Gazlıgöl Efsanesi
Kralın kızı Suna, genç kızlığa adım attığı yıllarda illet bir hastalığa yakalanmış.
Bu güzel kızın vücudunda çıbanlar çıkmış. Bu sulu çıbanları hiç bir hekim iyileştirememiş. Ağrısına, sızısına ve bir türlü iyileşmeyen bu yaraların üzüntüsüne dayanamayan güzel kız Suna; yollara düşmüş. Dağ tepe demeden gezip dolaşır olmuş.
Kral Midas kızını kollamaları için peşinden gözcü yollamış. Kralın güzel kızı Afyonkarahisar toprakları içindeki Gazlıgöl mevki yakınlarına kadar gelmiş.
Çok susayan Suna su aramış.
Gazlıgöl kaplıcasının bulunduğu yerlerde yeşilliklerle çevrili bir su görmüş. Susuzluktan kavrulan kızcağız, çevresindeki bataklığa aldırmadan suya koşmuş. Eğilerek o çamurlu sudan kana kana içmiş. Birde bakmış suyun deydiği yerlerde bir tatlı gıcıklanma, bir sancı kesilmesi, bir huzur oluşmuş.
Güzel kız atmış kendisini çamurlu suyun içerisine ağrıları yavaşlamış. Sudan çıkıp günlerdir uykusuz ve yorgun olduğundan uzanıvermiş oraya ve derin bir uykuya dalmış.
Suna uyandığında ağrılarının kalmadığını, çıbanlarının kurumaya başladığını görmüş. O suyun yanında bir hafta kalmış. Bir hafta sonra çıbanları yaraları tamamen geçmiş.
Eski güzelliğine kavuştuğunu gören güzel Suna sevincinden deliye dönmüş. İleride onu gözleyen gözcüler, kızın iyileştiğini anlayınca yanına gelmişler. Suna başına gelenleri anlatmış ve saraya dönmüşler.
Kızını merak edip gece gündüz yas tutan Kral Midas, kızının bu iyileşmiş halini görünce çok sevinmiş ve kızana “Seni hangi hekim iyileştirdi?” kızım söyle Hekim başı yapayım demiş.
Suna’ da beni hekim değil, ülkeden çıkan sıcak bir su iyileştirdi baba diyerek cevap vermiş. Bunun üzerine Kral “aaa oraya bir hamam yapılsın gelen geçen dertlilere derman dağıtır” diye ferman vermiş.
Göllerin Adları ve Adların Nereden Geldiği
Göllerin adlarını nereden geliyor merak ediyorsanız aşağıda Türk dünyasından ve Türkiye'de ki bazı göllerin adlarının nasıl meydana geldiğine dair bir çalışmayı okuyabilirsiniz. bu çalışmayı kaleme alan Aziz Ayva'dır (Türk Dünyasında insan asıllı göl Efsaneleri) Bu göllerden bazılarının efsanelerini blogumuzda daha detaylı anlatımla bulabilirsiniz
Rabiga Gölü adını, hacca gitmek için yola çıkan ve yolda susuz kalınca dua
ederek Allah’ın hikmetiyle suya kavuşan Rabiga’dan almıştır: (Tatar)
Kaban Gölü adını, Tatar Türkleri’nin tarihî-efsanevî kahramanı Kaban’dan
almıştır: (Tatar). Kaban Bey, Tatar halkını Rusların zulmünden
kurtaran, onları yeniden tek millet olarak etrafında toplayan ve bu gölün
çevresini kendilerine yurt tutan bir kahramandır.
Serbi Gölü adını, kendisini evlâtlık alan zengin adamın, bir tanıdığına
satacağını duyan Serbi adlı kızın orada bulunan bir suya atlamasından
almıştır: (Tatar).
İyeli Göl adını, her gün güzel bir kız şekline giren ve gölde her sabah
özene bezene yıkanan iyeden almıştır: (Başkurt).
Pervane Gölü adını, ayrı kentlerden olan ve birbirlerini görebilmek için
delikanlının, köyleri arasındaki gölü aşmak zorunda kalan sevgilisi
Pervane’den almıştır: (Azerbaycan).
Abdülharap Gölü adını, kendisini ağırlamayan köylülere beddua edip onları
şiddetli yağmurlar altında bırakan misafirin zamanla bozulmuş adından
almıştır: (Adıyaman/Çelikhan). Bu gölümüzün adında,
iyilik timsali Abdül... adı ile, meydana gelen olayın sonucuyla ilgili harap
kelimesini birleşmiş olarak görüyoruz.
Gölün bir bölümü, orada boğulan bir gelinin adıyla anılır: Gelin
Boğan (Adıyaman/Çelikhan).
Çıldır Gölü adını, dokuz burma musluklu çeşmesi bulunan şehirdeki Göyçek
adlı kızın, çeşmeleri burmayı unutmasıyla bütün şehrin sular altında kalması
ve etraftan da bunu görenlerin çıldıranın gölü, çıldırmışın gölü
söyleyişlerinin bozulmasından almıştır: (Ardahan).
Gölün bir bölümü; adını, sevgilisiyle buluşmak için yüzerken orada
boğulan Hafız adlı gençten almıştır: Hafız Boğulan (Ardahan).
Hz. Ali Gölü adını, bir sefer sırasında gezinti yaparken göldeki ejderhayı
gölün dibine bağlayan ve halkın böyle bir zulümden kurtulmasını sağlayan
Hz. Ali’den almıştır: (Artvin).
Göl; adını, modern Türk hikâyeciliğimizde (Sabahattin Ali, Hasan
Boğuldu hikâyesi) de işlendiği üzere, hazin bir aşk hikâyesine bağlı olarak
delikanlının, coşkun akan suların bir bölümünde boğulmasından almıştır:
Hasan Boğuldu (Balıkesir).
Baho Gölü adını, hiç insan içine karışmayan, sürekli olarak gölün yanına
sırt üstü uzanıp gökdeki yıldızları seyreden, zamanla da bu yıldızlardan
birine âşık olan Baho adındaki çobandan almıştır: (Diyarbakır/Çarıklı köyü).
Gölbaba adını, kendisine yiyecek vermeyen köylülere beddua edip onları
sulara gark eden veliden almıştır: (Edirne/Değirmenyeni köyü).
Türk düşünce sistemine göre göllerin iyeleri olduğu düşünülürse gölün
adındaki baba kelimesi de bu gölümüzün insan asıllı olduğunu
göstermektedir.
Hazar Gölü adını, Kilise Papazı’nın kızına âşık olan ve onunla buluşmak
için her gece Hazar’ın sularını yüzmek zorunda kalan Çoban Hazer’den
almıştır: (Elâzığ).
Şeyhin Gölü adını, yakınında sürekli olarak ibadet eden, keramet sahibi bir
Şeyh’ten almıştır: Şeyhin Gölü (Elâzığ/Palu).
Ali Gelmez Gölü adını, arkadaşlarıyla yüzmeye giden Ali adındaki gencin suya
dalıp bir daha çıkmaması ve arkadaşlarının, “Ali gelmedi!” söyleyişinin
zamanla bozulmasından almıştır: (Elâzığ/Palu).
Gavurun Gölü adını, bir göl yaptırarak suyu ile orada turfanda sebze yetiştiren
bir Ermeni’den almıştır: (Erzincan/Davarlı köyü).
Kadı Gölü adını, çok az suyu bulunan bir yerden atıyla geçmek zorunda
kalan ve geçerken de orada kaybolan bir kadıdan almıştır: (Erzincan/Kemaliye).
Pir Gölü adını, içinde yaşadığına inanılan bir pirden almıştır: (Erzincan/Palu).
Balıklı Göl adını, savaş sırasında gölden kaybolan, savaş bitince de geri
dönen rengarenk balıklar bulunan bir havuzun bekçiliğini yapan Balıklı
adındaki evliyadan almıştır: (Erzurum/Balıklı köyü).
Gelin Geldi Gölü adını, sevmediği biriyle evlendirilmeye çalışılan bir gelinin,
düğün alayının konaklaması sırasında, oradakilerin gözleri önünde sulara
doğru dalıp gitmesi, kaybolması ve sulardaki en ufak bir kıpırdamanın da
gelinin geleceğine yorulması olan “Gelin geldi!” söyleyişinden almıştır:
(Erzurum/Ilıca).
Tortum Gölü adını, sevdiği gençle evlenmesine izin verilmeyen ve son arzusu
olarak da oraya kendi adının verilmesini isteyen Tortum adlı bir kızdan
almıştır: (Erzurum/Tortum).
Hekti Ahmet Gölü adını, gözlerini mal hırsı bürümüş iki damadın, o yörede varlıklı
biri olan kayın babaları Hekti Ahmet’i göle atmalarından almıştır: (Giresun).
Can Boğ Gölü adını, her yıl etrafında panayır yapan Rumlar’ın ayrılırlarken bir
kişiyi boğup göle atmalarından almıştır: (Giresun/Kavaklıdere
köyü).
Sapanca Gölü adını, kendisine yardım etmeyen köylülere, saban veya
sapancılıkla uğraşan bir dedenin beddua edip onları sulara gark etmesi
sonucundan almıştır: (Kocaeli).
Sultan Gölü adını, güzelliğiyle dillere destan Sultan’ın, yanık kavalıyla
peşinden koşturduğu Külâhçıoğlu’nun aşkından kendini göle atmasından
almıştır: (Sivas).
Hz. İbrahim Gölü/Balıklı Göl adını, Hz. İbrahim’in kâfirler tarafından ateşe atılıp, ateşin göle
dönüşmesi sonucunda o peygamberden almıştır: (Urfa).
Nemrut Gölü adını, İslâma karşı savaşan Nemrut adındaki kâfir bir
hükümdardan almıştır: (Van).
Ahtamar, Akdamar Gölün bir bölümü veya göldeki ada; adını, sevdiği Hrıstiyan kızla
buluşmak için aralarındaki gölü her gün yüzmek zorunda olan bir gencin, bir
gece sulara kapılarak can havliyle bağırdığı sevgilisinin adının zamanla
bozulmasından almıştır: (Van).
Erzurum'un Ilıca Söğütlü Köyü'ndeki Balıklı Gölün Efsanesi
Bir gün, köyden bir adam bu gölde tuttuğu balıkları eve getirir ve karısına balıkları kızartmasını söyler. Kadın balıkları tavaya koyar ve kızarmaya başladığında ise kızaran balıklar tavadan birden kaybolur. Adam ve karısı gördükleri durum karşısında hayrete düşerler ve kendilerini korkudan dışarıya atarlar ve göle kadar giderler.
Gölde Kızartmaya çalıştıkları balıkları sırtları kızarık şekilde yüzerken görürler. O günden sonra halk bu balıkları kutsal sayar ve hiç kimse bu gölden balık tutmaz. Günümüzde de Göldeki balıkların her birinin muhtelif yerlerinde yanığa benzer izler bulunmaktadır. Halk bunun tavadaki kızarıklıktan ileri geldiğini söyler.
Bu balıkları ise
Anadolu’nun fethi sırasında bu gölde su içerken arkalarından vurularak şehit olan ve Allah tarafından balık olarak bu gölde bırakılan Türk Akıncıları olduklarına inanmaktadırlar.
Tortum Gölü ve Tortum Şelalesinin Efsanesi
Tortuma bağlı Uzundere Hars (Uludağ) köyünden bir çoban sürüsünü otlatırken, kulağına gaipten bir ses gelir...
- Geliremmmmmm
Çoban şaşırır, sağına soluna bakar,fakat hiç kimseyi göremez. Kendi kendine vehimlendiğini sanır. Akşama kadar bekler ve köyüne döner. Çoban ertesi gün yine aynı yerde aynı sesi bir kere daha işitir. Yine kimsecikler yoktur. Bu hadise üçüncü günde aynen tekrarlanınca çoban köyün büyüklerine yaşadıklarını anlatır. İçlerinden gün görmüş olan bir yaşlı köylü çobana derki:
- Evladım, yarın da aynı sesi yine işitirsen, "Gel bakalım ne yapacaksın!" de bakalım ne olacak
Dördüncü gün çoban ihtiyar köylünün dediğini yapar. Sesi işitir işitmez başlar bağırmaya
-“ Gel bakalım gel bakalım ne yapacaksın ”
Çoban bu sözleri söyler söylemez eteklerinde sürüsünü otardığı dağın yarısı kopar ve aşağıdan akmakta olan Tortum Çayının önünü kapatır. Böylece bir tarafta göl diğer tarafta da kayalardan taşan su Tortum Şelalesini meydana getirir.
kaynak site
Sivas Sultan Gölü Söylencesi
Bahar gelince Kayseri,Karaman'dan Avşarlar yöreye gelirler. Akdağ'ın üstü Avşarlar'ın çadırlarıyla renklenir.Günün birinde sürülerini Akdağ çıkaran Avşarlar,Akçakışla'ya yakın bir yerde gecelerler.Herkesin uykuya daldığı dolunaylı bir gecede çobanlardan Külahçıoğlu kavalını öyle bir üflerki,dağ taş kulak kesilir. Sultan'da sese uyanmış,kendinden geçmiştir.Hemen atına atlayıp sese doğru gider. Çobanı bulur.Bir süre söyleşirler. Sultan çobana sevdalanmıştır.Adını sorar;
"Adımıza Külahçıoğlu derler Avşarlardanız"der. Kız
"bu tepenin adı Külahçıoğlu koydum.Her Bahar burada bir gece kal ve kaval çal.Al şu çevre sana armağanım olsun,beni andıkça kokla.Ben kızım,adımda Sultan gönlümün ağası oldun. Sen de beni göğsüne sultan et" der.
Atına atlayıp gider.Çoban ardından vargücüyle bağırırsa da işittiremez.Yoksul bir çoban olduğu ve Sultan'ın kendisine varmayacağı düşüncesiyle günden güne erir. Diyar diyar dolaşır.Derdini kavalına döker. Ertesi yıl yine Akçadağ'a gelir. Sultan Külahçıoğlu'nun kavalını duyar duymaz atına atlayıp yanına varır.söyleşir, koklaşırlar. Bu böyle devam ederken bey durumu öğrenip çok kızar. Kızını bir odaya kapatır. Külahçıoğlu Sultan'ın gelmediğini görünce onu aramaya başlar dağ demez taş demez sonunda yaşlı bir kadın onu Sultana götürür.Sarılıp koklaşırlar ve
Akdağlar'ın namlı karı erirse,
Kızılırmak boz bulanık akarsa,
kekliklerin tavşanların kokmaya başladığı zaman kaçalım
diye sözleşirler.
Sonunda gün gelir Sultan'ın kulağı kavalın sesindedir. Fırtınalı bir günde kavalın sesini duyar atına atlayıp sese doğru gider,ama ses her defasında değişik yerden gelmektedir.Rüzgarın oyunundan şaşıran Sultan atını bir sağa bir sola sürer. Sonunda sesin Turna Dağı'ndan geldiğine karar verir ve o yana gider.Dağ ulaşmak için Kızılırmak'ı geçmek gerekmektedir. Oysa Kızılırmak çoşmuş kabarmıştır.Sultan atını sürer,sulara kapılır bir türlü karşıya varamaz.Sonuda atı havalanır gibi olup kızı karşıya atar. At sakatlanmıştır.Kaval sesi gitgide uzaklaşmaktadır.Sultan deliye döner.Turna Dağı'na yönelir.Bir uçuurm başına varır.Aşağıda da bir ırmak çağıldamaktadır. Ses uzaklaştıkça sultan umutsuzluğa kapılır,otları tırnaklaya tırnaklaya yol almaya çalışır. Tam yaklaştığında ayağı kayar,kızılırmak'ın sularına kapılır.Ertesi gün buralarda gezen avcılar sultanın cansız cesedine rastlarlar. Külahçıoğlu'da yiter gider,bir daha kimse ondan haber alamaz.bundan sonra Sultan'ın düştüğü su Sultan Gölü ,yar da Sultan Yar'ı adıyla anılır.
Hazar Gölü Efsanesi
Oğlan, kıza:
''Gece pencereye bir mum bırak; ben uzaktan ışığı görüp geleyim'' diye tembih etmiş. .
Bu iş uzun boylu böyle devam ettikten sonra, yöre halkı tarafından duyulmuş. Papaza demişler ki:
''Yahu, senin kızın bir Türk delikanlısı ile geceleri buluşuyor, aşk yapıyorlar''
Papaz yine tarlasına gitmiş; gece biraz geç dönmüş. Gelmiş ki hakikaten kızı pencereye mum koymuş. Papaz gidip mumu oradan kaldırmış.
O sıralarda aşığı kızla buluşmak için suda imiş. Adayı karanlıkta bulamamış. Dolaşmış, dolaşmış; nihayet yorgun düşerek suda boğulmuş.
Kız sabaha yakın bir zamanda oğlanın gelmediğini görünce, hemen yatağından kalkmış ''seslenirsem belki canlı olarak kurtarabilirim'' diye düşünmüş. Kiliseden uzaklaşmış. Geri dönerken kaybolmuş. İkisi birden gölde boğulmuşlar.
Bunların dünyada bitmeyen aşk oyunları, suyun altında devam etmekte imiş.
Göl Adını Hazer adındaki delikanlıdan almıştır.
ayrıca şu hikayede anlatılır
Gölün yerinde eskiden büyük bir şehir varmış. Şehre dilenci bir kadın gelmiş. Tuz istemiş, sadece bir evden bu kadına tuz vermişler. Kadın da orada beddua etmiş:
''İnşallah, bu gece sabaha kadar şu evin dışında evleriniz su keser'' Hakikaten de orası sabahleyin su kesmiş, suyun içinde sadece bir ev kalmış. Dilenciye tuz verdiği için o evi su kesmemiş
GölBaba Efsanesi
Yaşlı bir adam bir köye gelir.Kapı kapı dolaşarak bir parça ekmek ister ama kimse yardımcı olmaz fakat bir eve geldiğinde kadın ona benimde ekmeğim yok çocuklarda sürekli ekmek istiyorlar fakat onları oyalamak için fırına tezek koydum der.
Yaşlı adamda biraz verirsen çok makbule geçer der. Kadın da fakat onlar tezek nası olur der yaşlı adam git getir der. Kadın gider fırını açar bir de ne görsün tezeklerin yerinde ekmek vardır.Ekmeği alır ve yaşlı adama götürür verir.
Yaşlı adam kadına çocuklarını al ve benimle gel ama sakın arkana bakma der kadın yaşlı adamla gider ama dayanamayıp arkasını döner ve bakar baktığı anda da kadın taşa dönüşür ve köy yok olur.
bugün o köyün yerinde olan göle GölBaba denilmektedir
Edirne/Değirmenyeni köyü
Gız Gölü Efsanesi-kız Gölü
bir zamanlar bu gölün yerinde zengin bir hanın sarayı var imiş. Çok gaddar ve zalim olan bu hanın hükmü taşa bile geçermiş.
Buralarda akıllı, bilgili ve “gözel - göyçek” bir kız yaşarmış. Bu kız güzel olduğu kadar da gururlu imiş. Kendisine âşık olan nice varlıklı insanların elçilerini hep geri çevirirmiş. Ama o, obasından sade bir genci, hanın çobanını severmiş.
Han bir gün ava çıkar. Bir pınarın başında bu kızı gören han ona âşık olur. Ancak kıza gönderilen elçiler reddedilir. Hana haber ulaştırılır:
“Bu kız senin çobanını seviyor.”
Han öfkelenir, hiddetlenir ve çobanını zindana attırır. Arkasından da kızı zorla sarayına getirir. Ancak kız, esir olsa da hana gönül vermez. Kız,hanın önünde diz çökerek yalvarır, kendisinden vazgeçmesini ister. Bu yalvarmalar hanın kalbini etkilemez. Kız ise kurtuluşu kendini öldürmekte bulur. Bunu anlayan han, kızın yanında birkaç koruyucu bulundurur.
Çaresiz kalan kız, gözyaşlarını dökmeye başlar. Gece gündüz ağlar.Sıcak ve tuzlu gözyaşları yanakları yakıp akar, gider. O, toprağı da yandırır;yerde bir çukur oluşur, gözyaşları orada birikmeye başlar.Bu azaba bulutlar dayanmaz, yağmur olup kızın gözyaşlarına karışır.Çaylar da razı olmaz, akış yönlerini değiştirip kızın gözyaşlarına kavuşur.Sonunda burada tuzlu bir göl oluşur. Bütün bunlara karşılık zalim han, insafa gelmez, kızla evlenme arzusundan vazgeçmez.
Bu göl, kızın inlemeleri gibi çoğalıp hanın sarayını içine alacak kadar büyür ve her taraf suyla dolar.O günden sonra bu göl, “Gız Gölü / Kız Gölü” diye anılmaya başlar.
Bugün de çevre insanları aynı adla söylerler ama çoğu, kız ile hanın kim olduklarını bile bilmezler.
Saim Sakaoğlu-101 Türk Efsanesi
Mayan Gölü Efsanesi
Göçmen Kazaklar da yakında yaşamışlar. Kız beşikteyken babası onu bir kazak zenginin oğluyla nişanlamış. Fakat oğlan beş yaşındayken çiçek hastalığına yakalanmış ve çirkin yüzlü olmuş. Kıza, yiğiti biraz yetiştikten sonra göstermişler. Kız delikanlının çirkinliğini görüp bayılmış. O bir yerli genç çobanı sevmiş ve babasının bu çobana vermeyeceğini anlayınca, nişanlısından kurtulma yolunu aramaya başlamış.
Günün birinde çok güzel giyinip, dost kızlarıyla çiçek toplamaya gitmişler. Bütün kıymetli eşyalarını ve çok para almış. Kızlar şarkılar söyleyip oyunlar oynayıp dalmışlar. Mayan ise belli etmeden çilekler arasına paralar atmış. Kızlar ise: “Para bulduk! Para bulduk!” deyip sevinerek, zıplayarak, hevese kapılıp Mayan’ı tamamıyla unutmuşlar.Mayan ağaçlar arasına gidip de kendiyle getirilen hancerle intihar etmiş. Kızlar bunu kaybedip aramaya başlamışlar ve sadece ölü gövdesini bulmuşlar. Onu birisi öldürdü diye düşünmüşler. Gece de onu seven delikanlı onun kabrine gelip de Mayan’ın kabri üstünde bıçağıyla intihar etmiş. Bu iki sevgilinin gözyaşından göl hasıl olmuş ve onu aşıkların hürmetine Mayan Gölü diye adlandırmışlar.
İlnur Gaşugillin-Tataristan’daki Dağlar, Sular ve Ağaçlarla İlgili Rivayetler,bitirme tezi.
Bulancak Gölü Efsanesi
Ellerini açıp yalvarmaya başlar: “Allah’ım, beni su et de erime derman olayım!” der. Allah da o garip kızın duasını kabul eder ve kızcağız orada su oluverir. O sular orada birikir ve bir gölcük oluşturur. Delikanlı sudan kana kana içer. Su dile gelir ve delikanlıya sevdiği kız olduğunu söyleyiverir.
Bu acıya daha fazla dayanamayan delikanlı da “Allah’ım, beni de bu suyun çamuru et!” der ve o da o suyun içinde çamur olur.
Bugün o göl, dibi çamurlu olduğu için sürekli bulanık vaziyettedir.Bundan dolayıdır ki buraya Bulancak adı verilir. Ancak, yöre halkına sorarsanız ne delikanlının ne de güzel kızın adını bilirler
kaynak kişi: Zehra Yılmaz, Alanya 1980, dedesinden dinlemiş
Derleyen: Bedia Kaplan, Alanya 1980
Eğri Göl Efsanesi
Artık beklemenin de anlamı yoktur. Kızın babası, kızını başka birine nişanlar. Düğün dernek kurulur ve nihayet gelin alayı kızı almaya gelir. Gel gör ki kızın gönlü hâlâ eski sevgilisindedir. Çaresiz, ata biner ve yaşlı gözlerle yola düşerler. Kervan, bugünkü Eğri Göl’ün bulunduğu yere gelince kız acısına daha fazla dayanamaz ve “Allah’ım, ya beni suya sal sevdiğime varayım ya da kuş et salıver!” der. Allah’ın hikmetiyle o kızcağız orada bir su oluverir. Sular kaynaya kaynaya orada bir göl meydana getirir. O kervanın da orada duruşu eğri büğrü olduğu için, gölün iki km.uzunluğundaki çevresi eğri bir hâldedir. O gün bugündür her Cuma,kervanın gölde kaybolduğu saatlerde gölden bir ışık topunun çıktığını da yöre halkı söyler durur.
kaynak kişi: Zehra Yılmaz, Alanya 1980, dedesinden dinlemiş
Derleyen: Bedia Kaplan, Alanya 1980
Isık Gölü Efsanesi
Günlerden bir gün bu kıza iki dünür gelir. Biri doğudan, biri batıdan... Bu gelenler iki yiğittir. Bunlar güzellikleriyle, yiğitlikleriyle,akıllılıklarıyla birbirinden üstündür. Görenler ve bilenler içlerinden birini seçemezmiş.
Isık Göl iki genci de sevmiş, birini öbüründen üstün görememiş.Yiğitlerden birini seçememesi onu üzüyormuş. Zavallı Isık Göl, bu durumda ağlayıp duruyormuş. Gözlerinden akan yaşlar birike birike bir göl oluşturmuş. Bugün çalkalanıp duran Isık Göl, bu güzel kızın gözyaşlarının eseriymiş.
Ya iki genç? Onlar da Isık Göl’ü çok sevmişler, ama ne var ki ikisi de genç kıza kavuşamamış. Birbirlerine kızan bu iki genç, memleketlerine dönmüşler; ancak sıkıntıları yakalarını bırakmamış. Biri, doğudan geleni Ulan Rüzgârı olup esmeye başlamış; öbürü de, batıdan geleni ise San-Taş Rüzgârı olup esmeye başlamış. İki genç de birer rüzgâr olarak öfkelerini, kızgınlıklarını etrafa duyurmaya başlamışlar.
Bu iki rüzgâr günümüzde de birbirlerine kızıp kahırlanır ve kavga ederler. Ne zaman Isık Göl’ün çalkalandığını görseler güzel kız Isık Göl’ü hatırlar ve yanıp tutuşurlar; tabiî sonra da kavgaya başlarlar.
Unutmadan söyleyelim; doğudan gelen yiğidin adı Ulan, batıdan gelenin adı ise San-Taş imiş.
Saim Sakaoğlu-101 Türk Efsanesi
Dedegül ve Karagöl Efsanesi
Çevre köylülerin anlattıklarına göre; Dedegül dağının Güldede adında yeri bilinmez bir yatırı, ulu dedesi vardır. Karagöl’e yapılan adakları o karşılar, dede gülleriyle örtülü çayırların pisliklerini geceleri o temizler; öyle ki gündüzünden ne kadar, insan ve hayvanlarca ortalık kirletilirse kirletilsin, Güldede, bunlardan sabaha iz bırakmaz; nasıl ederse eder, pislikleri yok edip ortalığı tertemiz eder.
Çevre köylüler, özellikle çocuk edinme dileklerinde, dilek dilemeye, adak adamaya Karagöl’e çıkarlarmış.
Dilek dilemenin birde usülü ve yordamı varmış. Dilekçi, ilk olarak dilek pınarından su içer, pınara tahıl taneleri ve bozuk paralar atar, yanındaki Uğur Ardıcına çaput bağlarmış. Orada Abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra; adak davarı kesilip kan akıtılır ve topluca yenirmiş. Sonra tekrar namaz kılan dilekçi, dilek pınarına el atarmış. Eline buğday tanesi gelirse, bir oğlu, arpa tanesi gelirse bir kızı olacak demekmiş.
Bundan sonra uyku taşına uzanan dilekçi dua eder ve uykuya yatarmış. Eğer dileği gerçekleşecekse düşünde Güldede’yi görürmüş ve Güldede dileğini ona muştularmış.
Sapanca Gölü Efsanesi
Bir gün, Adapazarı’nın güneyindeki Erenler tepesinde oturan, gözünü dünyaya kapamış, gönlünü aşk ve sevgiyle doldurmuş erenlerden bir eren, bu kasabaya inmiş.
Selâm vermiş, selamını almamışlar, konuk olmak istemiş, kimse “buyurun” dememiş, hangi kapıyı çaldıysa yüzüne kapanmış, bu fakir, fakat gönlü zengin dervişe bir bardak içecek su bile vermemişler.
Derviş gönlü bu, bir kırıldı mı onarılmaz, onarılsa da faydası olmaz. Aksama değin yorgun-argın, aç-susuz kasabayı terk ederken, ötelerde küçük bir kulübeden sızan mum ışığına doğru yönelmiş, bir de bu kapıyı çalayım, belki bir gönül yoldaşı bulurum diye düşünmüş.
Bu, kasaba halkına sapan yaparak geçimini sağlayan fakir bir sapancının is yeriymiş. Kapıyı çalmış, az sonra sapancı güler yüzle konuğuna açmış kapıyı:
- Buyurun, hoş geldin, safa geldin. Ocaktan tencereyi simdi indirdim. Bir konuk göndermesi için Tanrı’ya niyaz ediyordum, demiş.
Derviş memnun, baş köşeye oturmuş. Sapancı sofrayı kurmuş, nesi var, nesi yoksa dervişin önüne getirmiş. Yemekten sonra, içi talaş dolu yatağını sermiş, konuğunu yatırmış. Sabah, erkenden kalkmışlar. Derviş, Sapancı’dan izin istemiş, Sapancı da onu karşıdaki tepelere kadar uğurlamış. Dönüsünde bir de ne görsün. Kasabanın yerinde koca bir göl var. Ne ev-bark kalmış, ne tarla-tapan. Koca göl, hepsini bir anda yutuvermiş. Kendisinden başka hayatta kimsecikler yok. Dervişin ahı tutmuş, kırılan bir gönül, bir kasabaya mal olmuş. O günden sonra, bu koca göle Sapanca adını vermişler.