anlatılan efsaneleri sizinle paylaşmak istiyorum.

Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lugât’i-t-Türk’te Türklerin bu yılların her birinde hikmet var sanarak onunla fal tuttuklarını, uğur saydıklarını belirtir. Verdiği bilgilere göre “ud yılı, savaşların çok olduğu bir yıldır. Takagu yılında yiyecek çok olur, ancak insanlar arasında kargaşa olurmuş. Timsah yılı girdiğinde yağmur çok yağar, bolluk olurmuş. Domuz yılında kar ve soğuk çok olurmuş. Yani böylece Türkler her yıl bir şey olacağına inanırlarmış.”

Kaşgarlı, 12 Hayvanlı Türk takviminin ortaya çıkışı hakkındaki Uygur rivayetini de şöyle vermektedir: “Türk hakanlarından birisi kendi idaresinden birkaç yıl önce yapılmış olan bir savaş hakkında bilgi almak ister. Ancak danışmanları o savaşın yapıldığı yıl hususunda yanılırlar. Bunun üzerine Hakan, kendilerinin bu tarihte nasıl yanıldılarsa, daha sonra geleceklerin de yanılabileceklerini, bu sebeple göğün 12 burcu ve 12 ay sayısınca her yıla birer ad konulmasını ister. Hakanın teklifi kurultayca benimsenir. Daha sonra bir sürek avına çıkılır. Hakan, hayvanların Ilısu’ya doğru sürülmesini ve sıkıştırılmasını emreder. Av bu şekilde devam eder. Bu sırada bazı hayvanlar suya atlayarak karşı sahile çıkmaya çalışırlar. On iki hayvan bunu başarır Böylece karşıya geçen hayvanların adını sırasıyla her bir yıla ad olarak verirler. Bu hayvanlardanbirincisi sıçan (sıçgan) imiş. İlk geçen bu hayvan olduğu için senenin başı bu adla anılmıştır.”

Türkmenler arasındaki rivayet:
“Eskiden hayvanlar arasında “Kim yılı önce görürse, onun adı yıl adlarının ilki olsun” şeklinde bir şart öne sürülmüş. Bunu duyan deve “Ben hayvanların hepsinden
uzun ve iriyim, bu yüzden de yılı ilk ben görürüm, adım da yıl adlarının birincisi olur.” diye kibirlenmiş. Ama yılın görüleceği sıralarda sıçan devenin hörgücüne çıkıp deveden önce yılı görmüş. Yıl adlarının ilkine de onun adı verilmiş. Deve buna çok sinirlenip sıçana saldırmış. Sıçan kuma (başka rivayette küle) girip saklanmış. Devenin hala kül görünce oturup ağnaması taa o zamanki düşmanlıktan kalmadır”, derler.

Kazak Türklerindeki rivayet de hemen hemen aynıdır.
Bu efsanenin Buryat-Moğollar arasında anlatılan şeklini, Kazak SSR Ilımlar Akademiyası üyesi A. Maşanov şöyle yazıyor:
“Sıçanla deve “Günü kim önce görecek?” diye çekişiyorlar. Deve sıçana bakıp: “ Senin boyun benim kirpiğim kadar bile değil, sana göre ben yatan bir dağ gibiyim.” diye
kibirlenmiş. Sıçan da:”Boyuna güvenme, aklına güven!” demiş. Deve gece boyunca gözünü kırpmadan doğuya bakmış. Sıçan ise devenin hörgücüne çıkıp batıya doğru bakmış. Çünkü o güneş doğunca ışığının batıdaki dağlara düşeceğini biliyormuş. Böylece güneşin doğuşunu ilk olarak sıçan görmüş. Bunun üzerine Buryat-Moğollar gece yarısından sonra başlayan ilk saate “sıçan saati”; ilk aya “sıçan ayı”, ilk yıla da “sıçan yılı” demişler

12 hayvan takvimine göre insanları doğdukları yıla göre kişilik analizleri

ÇIÇKAN CILI (Sıçan Yılı): Bu yıl, Yan grubuna girer. Bu yılda doğanlar eşine az rastlanan hareketli insanlardır. Konuşmalarıyla başkalarının takdirini üzerlerine çekebilirler. Yüzlerce kilometrelik uzaklıktaki bir olaydan anında haberdar olurlar. İşleri yolunda gider ve sezgileri güçlüdür. Uykuyu her zaman çok severler. Bazen gece vakti kalkıp uykularını açıp oturmayı da severler. Belirsiz işleri araştırma, sonucunu tahmin etme gibi meraklara sahiptirler. Güçlerini sınayacakları olaylara karışmaktan çekinmezler, tam tersine bundan zevk alırlar. Ellerinden gelmeyecek işlere de girişirler. Onlardan iyi ve inançlı bir dost olur. Kötü işlerden kaçmaya gayret ederler.Gece doğanlar gündüz doğanlara nazaran daha çeviktirler. Gündüz dünyaya gelenler ise çok pasaklı ve pısırık olurlar

UY CILI (Sığır Yılı): Bu da Yan grubuna girer. Bu yılda dünyaya gelen erkekler, bayanlara karşı her zaman nazik olur ve onlara değer verirler. Bu yılda doğanlardan bazıları kalabalıktan uzak durmayı severler. Eğer mecburen kalabalık arasında bulunurlarsa da saygı ve hürmetlerini kendileri yaratmayı bildikleri gibi korumayı da bilirler. Akıllı ve bilinçlidirler. Bir konu hakkında doğru ve akılcı düşünebilme kabiliyetine ve becerisine sahiptirler. Bahtlı bir ömür sürerler. Bu yılda doğan kızlar, hanımlık tabiatına daha fazla sahiptir. Bahtlı bir hayat sürerler. Hastalıklı olsalar da uzun yaşarlar. Sığır ağır tabiatlı olduğu için bu yılda doğanlar da ağırbaşlı, geçmişi hatırlayıp dersler çıkarabilen ve hayat tecrübelerini göz önünde bulundurarak iş gören insanlardır.

COLBORS CILI (Bars/Pars Yılı): Bu yıl Yang grubuna girer. Bu yıl doğanlarda bahadırlık, ışık, sıcak kanlılık, çekinmeme gibi özellikler bulunmaktadır. Güçlü, kuvvetli, gayretli ve askerlik tabiatına daha uygun kişilerdir. Sertlikleri ve hükmedici tavırlarıyla çok çabuk fark edilirler. Bazıları kavgacıdır. Bu yıl doğan kadınlar, genellikle erkeklerin söylediklerini inatlaşarak veya nazlanarak yaparlar. Tam olarak da yerine getirmezler. Gençleri pars gibi çeviktir. Bu özellikleriyle de kötü olaylardan, hırsızlık vs. gibi kötü durumlardan ustalıkla kurtulurlar. Bu yılda doğanlar, yaptıkları her tür işi hiç saklamadan açıkça yaparlar. Çevresindekileri bu özellikleriyle sürekli şaşırtırlar. Bu sebeple onlara genellikle hürmet gösterilir. Eski Çin ata sözünde “Parsın gözü ejderhaya düşse, ejderha ortasından yarılır.” denmektedir. Bunun yanında bu yılda doğanlar yaptıklarından genellikle ve sık sık pişmanlık duyarlar. Pişmanlıkları çoktur.

QOYON CILI (Tavşan Yılı): Yan grubuna girer. Bu yılda doğanların sezgileri güçlüdür. Parlak bakışlara sahiptirler. Çok merhametlidirler. Tavşan tabiat olarak korkak bir canlıdır. Korktuğunda hızla kaçar. Bu yılda doğanlar da, bu özelliği kendilerinde taşırlar. Geleceği belli olmayan, sonu tahmin edilemeyen işleri seçerler. Kendileri de yollarını bulamazlar. Dışarıdan bakanlar, asıl amaçlarının ne olduğunu çabuk anlarlar. Toplum içindeki büyük işlerden uzakta dururlar. Kavgadan hoşlanmazlar. Hayatta genellikle orta yol tutar, bu şekilde yaşarlar. Onların içinden ne zengin ne de fakir çıkar. Ne çok iyi ne de çok kötü olurlar.

ULUU CILI (Balık Yılı): Herhangi bir konuda yapılacak olan değişiklikler konusunda yapıcı güç ve kuvvet olarak karşımıza balık insanları çıkar. Bu yıl, bahtlı yıllardandır. Bu yılda doğanların malı mülkü çok olur. Alınları açık, parlaktır, uzun ömürlü olurlar. Küçük de olsalar büyük de olsalar bu yıldadoğanlar, kendilerinde hüküm vermeyi çok severler. Başkalarının işlerine karışmayı sevmezler.

CILAN CILI (Yılan Yılı): Balık gibi bahtlı yıllardan sayılır. Yılan yılı Yang grubuna girer. Bu sebeple de güç, kuvvet ve yiğitlik özelliklerine sahiptir. Eski Çin’de yılanlara ait özel tapınaklar da varmış. Yine de yılan, ihanet etme özelliği ile çok fazla hoş görülmez. Yılan yılında doğanlar diğer insanlardan saygı ve hürmet görürler. Çevrelerindekiler biraz da korktukları için onlara saygı gösterirler. Yılan yılında doğan erkekler bahtlıdırlar. Kızlar ise zorluklar ve mücadelelerle dolu bir hayat yaşarlar. Ayrıca dik kafalı olmalarıyla bilinirler. Bazı kötü kabul edilen işleri yapmaktan hoşlanırlar. Hatta suç sayılan işleri yapmaktan zevk bile alırlar. Bunun yanında vakur ve heybetli olurlar. Birçoğu güzel, boylu poslu olsalar da cana yakın değillerdir, merhamet duygusundan da yoksundurlar. Bu yılda doğanlar ağır sınavları başarmakta oldukça iyidirler, belalara da asla doğrudan karışmazlar.

CILKI CILI (At Yılı): At yılı güç kuvveti temsil eden Yang grubuna girer. Bu yılda doğanlar güçlüdürler, işlerini kendilerine inanarak ve güvenerek yaparlar. Yaşıtları arasında işlerini hızlı ve güzel yapmalarıyla dikkat çekerler. Hareketli olmaları da diğer özellikleridir. Hayatları hep hareket ve çalışma ile doludur. Gündüz doğanlar aceleci, koşuşturarak iş yapan hayatlarını bu şekilde geçiren insanlardır. Gece doğanlar ise rahat ve zevkine daha düşkündürler. At yılında doğanlar ipek, vs. gibi pahalı ve kıymetli giysileri vs.yi hiç acımadan alırlar. Bu tür şeylerden hoşlanırlar. Hayat yoldaşlarıyla hareketli ve hızlı olmaları açısından daha kolay iletişim kurar ve iyi anlaşırlar. Onlar, diğer insanların değerlendirmelerine göre bahtlıdırlar.

QOY CILI (Koyun Yılı): Koyun yılında doğanların en güçlü yaşadıkları duygu, sevgidir.
Sezgileri de güçlüdür. Yakınlarına her zaman saygı ve hürmet çerçevesinde davranırlar. Kendi fikirlerini ve bakış açılarını kendilerine düstur edinerek yaşarlar. Yalnızlığı sevmezler. Kendilerini övmekten hoşlanırlar, patırtı gürültüyü biraz severler, üst makam ve mevkilerde olmaktan hoşlanırlar. Sözleri dürüsttür, söyledikleri de yerindedir. Bir konuda tam karar vermeden adım atmazlar. İyi özellikleriyle dikkatleri üzerlerine çekerler. Bunun yanında hareketli ve yiğit tavırlı olmalarıyla da tanınırlar. Yaşlandıklarında da soğukkanlı birer kişi olurlar.

MEÇİN/MAYMIL CILI (Maymun Yılı): Maymun yılı Yan ve Yang gruplarının karışımından
ortaya çıkmıştır demek yanlış olmaz. Bu grupta yer doğanlar eğlencelerini kendileri yaratırlar. Ve sadece kendi eğlencelerinden zevk alırlar. Bu yılda doğan erkekler ileri görüşlü, sokulgan, biraz kurnaz, hemen öfkelenen, güçlü kişilerdir. Amaçlarını akılcı bir şekilde zekâlarıyla birleştirerek uygulamaya koyarlar. Kadınlar ise çeviklikleriyle dikkati çekerler.

TOOK CILI (Tavuk Yılı): Geçmişten gelen adetlere göre tavuk yılı, isyan yıllarıdır. Bu yılda doğanlar karşı cinstekilere ustaca tuzaklar hazırlarlar. Bunu kendileri için değil becerilerini ve ustalıklarını göstermek için yaparlar. Eli sıkı insanlardır, fakat gayretli ve güçlü kuvvetli olmalarıyla da dikkati çekerler. Onlardan fazla cömertlik beklememek gerek. Fakat, onlardan çok uzaklaşmak da gerekli değildir. Kötü iş yapmaya karşı kendilerini engelleyebilirler, her yerde güç ve kuvvet kullanmaktan imtina ederler. Erkekleri gururlu olmalarına rağmen saygı ve hürmette kusur etmezler. Edep, ahlak, kanun ve kurallar bu gruptakilerin hoşlandıkları terimlerdir.

İT CILI (İt Yılı): Bu grup da Yan grubuna girer. Bu yılda dünyaya gelenlerin sezgileri çok kuvvetlidir. Kuvvetli ve ihtiyatlı insanlardır. Bu sebeple hem kendilerine hem de başkalarına karşı tenkitçi bir gözle yaklaşırlar. Güç kuvvet, zenginlik gibi akımlardan her zaman haberdardırlar. Gece doğanlar çevrelerinde ne olup bitiyorsa bıkıp usanmadan bunlara dikkat ederler. Nerede olurlarsa olsunlar kötü işlere, kavgaya hırsızlığa, vs. izin vermezler. Gündüz doğanlar ise biraz pasaklı ve obur oluşlarıyla farklıdırlar. Bu yılda doğanlar, akıllı, hafızası güçlü ve kendinden emindirler. Dostlarını gerekirse kıyamete kadar beklerler, onlar için kendilerini kurban ederler.

DOÑUZ CILI / QARA KİYİK CILI (Domuz Yılı): Bu yılda doğanlar övünmeyi severler. Yan
grubuna girerler. Yang grubunun özelliklerinden de çok uzak değildirler. Rahatı, sessizliği ve temizliği severler. Kötü işlerden korkarlar. Bu tür işlerle karşılaştıklarında kötülüğün önünü keser, engellemeye çalışırlar.
Bu gruptakiler, çok gösterişli olmasa da lezzetli ve güzel yemekleri severler. Bayanları, edeplidirler, iyi terbiye almışlardır.
Çin’de domuz hakkında birçok batıl inanç ve itikat devam etmektedir. Onlarda domuz rüyaya girerse iyiliğe yorulur. Bir barikatın önüne gelen domuz buraya başını diremezse o ordu yenilirmiş. Domuz beslenmeyen köyler kutsal sayılmazmış.
Domuz ve maymun hem en iyi hem de en kötü hayvanlar grubunda sayılıyor. Rivayetlere
bakıldığında bu müçellerde doğanlar, biraz telaşlı, biraz kavgacı, bazen uzlaşmacı ve çabuk uyum sağlayıcıdırlar.


12 Hayvanlı Türk takvimi hakkında daha fazla bilgiyi Nergis Biray'ın bu çalışmasından bulabilirsiniz (pdf formatındadır pc'nizde Acrobat Reader yüklü ise sağ tıklayıp farklı kaydet yapabilirsiniz )

Turgay Nağmeleri Nasıl Ortaya Çıktı

| Cuma, Kasım 7
Eski zamanlarda bizim halkımızın nağmeleri şimdiki gibi değilmiş, belki Azerî ve Türk halk nağmeleri gibi imiş.

Bu çok eskiden böyleymiş. Bulgar iline düşmanlar hücum etmiş. Onlar gelişmiş şehirleri ve köyleri harap etmişler; bütün çocukları, genç erkekleri, kadın kızları kırıp öldürmüşler.
"Bulgarların geleceği yok artık', diye halimize gülmüşler. "Bunların tohumlan üremez artık diye düşünmüşler sağ kalan ihtiyarlar hakkında da. Çünkü kendileri çok içki içip ileri yaşlarda işe yaramaz hâle gelirlermiş. Ama düşmanların kötü hayalleri gerçekleşmemiş. İşi seven, çalışkan, gürbüz, neredeyse hiç içki kullanmayan Bulgar halkı yeniden türeyip güçlenmiş. Ne var ki uzun yıllar halkın gönlü endişe ve gamda kalmış. Acılı günleri, ölüp giden gençlerin hatırasını korumak için, halk arasında şarkı türkü söyleme, eğlenme günah sayılmaya başlanmış. Yavaş yavaş eski nağmeler unutulmuş, müzik aletleri kaybolmuş.
Yıllar geçmiş. Bahar günlerinde kırlarda çift süren Bulgar yiğitleri turgay nağmelerini işitip, onlara katılıp türlü nağmeler çıkarmaya başlamışlar. Zamanla bu turgayların nağmesi halkımızın nağmesine dönmüş. Bu sebeple de halk türkülerinde turgaylar övülürler.

Yer Nasıl Yaratılmış - Göğün Yükseltilmesi

|
Yer Nasıl Yaratılmış?

İlk zamanlar dünya tamamen sudan ibaretmiş. İnsanlar yokmuş. Suda balıklar ve su kuşları yaşıyorlarmış. O zamanda bir ördek su dibine dalıp, gagasıyla bir parça balçık alıp çıkmış. Bu büyümüş ve dünya ortaya çıkmış.

Göğün Yükseltilmesi

Eski zamanlarda gök yüzü yere çok yakınmış. Hatta biraz uzanıp el ile dokunmak da mümkünmüş. O zamanlarda bir hatun çocuğunun arkasını samanla temizleyip kirlenen samanları da göğe sıkıştırıp koymuş.

Mavi gök, bu işe çok bozulmuş, öfkelenmiş ve yerden uzaklaşıp yukarıya yükselmeye başlamış. Göğün bu işi insanları çok korkutmuş ve : "Gitme gök, dur! diye yalvarmaya başlamışlar. Lâkin gök onları dinlemek istememiş, yerden uzaklaşmaya devam etmiş. Göğün böyle gidişine gören it ile kedi de çok üzülmüşler. Onlar da göğün yeri terketmemesini rica etmişler. Gök, it ile kedinin yalvarmasını işitip, onlara acımış ve ' yükselmesini durdurmuş. Ne var ki, yere eski yakınlığına da dönmemiş.

O günden sonra insanlar it ile kediyi sevip kendi evlerinde beslemeye başlamışlar.

Zühre Kız - Zühre Yıldızı Efsanesi

|
ZÜHRE KIZ

Bir ihtiyar adam ile bir nine varmış. Onların Zühre isminde çok güzel, becerikli, biricik kızları varmış. Nine bir gün ölmüş. Ölürken kızına: "Senin hayatında bir dileğin kabul olur. demiş. Nineyi gömmüşler. Bir zaman sonra ihtiyar adam başka bir kadınla evlenmiş. Bu kocakarı çok kötüymüş, kıza bir rahat gün göstermemiş. Kızın babası evdeyken bir söz bile söylemez, adam çıkıp gidince eziyete başlarmış. Bütün zor işleri kıza yaptırmış. Böyle bir gün, hiç bir iş olmayınca, koçkarı kıza elekle su taşımasını söylemiş. Aylı bir gece imiş. Gökyüzü acıkmış. Yıldızlar titreşip duruyorlarmış. Kız şu taşımaktan o kadar bizar olmuş ki, hiç dayanma ümidi kalmamış. Aya bakmış da: "Ey Allahım! Yerde böyle cefa çektireceğine beni aya çıkarsaydın! demiş. O anda aya çıkmış. Eziyetten, cefadan kurtulmuş. Babasına olan özlemini bastıramayıp halen de hep yere bakar dururmuş, dolunay vakitlerinde.

ZÜHRE YULDIZ EFSANESİ

Zamanında, Zühre isimli çok güzel, çok akıllı, çok çalışkan bir kız varmış. Bunun becerikliliğine, her işi bilmesine, insanlara karşı hep iyiliksever olmasına bütün herkes hayran olup anlatır dururlarmış. Lakin bu güzelliği ve becerikliliği ile asla övünüp kibirlenmezmiş. Bunun çok kötü bir üvey annesi varmış. Zühre'yi çok kıskanır, her zaman sudan sebeplerle buna çıkışır, azarlar, hep zor işlere koşarmış. Sabahtan akşama kadar çalışırmış Zühre, Mahsus, insanların yılanlar, vahşi hayvanlar çok dediği korkunç ormanlara kuru odun toplamaya yollarmış üvey annesi onu. Zühre hiç karşı çıkmadan, kendisine verilen işleri işler, başına da hiç bir şey gelmezmiş. Ne kadar öfkelense, ne kadar işletse de Zühre üvey anasına hiç bir kötülük yapmıyormuş. Gönlü her zaman iyilikte imiş. Elinden gelen işleri gece dememiş, gündüz dememiş işlemiş, üvey anasının gönlünü hoş etmeye çalışmış. Ne var kiş, Zühre'nin bu derece sabırlı oluşu, bu derece tahammülü üvey anasını daha da öfkelendir irmiş.
Yine bir gün sabahtan akşama kadar çalışıp iyice yorulan Zühre'den dipsiz kaba su doldurmasını istemiş üvey anası öfkeyle:
- Eğer tan alıncaya kadar doldurmazsan eve ayak basma, öldürürüm, demiş.
Zühre bir söz söylemeden sırıklarıyla kovalarını alıp suya gitmiş. Gün boyu çalışmaktan kolları tutulmuş, adımlarını zorla atmaktaymış. Omuzlan boş kovalarla da ağrımakta imiş. O gece güzel, aylı bir gece imiş. Ay gökten gümüş gibi parlak ışıklarını yere indirmekte, bütün yer yüzü huzur içinde sessizce uyumakta imiş.
Zühre dere kıyısında bir akan suya, bir gökteki aya, bir çevresine bakıp derin düşüncelere dalmış. Öz annesinin tatlı sözleri, sıcak kucağı gelmiş aklına. Kendi talihsizliğini düşünüp sıcak göz yaşlan yüzünden yere yuvarlanmışlar. Yalnız başına için için ağlamış da "Uffl deyip kalkmış, kovalarına su doldurmuş. Dolu kovalar onun omuzlarını daha da çok acıtıyorlarmış. Yine aya bakmış. Ay öylece aydınlık içindeymiş. Kendi talihsizliği canına tak etmiş, lakin bunun için kimseyi suçlamıyormuş. Gönlünde üvey anasına kötü bir düşünce yokmuş, onun için sadece iyilik diliyormuş. O sırada bir yıldız kayıp dünya adetâ daha da aydınlık olmuş. Ne olduysa Zühre'nin gönlü de rahatlamaya, açılmaya başlamış. Gönlü her zaman iyilikle dolu olduğu için Zühre'yi bir parlak yıldız her vakit gözetip dururmuş, işte o yıldız yere doğru kayıp, onu nurlanyla sarıp yükseltmeye başlamış. Zühre de yükselmekte olduğunu hissetmiş, kovaları gittikçe daha hafif gelmeye başlamış. Yüreğindeki ağır düğüm gitmiş, bir ferahlık, bir huzur hissetmiş. Gözlerini açıp baktığında kendini ayın ortasında görmüş.
Siz eğer dolunaya dikkatle bakarsanız, ay ortasında sırıklarına su kovalarını asmış Zühre kızın durduğunu görürsünüz. Ayın yanında bir de parlayıp duran yıldız vardır; bu da Zühre'yi göğe çıkaran yıldız. Ona Zühre yıldızı derler.

NOT
BAŞKURT EFSANESİ OLARAK BİR VARYANTINI DAHA ÖNCEDEN YAYINLAMIŞTIK BAKMAK İSTERSENİZ

Sak-Suk Efsanesi

| Perşembe, Kasım 6
Bir zamanlar bir kan koca varmış. Bunların bir oğulları ile bir kızları varmış*. Bunlar kardeşçe geçinmezler, incir çekirdeğini doldurmaz meseleler yüzünden kavga ederlermiş hep. Bu durum annelerini çok üzermiş. O onlara kardeşçe yaşamalarını nasihat etse de, çocukları onu dinlemezlermiş.

Bir gün kocası ormana ava gittiği bir sırada, hatun evde namaz kılıyormuş. Çocuklar o sırada bir demir ok bulup onun için tartışmaya başlamışlar. Annelerinin namazını bozdurmuşlar. Anneleri de kızıp: "Sak-suk olun! diye beddua etmiş onlara. O anda çocuklar kuşa dönmüşler. Namazdan sonra anneleri bu işe pişman olup ağlamaya başlamış. Çocukları onun yanına uçup gelip kendilerini affetmesini istemişler. Anneleri affetmiş, lâkin çocukları eski hallerine dönemeyip kuş olarak kalmışlar.
Onlar hâlen de ormanda yaşıyorlarmış, ama birlikte değillermiş. Aralarında büyük bir dağ olduğu için birbirlerini göremiyorlarmış, seslerini duyabiliyorlarmış ancak.
Geceleri onların seslerini duymak mümkünmüş. Biri: "Sak! diye bağırır, öteki: "Suk! diye cevap verirmiş. Bunlar insan gözüne gözükmezlermiş.

Bazı zamanlar onlar annelerinin bedduası hakkında, kendilerinin kuşa dönmeleri hakkında türküler de söylerlermiş*.

"Bunların bir oğullan ile bir kızları varmış : Beyitlerde genellikle iki oğlan diye geçmektedir,
kendilerinin kuşa dönmeleri hakkında türküler de söylerlermiş : Sak-suk beyitleri Tatar halk edebiyatının en popüler eserlerinden biridir.

Makedonya Efsaneleri Kral Kızı Efsanesi

|
KRAL KIZI EFSANESİ

Asker gidey bir çocuk, kralın kızı begeniy bu çocugi. Bu kız astalanı. Babasına dey:
-Ben filan asrer isevey. Ben açan ülecem buni koyverecen.
Kız da üli bir gün hem babasi da çıgıri o askeri hem dey ki:
- Bu günden sonra sen serbestsin.

Ama kız, çocuğa da ülmeden demiş 'Gelesin beni mezarımda güresin".
Asker de gidey açar mezari ne görsün kralın kızı dil orda, güre hocasını çocugi ve okuturmiş. Kapay mezarı hem dünerken düşiini niçin kralın kızi yerine hocası? Çocuk ta gidey hocanın evine soray hocası için. Deylar ki ülmiş. Mezarının nerde olduğum soray. Güleylar. Gene gidey açay mezarı ne gürsün kralın kızi. Bu hocalara gidey soray bu vaziyet için. Hocalar dey ki, "sağ iken sudan geçmek olmasaydi daha güzel olurdi." Onun için onun yerini kral kızı kazanmış

KRAL KIZI TÜRBESİ EFSANESİ

Bilimsin bu türbenin adı niçin üle kalmış? Sen tariyi okumam iş sındır, lazım bilesi- Bu İsabeg camisi varmi? İsabeg Üsküp'te yaşamişhr, em başka, İsabeg bütün Bosna'yi ayagaltma almıştır. Sindi var sülenti, İsabeg ne zaman Bosna'yi ayagaltma kuymiş getormiş ordan Bosna kralının kizıni. Bu kiz İsabeg'de yaşamış, dinini değiştirmiş, çok ey em çok güzelimiş. Alk bu kızi çok sevmiş, çok beğenmiş. Ama kız Çok genç ülmiş. Alk kızi çok sevdiğinden, teklif etmiş kıza, Gazibaba'da türbe yapılsın ki, ta uzaktan erkez gürebilsin bu güzel kızın mezarıni.

KOCAKARILAR EFSANESİ

Bir koca kari kış güne üsküp ve lübeten yolunda gürmüş güzel avay. İstey çıksın koyunlarıyla, otlatsın koyunlarını ama deyler çıkmasın, o dinlemey çıkay gidey. Yari günden sonra ava çok soğuk oli. Sonra kocakariylen hem koyunlar soğuktan taş kesiîilar, Şimdi kocakari taş şeklinde kalmıştır gelen geçen "Jut Babo açan" dey,
o taştan su damlay.

KALKANDEREN EFSANESİ

Bu kentin adını Türkler koymuşlar. Bu yere geldikleri zaman burda büyük duvarlar varmış, ve askerler ellerindeki kalkanlarla duvarları delip burayı almışlar ve böyle adını ad takmışlar

Davut Paşa Hamamı Soguk Hamam Efsanesi

|
Daut Paşa Amamıni bilisin dilini? Evet çarşibaşında. Sindi resimler tutaylar orda. O amamı birangi Daut Paşa yaptırmış. Yanlız bu Daut Paşa çok sert, çok zulumci erifmiş. Amami emende badiyava yaptırmiş. Yanlız mal paresi vermiş. İşçileri az pareyçin İşlehrimiş. İşçiler Makedonliymişlar. Ustalar da Makedonliyimiş.

Bak amamın duvarlarına taş ta Vodandan eşeklerlen gehimişlar. Dedim ki Daut Paşa
fena adam imiş, işçileri çok zorlaymiş, zamet çektirimiş. Ey ama, ustalar da çok kurnazimiş. Gürmişlar ki bu adam zulumkar, getırmişlar karar çivi çeksinlar Paşaya, Nice demişlar, üle yapmışlar. Amami üle yapmışlar ki güzde da güzel amam yogimiş.
Ey ama, nevakıt gelmiş vakit emamda banyo yapılsın, müşteriler başlamış aglaşsın. Aman birlürli isınmaymiş. Ustalar ne yapmiş yapmiş, bu amam iç ısınmaşmiş. Em uzun vakit geçmemiş mecbur olmişlar amami kapamişlar. Çünki adamlar çok üşüymiş.

Mustafa Paşa Camii Efsanesi - Türk Dünyası Efsaneleri

|
Bak çocuğum dilmi isteysin bilesin, süleyem. Ama bak ben çok bilmem. Fakat birkaç rivayet sülerım. Mustafa Paşa Camisi var, bilisin? Evet, bayırda. Kala altına, E bak, o cami çok imam değiştirmiştir.

niçin, soracan? E bak, cami yaptıricisi Mustafa Paşa, çok sert herifmiş. Cami yapılırken cemat çok beğenmiş, ama kimse "hayirli ugurli" dememiş. Çünki Mustafa Paşa has Türk dilimiş. Onun babasi Ristiyan imiş. E herkes gelmiş geçmiş, hem hayran kalmiş. Ey ama kimse masalla dememiş. Belki bazisi demiş ama kimbilir. Nasıl ise cami hazır olmiş, herkez beğenmiş, hem herkez demiş ki, büle güzel camiya
kuvetli imam lazım.

A yaphrici dedim, çok tetikli atam imiş. Onun için tâ bıılnıiş camiya güre imam elli imam değiştirmiş. Em o zamanlar dilimiş kolay imam bulunsun. E, bu beg, elli imam değiştirmiş, en sonda ellibirinci imam tutulmiş. Başka ne süleyem, var da
çok rivayetler ama sor başkalarına.

MUSTAFA PAŞA CAMİİ EFSANESİ - II

Ta ben da o camiyçin bir rivayet bilirim. Caminin giriş kapisi nice var, dilmi, o giriş kapisİ mermerle kaplıdır dilmi. Bütün kenarlar em kapının üstİ beyaz mermerlen kaplanmış, fakat sol taraftan emen iki buçuk metro yüksekliğinde valla fazla da demeyeni, demek iki buçuk metro yüksek bir kara parçe mermer var. İhtiyarların dediklerine güre, Mustafa Paşa çok yüksegimiş. E bu mermer korse onun yüksekliğinin dengiymiş.

Başka rivayetler de bilirim, gel başka gün sülerım, bilisin insan lazım sezinsin, yalan olmasın

Not:
Üsküp'den derlenmiştir

Kocacenk Efsanesi - Türk Dünyası Efsaneleri

|
Kocacık yöresine Türkler gelmezden önce burada Rimler yaşarmış. Onların bir de "Kralları" varmış. "Kral" doğal yapılı olan kalâda yaşarmış. "Kala" yüksekte bulunduğu için oradan olan biteni gözetlermiş. Günün birinde Türk askerinin "Kupensina" adında, "Kalâ"dan 10 km. uzaklıkta bir yere gelip çadırlarım kurmağa başladıklarını görmüş, askerlerin savaşçı olup olmadıklarını, kendi askerlerinin gelenlerle başa çıkıp çıkamayacağını anlamak İçin şu denemeyi yapmış:

O yörede bulunan en güzel genç kızları toplamış. Onları en iyi giysilerle giyindirmiş. Ellerine, içinde türlü tatlılar ve yemişler bulunan tepsiler vermiş. Bunları Türk askerine satmak maksadıyla onların yerleşmiş bulundukları yere göndermiş.

Kızlar çadırlarını kaldırmakla uğraşan Türk askerlerin yanına gelmişler. Türk askerleri ise onlara doğru hiç başlarını bile kaldırmamışlar. Böylelikle genç kızlar hiçbir şey satamadan geri dönmüşler.

Olayı bir bir "Kral'a anlatmışlar. O zaman "Kral" Türk askerinin çok cesur olduğunu ve buraya yenmek için geldiğini anlamış. Kendi ailesini toplamış. Bulunan bütün zenginliğini "Kala" içinde saklamış. Yardımcılarına edebildikleri kadar savaş yapmalarını emredip geceleyin oradan kaçmış. Yanına bir miktar asker de almış. Bütün atların nallarını tersine nallatmış. Bunu, Türk askeri izleri görünce "Kalâ"ya daha da yardımın geldiğini zannetmesi için yaşmış.

Türk askeri birkaç gün dinlendikten sonra "Kalâ"ya saldırmış, ama orada epeyce asker bulunduğundan üstelik "Kala" çok yüksek olduğundan dolayı birkaç gün "Kalâ"nın kuşatması ve kanlı savaş sürmüş. Birkaç günden sonra Türk askeri "Kalâ"ya gelen suyun nereden olduğunu anlamış. Aslında iki-üç bin metre uzakta bulunan "Kırmızı Su" kaynağından deriden yapılmış oluk vasıtasıyla "Kalâ"ya su gelirmiş. Bunu anlayan Türk askeri oluğu keser. "Kalâ"da bulunan askerler susuz kalınca son hücuma girişir. Kanlı savaş başlar. Kumalılar kaçmağa başlamışlar. Ama, onların peşinde, Türk askeri şöyle dursun, savaşta kılıçla kafaları kesilen Türk askerleri bile kellelerini koltuklan altına alıp koşarmışlar. Bunu gören Romalılar şaşkın şaşkın kaçmış, bir daha buraya dönmemişler. Onların peşinden koşan kesik başlı Türk askerleri ise ancak üçbin metre sonra yere düşüp şehit olmuşlar. Öylelikle o yer bir şehitlîk olmuş. Bugün bile o yerin adı Kocacik diliyle "Şiitlık" diye adlandırılır. Kalenin etrafında büyük savaş olduğundan dolayı o yere "Kocacenk" yeri adı verilmiş ki zaman gittikçe Kocacenk
Kocacik'e dönmüştür.

Yukarı yazmış olduğum efsaneyi hemen bütün yaşlı Kocacik'liler anlatmaktaydılar.

Makedonya Efsaneleri
Alıntı
Kültür Bakanlığı Türk Dünyası Edebiyatı

Mitolojik Hikayeler - Ev iyesi

| Çarşamba, Kasım 5
Ben gençliğimde kocamla birlikte yeni bir eve geçtim. Yeni eve geçişimizin ikinci günü kalktım ki, köşeden yün eğiren bir çıkrığın sesi geliyor, yün eğiren kimse görünmüyor. Bunun üzerine bunun ev iyesi olduğunu anlayıp sevindim. Ev iyesi evde böyle ip eğitip otursa, o evde bolluk ve saadet olurmuş, diye bir söz vardı eskiden. Ne var ki, ev iyesi atımızı sevmedi. Her sabah at apak köpüklere batıp hastalanmıştı. Kocam bir gün saklanıp bakmış. Ev iyesi atı geceleyin ahırdan alıp çıkmış da kuyruğuna yapışıp, atı halsiz düşünceye kadar koşturmuş. Kocamla danışıp atı eski evimize götürmeye karar verdik. Arabaya süpürge koyduk. Eski eve gidip süpürgeyi ahırın bir köşesine dayayıp koyduk. Atı koşturup eve getirip geldik. Ancak bundan sonra at rahat etti. Güçlenip kuvvetlendi. Ev iyesi onu rahatsız etmemeye başladı. Artık göründüğü de yok.


Hayvanların Terlemesinin Sebebi

Ahır iyesi sevdiği atın yelesini on ikişer belik edip örer idi. Atı sevmezse, eziyet eder. Atlar çok terlemiş olur sabahlan. Bunun işaretidir. Ahır iyesi sevmezse, inek de terler. Bizim ineğin her kılından damla damla ter akardı sabahlan. Kız kardeşime verip gönderdim, onda terlememeye başladı.

Mitolojik Efsaneler - Biçuralar da Göçerler

|
İnsanlar Biçura için aş pişirip tavan arasına koyarlar. Yukarı Or'da* bir kişinin Biçurası varmış. Bu Biçurasından bıkmış ve eşyalarını yükleyip göçüp gitmeye hazırlanmış. Bütün eşyalarım yükledikten sonra arabasının yanına gelince:

"Artık bir şey kalmadı herhalde! demiş kendi kendine. O sırada Biçura arabaya binmiş:
- Tavan arasında yayık kaldı ya! demiş. Böylece Biçura alıştığı sahibinden ayrılmayıp o da göçmüş.

Biçura küfürbaz kimseyi, hürmetsiz davrananı, yemek yedirmeyeni sevmez, kötülük eder ona.

Biçuralar iki türlü olur: Zenginleştirici ve iflâs ettirici. İşi yolunda giden kişi hakkında : "Ona Biçuralar yardım ediyor, muhakkak derler.

* Or :Tataristan'ın Arca rayonunda köy.

Türk Dünyası Mitolojik efsaneleri - Biçura Efsanesi

|
Biçura kadın cinsinden olur. Boyu bir buçuk, eni bir arşındır. Başında baş örtüsüyle gezer. Patates mahzenlerinde, döşeme altlarında, boş hamamlarda yaşar. Biçura herkesin evinde yerleşmez. Biçura'nın yerleştiği evlerde, onun için ayrı bir odayı boş bırakanlar da olmuştur.

Biçura gece vakti eve girip yemek tabaklarını, yıkanmamış bulaşıkları yalar. Bazen bu tabaklarda hoşuna gitmeyen bir şey görse, eline geçen eşyaların her birini bir tarafa fırlatır, çarpar, kırar gidermiş. Gönlünü almak için Biçura için ayrı bir tabağa artık yemeklerden koyup bunun yanına kaşıklar dizip insan girmeyen bir odaya bunları geceleyin bırakırlar. Ertesi sabah tabak bomboş olup Biçura yemeğin hepsini yemiş olur. Böyle ağırlaşan da bazı zamanlar hasta olup kendisine bırakılan tabakları kaşıklan sağa sola fırlatıp, kırıp gidermiş. Öyle zamanlarda çok azgınlaşıp bulduğu herşeyi kırarmış. Şu halde, Biçura'nın yerleştiği evde dikkatli olmak gerektir. Onun arzusunu bilip ona göre hareket etmek gerektir.

Biçura evdeki erkeklerle, daha çok da yanlız yaşayan erkeklerle, dul erkeklerle dalga geçmeyi çok sever: Ya uyurken gelip boynunu sıkar, ya ansızın hapşırıp korkutur, ya durup dururken üstüne odun fırlatır, ya keçe edik ile yahut tuğla ile vurur. Bazı Biçuralar böyle pek şakacı olunca, evde durmak mümkün olmaz da artık evin sahipleri evi terkedip giderler.

Bir mollanın evi varmış, hatunu yokmuş. Eve gelip yatağına yalnız başına yatarmış. Bunu Biçura rahatsız etmeye başlamış. Gece yansında fırının üstünden bir şey pat diye düşer, molla kalkar evde biri mi var, diye arar arar, kimseyi bulamazmış. Her gece bu iş olmaya başlayınca, molla iyice ne yapacağını şaşırmış. Mollanın bir tüfeği varmış. Bir gün tüfeğini minderin altına koymuş. Gece yatıp Biçura'nın birşeyler düşürmesini beklemeye başlamış.

Gece yarısı olunca, fırının başından bir tuğla gelip mollanın yatağına düşmüş. Bunun üzerine molla derhal tüfeğine davranıp fırına doğru ateş etmiş. Ama Biçura'ya hiç bir şey olmamış. Mollanın yatağına bir eşya daha düşmüş. Molla yine ateş etmiş, yine bir şey düşmüş yatağa. Molla böyle ateş etmeye devam etmiş. Onun üstüne de fırın başından keçe edikler, çizmeler, odunlar, çoraplar, eski börkler, tahta parçalan yağmış. Molla şaşırıp kalmış. Bundan sonra fırın başından:

- Molla efendi, sen okumuş adamsın, filânca duayı okuyup da ateş etsen işin olur, diye bir kız sesi gelmiş. Bunun üzerine molla tüfeğini almış, fırın başına doğru nişan almış, duayı okuyup ateş etmiş. Fırın başında bir inilti duyulmuş ve olay sona ermiş. Molla ise o günden sonra rahat etmiş, rahat uyumuş.

Biçuranın iyileri de oluyormuş kimi zamanlar. Bunların hepsi uykuda adamın boğazını sıkıp, üstüne eşya atmıyorlarmış. Biçura bazı kişileri severse ev sahibi zengin oluyormuş. Ne gerek olsa Biçura hepsini bulur getirirmiş. Biçura var iken zengin olan kişiler o gittiği zaman fakir düşerlermiş.

Eski zamanlarda bir molla varmış. Bu mollaya bir Biçura çok alışmış. Ondan sonra molla günden güne zenginleşmeye başlamış: Parası, hayvanları çoğalmış. Hayvanları tok, iri, yünlü imiş. Meğer Biçura geceleri komşuların paralarını çalıp getirirmiş. Komşu tarlalarından, komşuların ambarlarından, mahzenlerinden, depolarından yulaf çalar, mollanın atlarına, davarlarına yedirirmiş. Böylece molla gittikçe zenginleşmiş, artık Biçura'dan da bıkmış, onu evden kovmayı düşünmeye başlamış. Komşu köyde bir sihirci kocakarı varmış, molla bu kocakarıyı çağırtarak, sihir yapıp okuyup üfleyerek Biçura'yı kovmasını istemiş. Sihirci kocakarı okuyup üfleyip gitmiş. Tam o gece mollanın evinde yangın çıkmış, bütün ev, eşyaları, sığırları, koyunları, ekinleri yanıp kül olmuş. Molla kendisi bir gömlekle zor kurtulmuş... Evi yakan bulunamamış, avluda elinde ateşle gezen biri de olmamış. Mollanın evi yanıp kül olmuş, ama komşularının bir tahtaları, bir çubukları dahi yanmamış.

Mitolojik Türk Efsaneleri - Kel ile Süreli

|
Eski zamanlarda odunu balta ile keserlermiş, bıçkı yokmuş. Bu da pek zor olurmuş. Sonra bir kel adam ince demiri almış, dişler açmış, bıçkı yapmış.
Odun kesmeye ormana gittiğinde arkadaş bulamayınca odunu süreliyle kesmiş. Odun kesilmiş. Süreli buna çok şaşırmış.

- Bu aleti nasıl düşünüp buldun? diye kele sormuş. Kel:
- Ben böyle aletleri çok bilirim. Benim bir de arka kaşıyan âletim var, demiş. Ben bir defa kaşırsam artık bir yıl kaşınmazsın, demiş.
Süreli inanmamış buna. Kel:
- Hadi, sırtımızı kaşıyıp deneyelim, demiş.
Süreli razı olmuş, kelin arkasını kaşımaya başlamış. Kel durmadan:
- Daha kaşınıyor, geçmedi kaşınması, diye bağırırmış. Sonra süreliye:
- Sen sırtımdaki kaşıntıyı gideremedin. Şimdi bir de ben senin arkanı kaşıyayım, demiş. Sonra bir tahtaya keskin kıymıklar takıp tırmık gibi yapıp, bunu sürelinin ensesine koyup aşağıya doğru çekip indirmiş. Sonunda süreli acısına dayanamayıp kaçmış.

Mitolojik Efsaneler - Süreli Nasıl Aldatır Efsanesi

|
Günlerden bir gün kızlar sürüleriyle birlikte ormana çilek toplamaya gitmişler. Hava çok sıcakmış. Bunlar ormanda uzun süre dolaşıp sepetlerini çilekle doldurmuşlar. Sıcaktan, rutubetten damakları kurumuş.

İçlerinden bir kız yakında bir göl olduğunu söylemiş. Bunun üzerine göle su içmeye gitmişler. Bunlar yol boyunca giderlerken, aniden erkek sesi işitmişler. Kızlar başta korkmuşlar, ama bakıp bakıp hiç kimseyi görmeyince yine gitmişler. Çok geçmeden bunlar uyanmış, çünkü ne kadar gitseler de gölün yolunu bulamıyorlarmış. Ormanın ise ucu bucağı yokmuş. Çoktan gölü görmeleri lazımmış, ama göründüğü yok. Etrafa bakınınca anlamışlar ki, halen yola çıktıkları yerde duruyorlar. Kendilerini sürelinin aldattığını anlayıp çok korkmuşlar.

Yeniden çevreyi araştırıp yolu bulur gibi olmuşlar. Yine epey gittikten sonra bakmışlar ki, aynı yerdeler. Epey bir süre aynı yerde dönüp durmuş bunlar. Sonra ağlaşmaya başlamışlar. Nihayet, içlerinden biri bir hiyle akıl etmiş: Bütün elbiselerini çıkarıp, sonra tersinden giymiş. Papuçlarını da değiştirmiş. Solunu sağ ayağına, sağını sol ayağına giymiş. Bunları giyince görmüşler ki, tam yolun kıyısında duruyorlar. Süreli, elbisesini ters giyen kızdan korkup bunları aldatmaya son vermiş

Mitolojik Tatar Efsaneleri - Yarımtık (yarımlık) Efsanesi

|
Eskiden süreli varmış. Çilek toplamaya giderken insanlar yanlarında tuz alır giderlermiş, sürelilerin koltuğuna serpmek için. Süreli olmasa da birbirilerine:
- Acıyı getir, acıyı, diye korkutmak için hiyle yaparlarmış. "Acı yahut "tuz sözünü işitince gelmezmiş.
Memeleri çok büyükmüş, altları çıplak et imiş. Buralarına tuz deydirsen ölürmüş süreli. Buna bizde yarımtık derler.
Bir yarımtık, bir atı tutup gece boyu koşturmuş, eğlence olsun diye.
Atın sahibi sabahleyin atını bulup yem yemediğini, yorulduğunu görmüş de ikinci gün, bunu gözetlemiş: "Ne oluyor, kim biniyor ata? diye. Gece boyunca gözetleyince ata yarımtıkın bindiğini görmüş. Araba yağlanan katranlar pek sert olurdu, eskiden. Atına sürmüş de bırakmış bir gece. Yarımtık gelip binince arkası yapışmış.
- Hi, hi ! Ata arkam yapıştı, diye bağırmış bu. Yarımtık kişi gibi de gezermiş. Bir adam tahta
kesmekteymiş, yarımlığa ağaç kütüğünün yarığını gösterip:
- Elini şunun içine sok bakalım, demiş. Yarımtık:
- Adın nedir? demiş. Tahta kesici:
- Bıldır, demiş. Sonra da yarımtığın elini kütüğe kıstırmış.
Yarımtık:
- Bıldır kıstırdı! diye bağırmaya başlamış.
- Bıldır kısan ele bu yıl mı bağırıyorsun, diye gülmüş yarımlığa bu adam.
Yarımtık, güya, bizim köyde yaşarmış eskiden, bir insanmış. Kim biri buna sihir yapıp, yanmtığa dönmüş, köye dönememiyce otları yiyi yiye yarımtık olup gitmiş. Boynuzsuz. Çıplak bir insan. Tüylü değil. Kuş gibi uçarmış da. O zamanlarda kuş yuvasına girer uyurmuş. Dağ kovuklarında da yaşamış. Eğer insanı yakalarsa gıdıklayarak öldürürmüş. Süreli, Kazanhların ağzında; yarımtık ise bizim buraların ağzındaki şekli. "Yarımtık diye kahkahayla gülene, karşısındakini de güldürene derler. Çatlayana kadar gülermiş. Kocaman ağızlı, çirkin imiş

Bulgar Kalasının Kuruluşu Efsanesi

|
Nuh Peygamberin üç oğlu varmış. Birinin adı Yafes imiş. Yafes'in Gazi, Türk, Alp isimli üç oğlu varmış. Yafes'in oğullan büyüyüp birbirinden yakışıklı, uzun boylu gençler olmuşlar.

Bir zaman sonra bunların arasına şeytan girmiş, araları bozulmuş. Bu dargınlık hemen bitmeyip epeyi sürmüş. Gitgide iş büyümüş.

Gazi ile Türk, iki abi kardeş, birbirine karşı savaş açmışlar. Savaşta Türk, Gazi'yi yenmiş, bundan sonra da artık aynı yerde bir arada duramamışlar. Türk, savaşta galip gelmiş olsa da, kendi kardeşiyle böyle bozuştuktan sonra bir arada durmaktansa başka yerlere gitmeyi uygun görmüş, ve başka birtakım yakınlarıyla, birlikte buradan uzak bir yere göçüp gitmiş.

Türk, gidip çok uzak, soğuk bir diyarda büyük bir suyun kenarına ulaşmış ve orada yerleşmiş. Bu suyun-ırmağın o zamanlar adı yokmuş, ama yine de büyüklüğüyle, balıklarının çokluğuyla meşhurmuş.

Türk'ün yanında ikinci kardeşi Alp de varmış. Bunlar bu suyun kıyısında yaşamaya başlamışlar.
Alp, çok yiğit bir kişi imiş. O istese küçük dağları devirebiliyor, iki eli ile atları, sığırları kaldırabiliyormuş.
Bunların göçüp yerleştikleri bu yer sazlık ve koyu ormanlık bir yermiş. Bu sebeple Alp, yürürken yağmurlu zamanlarda ayağına çamurlar. sıvaşıyor, kuru zamanlarda ise toz toprak rahatsızlık veriyor, yürümesini zorlaştırıyormuş. Bu yüzden Alp her zaman yürürken oturur, çarığına bulaşan çamurları kazırmış. İşte bundan dolayı yol boylarında düzlüklere tümsekler, küçük küçük tepeler oluşmuş. Biktimir köyünden Matak köyüne giderken Ulu Göl boyundaki yuvarlak tepeler bu Alp'in çarığından kazıdığı çamurlardan oluşmuş, derler.

İşte bu Alp batır bir gün ava çıkmış. O zamanlar ormanlar pek sık, uçsuz bucaksız olduğundan, avda uzun zaman eylenince yolunu şaşırmış, kaybolmuş; ağabeyi Türk'ün yanına dönememiş. Alp uzun müddet ormanda yürüdükten sonra bir su kıyısına varmış. O ırmak boyunda onunla aynı dilden konuşan, ancak tanımadığı kişiler yaşıyormuş. Dilleri bir olunca kolayca anlaşmışlar. Bundan sonra Alp, kendi ağabeyi Türk'ün yanına dönemediği için, bu kişilerle birlikte yaşamaya başlamış.

Alp bir süre sonra bunlarla karışıp gitmiş; hatta orada kendine bir kız da bulup evlenmiş.
Böylece Alp şu yerde evlenip, onlardan birisi olarak yaşamaya başlamış.
Alp bahrin zamanla iki çocuğu olmuş, ancak bunlara bir türlü ad koyamamış.
Bu çağlarda insanlar yaylalarda keçe çadırlarda yaşıyorlarmış.

Günlerden bir gün, hava bozulup bulutlanmış, soğumuş. Alp'in keçe çadır içinde beşikte yatmakta olan çocuklarından biri üşüdüğü için ağlamaya başlamış. Çocuk ağlarken kolunu bura bura (Tatarca: "bulgaya bulgaya ) ağlıyormuş. Alp, çocuğun ağladığını görüp avutmaya çalışmış; beşiğini sallamış, ninniler söylemiş. Çocuk yine de susmamış, ellerini bura bura ağlamaya devam etmiş. Çocuk uzun zaman ağlayınca Alp'in aklına bir fikir gelmiş. Bu çocuk boş yere böyle ağlamıyordur, bu artık çok uzadı, onun böyle ağlamasında neyse bir hikmet vardır, diye düşünmüş. Böyle düşünürken gönlüne: Bu çocuğun ağlamasının sebebi daha adının olmayışı olsa gerek, ad koysak belki de ağlamayı keser, diye bir düşünce gelmiş. Bundan sonra çocuğa ad koymak istemiş. Hatunuyla istişare edip, çocuk ağlarken ellerini bura bura (bulgaya bulgaya) ağladığından ona Bulgar adını koymuşlar.

Bulgar adı Alp'in ve hatununun çok hoşuna gitmiş. Onlar ikinci çocuklarına da bir ad koymak istemişler. Karı koca ikisi bir bu konuda çok düşünmüşler, söyleşmişler. Çok zaman geçmiş. Sonunda ikinci çocuklarına da Burtas adını koymuşlar. Böylece, bunların ikinci çocuklarının adı da Burtas olmuş.
Alp'in çocukları da kendi gibi yiğit olmuşlar. Onlar da o yerde babalarıyla birlikte ömür sürmüşler. Bu çocuklar büyünce ikisi iki ayrı yerde kale kurup orada yaşamışlar.
Bulgar'ın kurduğu kale "Bulgar ismiyle meşhur olup, nice yüz yıllar pek çok hanların hüküm sürdüğü bir şehir olmuş. İşte bu Bulgar şehri, şimdi İdil boyunda harabesi olan Bulgar şehri imiş.
Burtas'ın kurduğu kale de zamanla büyüyüp, Burtas şehri ismiyle meşhur olmuş. Bu iki kalede yaşayan kişilerin çocukları çoğalıp, çok yıllar sonra bir tohumdan iki halk, birisi Bulgar, birisi Burtas vücuda gelmiş. Bunların ikisinin dili başta aynı imiş, ama uzun yıllar geçince dilleri de biraz değişip gitmiş.


Nuh Peygamber: Efsaneye göre güya, üç insan ırkı, Nuh peygamberin oğlu Yafes, Ham ve Şam'dan türemiştir.
Yafes: Mitolojik şahıs. Türkî halkların rivayetlerine göre, Türkîlerin efsanevî atası Türk'ün babasıdır. Gazi /Oğuz/ : Etnonim. Türkî halkların büyük bir boyunun ismi. Rivayetlere göre, Oğuz dilli hakların, şimdiki Türkmen, Azerbaycan, Türk halklarının, eski efsanevî atası. Türk : Etnonim. Rivayetlere göre, Türklerin efsanevî atası.
Alp : Olağanüstü güce sahip mitolojik savaşçı. Eski Türkî dilde "alp sözü "usta nişancı, "kahraman, yiğit, "pehlivan, "korkusuz, "batur, "baturluk manalarını ifade etmiştir. Alp, bir kısım Tatar halk hikâyesinde ve efsanesinde popüler kahraman olarak tasvir edilmiştir.
Biktimir, Matak: Orta Biktimir, Tüben (Aşağı) Biktimir, Bazarlı Matak, Eski Matak. Tataristan'ın Elki rayonundaki köyler.
"... ad koysak belki de ağlamayı keser... Tatarlar bugün de çocuğa uzun süre isim konmaması halinde çok ağlayacağına inanırlar.
Bulgar : Bu sözün kökeni şimdiye kadar tam olarak izah edilememiştir. ( bir başka efsaneye de "Bulgar sözünün manası " bilgili insan şeklinde ifade edilmektedir.
Burtas : Etnonim. Orta çağlarda İdil boyu Bulgarları ve Kıpçaklara komşu olarak yaşayan bir kabilenin ismi.
Burtas şehri: Tarihte böyle bir şehrin mevcudiyeti malum değildir.
1 İye: İyilik ve kötülük yapmaya gücü olan bir tür mitolojik varlık,cin

Eyne ile Geyne Efsanesi

| Perşembe, Ekim 30
Eskiden güneş Tol arkasındaymış. Onu bir cadı karısı çalmış. Çalınca dağın arkasındaki koyu orman orman arasında bir mağarada saklamış ve hiç dışarı çıkartmadan tutarmış.

O sırada geyiğe atlanarak Eyne ile Geyne gelmişler. Avlanıyorlarmış bunlar. Öyle yürürken bunların geyikleri çırpınmaya başlamış. Geyiğin üstünden inerek dikkatlice bakmışlar; ayak altı o kadar kızarmış ki, basmak mümkün değilmiş. Geyik yine çırpınmaya başlamış. Tam onun tepindiği yerde yer yarılmış, ateş püskürmüş. Bu mağaranın ağzıymış. Cadı, bu mağarayı büyük bir taşla kapatmışmış.

Eyne ile Geyne, güneşi kocaman bir geyik derisinden yapılmış heybeye koymuşlar ve Tol kıyısına ulaştıklarında peşlerinden kudurmuş cadı karısı geliyormuş. Bunlar da hızlı bir şekilde heybeyi geyiğin boynuzuna asmışlar ve yüzerek Tol nehrinin bu tarafına çıkmışlar. Böylece kurtulmuşlar. Cadı karısı, Tol’un bu tarafına çıkamıyormuş. Tol nehrinin bu tarafına çıkınca bunlar rahatlamışlar ve heybenin ağzını çözmüşler. Güneş dünyaya çıkmış imiş.

Eyne ile Geyne, orada, Tol kıyısında kalmışlar. ilyurt kurmuşlar, hayvan beslemişler. Bunlardan türeyip dağılan halka Geyneler adını vermişler. Geyne’ye bazı
yerlerde Tobuylar (Tol boyu halkı) derler.

Geyne Soyu ile ilgili Başkurt Efsanesi

|
Geyne isimli bir bahadır varmış. O, buralara bir geyiğe atlanıp gelmiş. O zamanlar yeryüzü çok soğukmuş. Çünkü, o zamanlar güneş yokmuş. Toltav (Tol dağı) ötesindeki ejderhanın elindeymiş güneş.

Geyne bahadır, güneşi çıkartmış. Geyiğin boynuzuna asarak onu Tol nehrinin bu tarafına çıkartmış. Güneş yükselince Geyne’ye:


“Her gün beni bu zamanda bekle.” demiş.

Geyne, güneşi beklemiş. Güneş, her gün bu zamanda geliyormuş buralara. Böylece her gün güneşi bekleyen Geyne buralara alışmış. Bu toprakları bırakmaz, buradan ayrılmaz olmuş. Hayatını, yurdunu kurmuş. Sonra Geyne soyu üremiş. Geyneler, Başkurt’un en eskilerinden olmuşlar.

Başkurt Nereden Çıkmış Başkurtlar Nereden Gelmiştir

|
Başkurt Nereden Çıkmış

Başkurt soyu Türk tarafından gelmiş. Türk’ün Gebrele denen şehrinde dört tane öz kardeş yaşarmış. Çok iyi geçinmişler, çok da kahinmişler. Bir gün büyük ağabeyleri düş görür. Düşündeki adamlardan birisi ona şunları söyler:

“Siz buradan gidin. Çünkü, siz buralarda yaşayacak adamlar değilsiniz, doğuya doğru gidin, orada huzur bulursunuz”.

Sabahleyin kalkar kalmaz kardeşlerine düşünü anlatır. Kardeşleri şaşırmışlar:

“Nerede bu huzur? Doğu dediği hangi taraftadır?” Hiç kimse bir şey bilmiyormuş.

ikinci gün ağabeyleri bir düş daha görür.
Bir önceki düşteki adam yine şöyle der:

“Hayvanlarınızı alın ve şehri terk edin. Siz yola koyulur koyulmaz karşınızda bir kurt peyda olur. O, ne size ne de hayvanlarınıza dokunuz, kendi yoluna devam eder. ışte o kurt durunca siz de durun.”

Ertesi sabah kalkınca bunlar toparlanarak yola çıkmaya niyetlenirler, çıkar çıkmaz da bir kurda rastlarlar. Kardeşler de bu kurdun peşinden giderler.

Doğu tarafına giderlerken iş bu ülkeye (Başkurdistan’ın Kügersin ilçesine) varınca kurt durmuş. Peşinden gelen dört kardeş de durarak kendilerine arazi seçerek dört mekan tutmuşlar. Dört kardeşin üç oğlan çocukları da varmış, onlar da kendilerine yer almışlar. Böylece bunlar yedisi yedi yerde baş olmuşlar, başa geçmişler.

Bu yüzden Başkurtlar arasında “Yedi Uruk” denen deyim kalmış. Bu topraklara kurt baş olup getirdiği için de bu yedi uruğa “Başkurt” demişler. Bu yedi kardeşten Başkurtlar dağılmışlar.

Başkurtlar Nereden Gelmişler

Başkurtlar Altay taraflarından gelmişler. Korkut adında başları varmış. O, öne geçmiş ve yeşil çimlere uzanarak dombra eşliğinde şarkı söylemeye başlamış:

-Ben-elçi, “git” demeyin,
Benim soyuma dokunmayın,
Dokunanı öldürürüm
!

Ona karşı birisi:

-Sizin için önümüzde mezar açılmış, gitmeyin, geri dönün, demiş.
-Önde bizim için huzur, geride kahır. Öne gidiyoruz, diye cevaplamış Korkut.
Sonra Başkurtlar Akidil kıyısına yerleşmişler.


Etnonomik ve etnogenetik efsaneler repertuarında Başkurt halkının ortaya çıkışını anlatan eserlere çokça rastlanır. Bu tür efsaenelere XIX. yy.da P.ı. Riçkov, V.ı. Dal’, V. S. Yumatov, V. M. Lossievskiy gibi pek çok araştırıcı itibar etmiştir.

Bu tür efsanelerin bir bölümü Başkurt uruklarının Ural’a dışarıdan göçüp geldiklerini anlatır
(“Başkurt Adının Ortaya Çıkışı”, “Başkurt Nereden Çıkmıştır”, “Başkurt Sözü Nasıl Ortaya Çıkmıştır”, “Bürili Irmağı”, Yedi Uruk”, vd.).

Bu metinlerin hepsinin de içeriği birdir: “Güya, Başkurtların eski atalarını Ural’a kurt (büri) lar önderlik edip alıp gelir. “Büri”yi önceleri “kort” (kurt) diye isimlendirmişler ve “büri” baş olup gelince de kendilerini “Başkort” (Başkurt) diye adlandırmışlar.

Efsanelerin bu açıklamasını gerçekte kabul etmek mümkün değildir; elbette, Başkurt’un ortaya çıkışı bilimsel temellere göre açıklanmamıştır. Lakin efsanede belli bir tarihi gerçeklik de yansıtılmaktadır. Bu da, Başkurtların Ural’a dışarıdan göçüp gelmeleridir.