Geçmişden Günümüze Gelen Efsaneler, Destanlar, Söylenceler, Mitoloji, Hikayeler, Masallar , Türk folklorik motifler, şehirlerin efsaneleri,öyküleri

Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Osmanlıda Ticaret ahlakına örnek

| Çarşamba, Mart 19
Osmanlı'nın Hakim olduğu 600 yıl içinde Osmanlı halkı adalet ve sevgiyle yaşadı. Fatih dönemindeki Esnafların Ahlakı Osmanlının içine batı fitnesi karışıncaya kadar vardı. Günümüzde daha fazla kar yapma düşüncesi Ticaret hayatında hakim ve bu hırs insanların haksız kazanç ile birlikte toplumdaki insanlar arasında huzursuzluğunda kaynağı oysa aşağıda yer alan anekdotdaki durum Osmanlının Yüzyıllarca önce nasıl bir seviyede olduğunun göstergesidir.

Sultan II. Mehmet Fetihden önce tebdili kıyafet yapıp bir sabah çarşıya çıkar. Birkaç şey almak için bir işyerine girer, birşeyler almak ister ama satıcı kendisine alacaklarından birisini verip,diğerlerini vermez. Sebebini sorduğunda,aldığı cevap gayet manidardır:

“Efendim,ben siftah yaptım. Komşum daha yapmadı. Aynı kalitede onda da vardır.”

Bir yandan şaşkınlık,diğer yandan memnuniyet kaplamıştır Sultanı. Diğer esnafta da aynı durumla karşılaşan Fatih,böyle birbirine karşı emniyet ve hakperestlik içerisinde bulunan halka sahib olduktan sonra,İstanbulun kendisine nasib olacağını,Allah’ın yardımıyla dünyanın fethinin dahi kendisine müyesser olacağına kanaat getirir. Bu inançla.”Ya ben Bizansı alırım,yahut Bizans beni alır.”demiştir.

Osman Bey'in 40 Sandıklık Düğün Hediyesi

|
Bilecik Tekfuru,Yarhisar Tekfuru'nun 13 yaşındaki kızı güzel Helofira ile evleniyordu. Osman Gazi'de bu düğüne davet edilmişti.

Osman Gazi, gözüpek adamlarıyla Bizans'a ve Tekfurlarına kan kusturan bir Seşcuklu Beyiydi. Tekfurlar Ondan çok çekinirlerdi. Bilecik Tekfuru da pek korktuğu Osman Bey'i, kendi düğününe davet etmek zorunda kalmıştı. Fakat bu daveti kendisi yapamamıştı. Eskiden Tekfur olan, ama Osmanlıların âdâletini gördükten sonra Müslümanlığı seçen Köse Mihal'e rica etmişti. Mihal Bey, Müslüman olduktan sonra sayısız kahramanlıklar göstermiş ve kendisine (Gazi Mihal) adı verilmişti.
Düğün davetini duyan Osman Bey gülümsedi. Gene de hayret etmişti.:

- Ne dersin Mihal!.. Bu keferenin, bizi dâvetten maksadı ne ola?...
- Belli Beyim.. Maksadı fesatlıktır.
- Bilecik'te adamların çaşıtların var mıdır?
- Hemi de sarayın tam göbeğinde.
- Onlar ne fısıldar?

Mihal Bey, sesini yavaşlatarak:
- Niyetleri, düğünde seni zehirlemekmiş Beyim.
- Biz de bunu beklerdik.. Lâkin her işte bir hayır vardır. Sen hele yoldaşlarımızı, candaşlarımızı bir çağır bakalım. Onlar ne tedbir düşünürler! Meşveret gerektir.


Biraz sonra (Otağ), âşiret Beyleriyle dolmuştu. Herkesin geldiğini gördükten sonra, Osman Bey ayağa kalktı. Ayakta iken elleri, dizlerinden aşağı sarkardı. Çok heybetli ve tatlı dilli idi. Arkadaşlarının ayrı ayrı gözlerine baktı. Sonra kısaca vaziyeti anlattı. Beyler nefeslerini tutmuş O'nu dinliyorlardı. Bitince sordu:

- Akça Koca... Sen ki, babam cennetlik Ertuğrul Gazi ile bunca yaş yaşamış, bunca cenge girmişsin. Bu kâfir Tekfur'a ne tedbir buyurursun?
Ak saçlı Akça Koca'nın cevabı kesindi:
- Buyruk senindir Beyim.
- Tedbirini bağışla, Akça Kocam...
- Hele öteki beyleri bir dinlesek Kara Osman'ım.

Dediği gibi oldu. Meşverete katılan Abdurrahman Gazi, Satuk Alp, Kara Mürsel, Uytuğ Alp, Samsa Çavuş, Turgut Alp, Gazi Mihal ve Konur Alp Beyler dinlendi. Konuşarak danışarak güzel bir karara vardılar. Sonunda Osman Gazi, Mihal Bey' buyruğunu bildirdi:

- Hemen Tekfur keferesine vurup, davetten ziyade memnun olduğumuzu bildiresin. Hak nasib eyler ise, düğüne gelmek istediğimizi ilâve edersin. Götüreceğim 2 tiftik sürüsünü de, hediye olarak kabul etmesini söyleyesin.
- Can baş üstüne Beyim...
- Velakin artık yaz geldiğini, Bileciğe kadar vardıktan sonra; Domaniç yaylasına geçmek istediğimizi bildirip, ruhsat isteyesin.
- İsterim Beyim.
- Sor bakalım harem halkımız, kadınlarımız, kızlarımız, düğüne ağırlık olmaz mı?
- Ne ağırlığı beyim?.. Kâfir sizi zehirledikten sonra, kadınlarınızı, kızlarınızı da câriye yapmayı düşler mutlaka.
- Sen sor hele!. Tedbirde kusur gerekmez.
- Sorarım Beyim sorarım. Fakat önce, 40 sandık düğün hediyesinden bahsetsem?
- Doğru dersin Mihal Bey. Asıl düğün hediyemizin, tam, 40 sandık doldurduğunu önceden söylemelisin. Sakın unutma. Kendi gözlerinle sandıkları saydığını ilave et.
- Unutur muyum Beyim; unutur muyum?

Bilecik Tekfuru, tiftik sürülerini görünce, deliye dönmüştü. Fakat onu asıl sevindiren şey, Kara Osman'ın tuzağa düşmesiydi. Hele arkadan gelecek 40 sandık düğün hediyesini de duyunca, keçi sakalı titredi. Böylesini Bizans Kayseri bile gönderemezdi.
- Doğru mu dersin bre Mihal?.. Hakikaten 40 sandık hediye getirir mi bu Türkmenoğlu?
- Gözlerimle gördüm. Sandıklar tam 40 taneydi.
- Vay canına! Fakat gene de anlıyamıyorum. Bu kadar ağırlığı niçin göze almışılar?
- Niçin almasın Haşmetlim (!).. Burdan yaylaya, Domaniç dağlarına geçecekler ya... Haremindeki 40 hatunu da beraber getirdiği için, 40 sadık hediyeyi gözden çıkarmış Osman Bey.. Düğünde sana yük olmak istemez. Sonra, şanına layık bir armağan vermesi de gerekmez mi?

Bunları işiten tekfurun gözleri parlamıştı. Tam Mihal Bey'in tahmin ettiği gibiydi. Kadınları nasıl (köle) yapacağını düşünüyor olmalıydı.
- Gelsinler... Gelsinler... dedi. Biz de onlara öyle bir ağırlama merasimi yaparız ki, cümle aleme şân olur. Muhteşem Bizans İmparatoru Palaologos hazretleri bile hayrette kalır.

Söğüt kasabasında gizli ve heyecanlı bir hazırlık vardı. Düğüne gidilecekti. Kararlaştırıldığı gibi, büyük boyda 40 tane sandık hazırlandı. Pırıl pırıl cilalı bu hediye sandıklarına, çok itina ediliyordu. Hepsine altın süslemeler ve gümüş çiviler çakıldı. Her birinin yan tarafına, küçük delikler açıldı. O deliklerden kırmızı, beyaz ve pembe tüller sarkıtıldı. Düğün evine gitmeye lâyık şekilde süslendi. Nihayet içlerine hediyeleri de konuldu..
Türkmen nineleri ise, haremdeki 40 yörük hanımını süslediler, donattılar. Düğüne hazır hale geldiler.
Öğleye doğru, kafile yolu çıktı. 40 sandık hediye ve 40 Türkmen hatunu, Bilecik'te sabırsızlıkla bekleniyordu.
Osman Gazi, beyaz atıyla Tekfur sarayına girince, herkes hayret etmişti. Çünkü yanında sadece 3 arkadaşı bulunuyordu. Bunlar Abdurrahman Gazi, Konur Alp ve Akça Koca beylerdi.
Tekfur, onları yapmacık bir nezaketle karşıladı. Düğün ziyafetine buyur etti. Ortalığı zaten şölen etleri kokusu kaplamıştı.
Misafirleri, kayınpederiyle tanıştırdı. İhtiyar Yarhisar Tekfuru da şaşalamıştı. Öyle ya.. Bizans'a kan susturan meşhur Osman Gazi; bu kadar tedbirsiz, bu kadar hatalı olabilir miydi? Kendi ayaklarıyla, ölümüne koşar mıydı?
Herkes böyle birbirini süzerken, Büyükkapı tarafından gürültüler duyuldu. Sevinç çığlıkları arasında yeni davetliler göründüler. Mihal Bey, 40 sandık düğün hediyesini ve hatunları getirmişti. Harem halkıyla birlikte, orta avluya geçtiler. Prensesler ve Saray kadınları, yeni misafirleri ağırlamak için koşuştular. Gelenler daha çok 13 yaşındaki güzel gelini merak ediyorlardı. Gelin hanım, nedense şaşkın ve üzgün görünüyordu. Kadınları için, orta avluya masalar hazırlanmıştı. Osman Bey, hatunlarla aynı masaya oturmadığı için, onlar ayrı yerde ağırlanıyorlardı.
Tam bu sırada Osman Gazi'nin gür ve erkek sesi ortalığı kapladı:

- Ya Allah.. Bismillah.. Allahüekber, Besmele çekilmişti. Buyruk verilmişti
Orta avludaki 40 Türkmen kızı, bu sesi duyar duymaz; şalvarları arasından eğri kılıçlarını çektiler. Başlarındaki takma saçları, tülleri, peçeleri de atınca, ortaya 40 Osmanlı Bahadır'ı çıkıverdi.
Prenseslerin, düşeslerin, halayıkların çığlıkları arasında dış avluya hamle ettiler. Bu sırada Mihal bey de, hediye sandıklarını açıyordu. Her sandığın içinden, eğri palalı, pala bıyıklı Osmanlı Levedleri fırlayıverdiler.Ortalık ana baba gününe dönmüştü. Şövalyeler, subaylar ve askerler çoktan pes etmişlerdi. Zaten dövüşemeyecek kadar sarhoştular. Bilecik Tekfurunu sakalından yakalıyan Konur Alp, kılıcı havada seslendi:

- İzin ver beyim, şu keferenin kellesini uçurayım.
Osman Gazi başını salladı:
- Olmaz Konur Alp, olmaz.. Biz buraya düğüne geldik, henüz düğün bitmedi ki...

Ele geçen ganimet, savaşçılar arasında hemen oracıkta taksim ediliyordu. Bunların en güzeli de, Osman Gazi'nin oğlu Orhan Gazi' ye düştü. Teliyle, puluyla güzel gelin Helofira, Nilüfer adını aldı. 18 yaşındaki Orhan Bey'le evlendiler. Çok çok mesut bir hayat yaşadılar.
Osman Gazi pek dindar bir Müslümandı. Alimlere saygılı, fakirlere merhametliydi. Adaletten hiç ayrılmazdı. Dürüst ve doğru sözlüydü. Buna rağmen savaşlarda, düşmanların hilesini en güzel şekilde alt ederdi. Çünkü bilirdi ki sevgili Peygamberimiz , "sallallahü aleyhivesellem", harplerde hile yapan düşmanlara karşı, hile yapmaya izin vermişti.

Üç ayda biten donanma

| Pazar, Mart 16
İnebahtı’da Osmanlı donanmasının imha edilmesi Sultan II. Selim Han’ı çok üzmüştü. Bu üzüntüsünü her zaman söylüyordu. Sohbet arkadaşlarından olan Celal Bey’e:
-
Bu defa İslam askerine vaki olan perişanlık, zorluktan sonra kolaylık olmaktır...
Celal Bey, padişaha şu cevabı verdi:
-Malumunuz, Seyyid Muhterem’in duasına ve onun tavsiyelerine ihtiyacımız vardır. Kendisi zaman görmüş, işbilir, eskilerden kalmış tecrübeleri olan bir zattır.
Celal Bey, bu sözleriyle padişahın istişare yapması gerektiğini anlatmak istiyordu. Bunu anlayan padişah:
-O bizim eski dostumuzdur. Ona ve Sadrazama bildir, yarın Bayezid Han Köşkünde buluşalım.


Ertesi gün Seyyid Muhterem ve Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa, belirtilen yere geldiler. Sultan II. Selim oraya gelince, Seyyid Muhterem’e hitaben:
-
Gel Efendi, aşinalık seninle ezeldir. Padişahlar vezire muhtaçtır. Siz dahi Mehmed Paşa gibi makamın eri olan zatı elden çıkarmayıp bu sene din ve devlet düşmanlarına tamamının galebe çalmasına sa’y ediniz...

Ertesi gün Sokullu Mehmed Paşa, bütün vezirleri, paşaları ve beyleri toplayarak, padişahın bu sözlerini onlara da bildirdi ve büyük gayretlerle çalışmaları gerektiğini anlattı. Onlar da bütün Osmanlı ülkesinden kereste, demir, zift, halat gibi gemi yapımında lazım olacak malzemeleri kısa zamanda tedarik ettiler. Bir taraftan da gemi inşası için işçi topladılar. Bu sayede üç ay gibi çok kısa bir zamanda, birkaç senede inşa edilemeyecek olan büyük bir donanma vücuda getirildi...

Osmanlı Padişahlarında Alime verilen önem

|
Devrinin en seçkin hocalarının elinde yetişmiş olan II. Mehmet Molla Gürani, Molla Hüsrev, Vezir Sinan, Ahmet Paşa, Akşemsettin gibi pek çok âliminden ders almıştır.

29 Mayıs 1453 sabahı son hücum emri ile birlikte İstanbul Osmanlı'ya teslim olmuştu. Fatih, hocası Akşemsettin Hazretleri ile birlikte, coşkulu bir törenle İstanbul'a giriyordu. Bizans halkı ve kadınlar yollara dökülmüş, genç Fatih'i selamlıyor, üzerine çiçekler atarak onu tebrik ediyorlardı. Hatta Fatih İstanbul'a girerken, yer yer Bizans halkı öndeki "Akşemsettin"i padişah zannediyor, Akşemsettin Hazretleri "hükümdar arkada" işaretini yapınca, Fatih'teki edep, terbiye ve inceliği ile, şöyle karşılık veriyordu:
"Evet, hükümdar benim, lâkin o da benim Hocam'dır!"


Fatih Sultan Mehmet, bir gün veziri Mahmut Paşa'yı yanına alarak hocası Akşemseddin'i ziyarete gitmişti. Akşemseddin, Padişah içeri girdiği halde ayağa kalkmamıştı.
Bir süre geçtikten sonra Akşemseddin, Fatih'in huzuruna gitti. Padişahın yanında Mahmut paşa'da bulunuyordu. Fatih hemen ayağa kalkarak hocasına yer gösterdi.

Bu iki olayı kıyaslayan Mahmut Paşa dayanamayıp sordu:
- Hünkârım, hocanız geldiğinde siz ayağa kalktınız. Hâlbuki siz onun yanına gittiğinizde o ayağa kalkmaz. Sebebi ne ola?

Fatih şöyle cevap verdi:
- Hocam Akşemseddin'e saygı göstermemek elimde değil. O yanıma geldiğinde gayri ihtiyari bir heyecan kaplar ve farkında olmadan kendimi ayakta bulurum. O ise, ilmin izzetini korumak için bana ayağa kalkmaz, buyurdu.


Mısır seferini tamamlayan Osmanlı ordusu, Kahire'den Şam'a dönmekteydi. Yolculuk esnasında, Anadolu Kazaskeri Kemal Paşa ile Yavuz Sultan Selim, at üzerinde sohbet ederek ilerliyorlardı.
Kemal Paşazade'nin atının ayağı bir ara içi su dolu bir çukura girdi. Etrafa sıçrayan çamurlar at üstündeki Yavuz Sultan Selim'in kaftanının eteklerine sıçradı.
Durumu gören Kemal Paşazade, utancından sapsarı olmuş, ne diyeceğini bulamamıştı. Yavuz, ilme ve âlimlere karşı sevgi ve saygı dolu bir davranış göstererek, şu sözleriyle Kemal Paşazade'yi teselli etti:

- Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur, benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı sandukamın üzerine koysunlar.

Padişah üzerinden çıkardığı bu kaftan, Yavuz'un vasiyeti gereği vefatında sandukasının üzerine konulmuştur.


Görüldüğü gibi Osmanlı Padişahları Alimlere ve Hocalarına Hürmette eksik kalmamışlardır.
Osmanlı'nın büyük bir devlet olmasının altında yatanda budur.


Bir iyilik ve...

| Perşembe, Şubat 21
Onyedinci asır başlarında Dalmaçya'nın Nadin Kasabasında Sancak Beyinin ahırında uşak olarak çalışan 13 yaşlarında bir çocuk vardı. Herkes tarafından horlanan bu kimsesiz çocuğa bir gün bir dul kadın acımış ve çıplak ayaklarına, kocasından kalmış kocaman bir çift partal kundura giydirmişti.

Nadin'de bir vazife nedeniyle saray Kapıcıbaşısı uğradı. Sancak Beyinin konağında misafir oldu ve küçük ahır uşağının zeka ile parlıyan gözleri ve kir tabakaları altında kaybolmuş güzelliği nazarı dikkatini çekti, çocuğu yıkatıp temizlettikten sonra alıp İstanbula getirtti. Saraya verdi. Enderunu Hümayun çocukları arasına katılan çocuğa, güzelliğinden ötürü yusuf adı konuldu. Nadinli Yusuf kısa bir zamanda yükseldi. Kaptan Paşa oldu. Bir gün Nadin'e kaptan Paşa'nın bir adamı geldi ve Sancak Beyine mühürlü bir meşin torba ile bir mektup verdi mektup da şunlar yazılıydı:

"Falan yerde orturan Marya isminde bir dul kadın vardır; bu torba eğer sağ ise , Sancak Beyinin ve Nadin kadısının huzurunda o dul kadına verilecektir ve bir senet tanzim edilip bana gönderilecektir."

Kadın sağ idi, çok fakir düşmüş bulunuyordu. Kadının ve sancak beyinin huzurunda Kaptan Paşanın torbası kendisine teslim edildi. Torbanın içinde bir çift kocaman partal kundura ve kunduranın içleride altın ile doldurulmuştu. Yusuf Paşa kısa bir de mektup yazmıştı.

"Anacığım, diyordu, bir kış günü donmuş çıplak ayaklarına bu kunduraları giydirdiğin kimsesiz çocuk ölünceye kadar seni unutmayacaktır."

Açıklama
kapıcıbaşı kimdir?
Osmanlı saray teşkilatında sarayın dış kapısını muhafaza etme görevi olanlara Kapıcıbaşı denir. Kapıcıbaşlarının emrinde bir de kapıkulu bölüğü bulunur

Kenan Bey'in Şehadeti

| Çarşamba, Şubat 6
Yavuz Sultan Selim'in İran seferinde aldığı Tebriz'i, 1603 yılında Safevi Sultanı 1.Şah Abbas, Osmanlıları gafil avlanmıştı. Henüz 15 yaşında genç bir padişah olan 1. Sultan Ahmed, Serdar Ciğaloğlu Sinan Paşa kumandasındaki bir orduyu 15 Haziran 1604'de, Kars'a yardım etmek üzere hemen, Üsküdar'dan yola çıkarmışsa da geç kalmıştı. Safevi devletinin sultanı şah Abbas, ordusuyla Kars Kalesi'ni kuşatmış, savaşıyordu.
Kars Beylerbeyi Osman Bey, az bir kuvvetle Kars'ı savunuyordu, hiç olmazsa Osmanlı ordusu gelinceye kadar kaleyi elde tutmak istiyordu. Bir gece güvendiği adamlarından Kenan Bey'i yanına çagırdı:

- Bak yiğidim! Şecaat göstermenin tam zamanıdır. Sana bir vazife veriyorum. Gizlice kaleden dışarı çıkarsın. Kılık değiştirerek düşman ordusunun içine dalarsın. Kaç kişidirler, ne kadar topları, erzakları var ögrenirsin. Sonra da gelir, bize haber iletirsin. Haydi göreyim seni, diyerek düşman içine salar.
Kenan Bey, savaş meydanlarında pişmiş, korkusuz bir kahramandır. Bu vazifeyi seve seve kabul eder. Bir gece yarısı kaleden çıkarak düşman ordusuna sızar. İlk gün her sey yolunda gider. Fakat ikinci gün, daha önce birlikte savaştığı İranlı bir asker onu tanır. Yaka paça Şah Abbas'ın huzuruna çıkarırlar. Şah Abbas'ın kendisi Kenan Bey'i sorguya çeker:

- Kalede kaç asker, kaç top, kaç silah var?

Kenan Bey, sanki dilini yutmuştur. Şah ne kadar ısrar ettiyse de agzından bir kelime çıkmaz. Altınla, zümrütle elde etmek ister, o da olmaz. Şah Hiddetinden köpürür. Kenan Bey dayanamaz:

- Şahım, boşuna üzülme. Karşında ağzı mühürlü bir adam vardır, der.
Bunun üzerine işkence etmeye başlarlar. Kenan Bey yine konuşmaz. Sonunda baktılar olacak gibi değil, kol ve bacak kemiklerini kırarlar, yarı beline kadar yağlı paçavralara sararak, bir top namlusunun içine tıkarlar. Sonra da topu, Kars Kalesi'ne doğru ateşleyerek, cesedini bir gülle gibi kullanırlar.
Şah Abbas'ın bu zalimce hareketi Kars Kalesi'ndekileri ürkütmüştür. Artık çare yoktur, ne pahasına olursa olsun dayanacaklardır. Canlarını dişlerine takarak savaşı sürdürdüler.

Türklerden gayri kimseye yâr olmayan Kars, bir süre sonra, yetişen Serdar Sinan Pasa tarafindan kurtarır. Yıkılan surlar onarılır. Revan'a kadar, bütün kaleler Osmanlı devletine katılır.


"ser verilir, sır verilmez"

Yeniçeri Elbisesinin Fransızlara Ettiği

| Cuma, Ocak 25
19.yüzyılda Almanya'nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.
Fransızlar, her sene nehrin Almanlar'daki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı.
O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabiî. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.

Mektupta şöyle denmektedir:
"Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet'in de halifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."


Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır.

Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar:
"Fransızlar korkak ademlerdir. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir. Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerınde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kâfidir."

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar.
Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanlar'ın sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur:

Osmanlılar'dan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terkederek iç kısımlara doğru kaçmışlardır .Artık Mahsullerini rahatça toplayabileceklerdir. Fransız zulümü sona ermiştir.

Bu olay, Mülhaymli'lerin gönüllerin de taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym'a bağlı Karlsruher Müzesi'ne koyup ziyarete açarlar.

Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip, hadiseyi temsilen kutlarlar.

Akıncı Rüstem ve Macar kızı

|
Sultan II. Murad devri. 1441 senesinde Macaristan üzerine yapılan bir akında, Akıncı birliklerimiz pusuya düşürüldü ve bir çok asker ile birlikte Akıncı kumandanlarından Rüstem bey de esir edildi. Rüstem bey, gayet yakışıklı ve zeki bir gençti. Macar kumandanı ondan hoşlandı ve kendi hizmetine aldı. Konağında ona bir oda verdi ve bütün şahsi işlerini ona havale etti. Gayet dindar olan Rüstem Bey, şartlar ne olursa olsun beş vakit namazını bırakmaz ve vakti girince hemen kılardı. Her işin üstesinden kolayca gelmesi ve kıvrak zekası sayesinde ibadetine kimse karışmıyordu. Macar subayının genç bir kızı vardı. Gayet güzel ve zeki olan bu kız, Rüstem Beye aşık olmuştu.

Fakat bir Müslümana olan bu hislerini kimseye söyleyemiyordu. Rüstem Beyi uzaktan takibeder, bilhassa namaz kılarken gizlice onu seyreder, hayran hayran bakarak gözyaşları içinde; “Allahım, bana da bu Osmanlının dinine girip, onun gibi ibadet etmeyi nasib eyle!” diye yalvarırdı.Genç kız bu aşk ve hasretten hastalanarak yatağa düştü. Hiçbir hekim onun derdine çare bulamadı. Artık son anlarını yaşıyordu. Bütün ailesi başına toplanmışlar, gözyaşları içinde dua ediyorlardı. Kız bir ara gözlerini açarak;“Esirimiz olan o Osmanlıyı da görmek istiyorum” dedi. Rüstem beyi hemen çağırdılar. Kız, ona yaklaşmasını işaret etti ve yakınına gelince kulağına; “Bizim buralarda âdettir, bir kadın ölünce mücevherleriyle birlikte gömerler. Ben ölüyorum. Yarın mezarıma gel ve tabutumu aç, yanıma koyacakları mücevherleri al. Onları satarak parasını babama ver ve böylece hürriyetine kavuş” dedi. Biraz sonra da bir şeyler mırıldanarak ruhunu teslim etti. Yüzü nurlanmış, sanki gülümsüyordu. Ertesi gün mezarlığa giden Rüstem Bey, kızın mezarını açtı. Tabutun kapağını kaldırınca, gördüğü manzara karşısında şok geçirdi; tabutta yatan, kendi babasıydı. Fakat bu nasıl olurdu; kendi memleketi, buradan bir aylık mesafede bir Anadolu kasabasıydı. Rüstem bey biraz sonra kendini toparladı ve tabuttaki mücevherleri alarak mezarı kapattı. Ertesi gün çarşıya giderek mücevherleri sattı ve Macar subayına bu altınları vererek kendisini serbest bırakmasını istedi. Macar subayı; “Ben senin hizmetinden memnunum. İstersen burada hür olarak yanımda çalışmaya devam edebilirsin, istersen memleketine dönebilirsin” dedi ve bir emanname yazarak ona verdi. Rüstem bey hemen yola çıktı ve haftalarca yol giderek memleketine ulaştı. Bir akşam üzeri evine geldi. Kapıda oğlunu gören annesi, sevincinden az kalsın bayılıyordu. Bir müddet hasret giderdikten sonra Rüstem bey, babasını sordu. Annesi; “Oğlum baban sizlere ömür, geçen ay vefat etti” dedi. Rüstem beyin içine bir kurt düşmüştü. “Tam olarak gününü ve saatini biliyor musun anne?” diye sordu. Aldığı cevap onu daha çok hayrete düşürdü. Çünkü babası, Macar subayının kızı ile aynı anda ölmüştü. Rüstem bey o gece mezarlığa giderek babasının kabrini buldu. Yanında getirdiği kürekle mezarı açtı. Bir de ne görsün! Mezarda yatan Macar subayının kızı idi. Bembeyaz kefene sarılmış, yüzü ay gibi parlıyor, sanki Rüstem beye gülümsüyordu. Daha taptaze duruyordu. Hemen mezarı kapatarak eve döndü. Ertesi gün annesinden, babası hakkında bilgi istedi; “Anne, babam nasıl birisiydi?” “Oğlum, biliyorsun, baban hocaydı. Talebelere ilim öğretir, camide vaaz verirdi. Fakat kendisi bunları tam tatbik etmezdi. En mühimmi de, gece yarısı guslü icabettiren durum olunca, ‘Şu gusül olmasa ne iyi olurdu, gecenin bu vaktinde nasıl gusledilir, nereden çıktı bu’ diye söylenirdi.”Rüstem bey, o zaman bu işin hikmetini anladı. Namaza aşık olan bir kafir kızına son nefeste iman nasib olmuş, bir farzı lüzumsuz gören bir hoca da imansız ölmüştü.

Osman Bey'in Vasiyeti

| Çarşamba, Ocak 23
Oğul! Din işlerini her şeyden evvel ele alıp; yürütmek gayret ve esasını daima gözönünde bulundur ve bu esası sakın gevşekliğe uğratma. Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, din ve devletin kuvvetlenmesine sebep olur. Din gayretine sahip olmayan, sefâhete düşkün olan ve denenmemiş kimselere devlet işlerini verme! Zira yaradanından korkmayan kimse, O'nun yarattıklarından da çekinmez.

Allah'ın rızası için devlet hizmetinde gayret gösterenleri daima gözet. Böyle kıymetli kimselerin vefatından sonra aile fertlerini koru, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını karşıla. Tebeandan hiç kimsenin malına - mülküne dokunma. Hak sahiplerine haklarını ver, layık olanlara ihsan ve ikramlarda bulun, onların ailelerini de gözet.

Alimleri, fazilet sahiplerini, edipleri, yazarları ve sanat erbabını gözetip koru. Onlara hürmet, ikram ve ihsanda bulun. Başka bir memlekette olgun bir alimin, bir arifin, bir velinin bulunduğunu duyarsan; onlara layık bir usul ve ifade ile memlekete getirt. Onlara her türlü imkanı tanıyarak ülkene yerleştir ki memleketinde çoğalsınlar; din ve devlet işleri nizama girip ilerlesin.

Sakın, ordun ve zenginliğinle mağrur olma. Benden ibret al ki; zayıf, güçsüz bir karınca misali, hiç layık olmadığım halde buraya geldim ve Allah'u Teala'nın nice nice ihsanlarına ve inayetlerine kavuştum. Sen de benim uyduğum ve uyguladığım nizamı uygula. Dinimizin tayin ettiği beytü'lmaldaki gelirin ile kanaat eyle. Senden sonra geleceklere de aynı nasihatlerde bulun ve iyice tenbih eyle.

Daima adalet ve insaf üzerinde bulun, zulme meydan verme. Herhangi bir işe başlayacağın zaman Cenabı Allah'ın yardımına sığın. Tebeanı düşmanların ve zalimlerin saldırılarından koru.

Sultan Murad Hüdavendiğar'ın Şehadeti

|
Anadolu'da Bizans sınırına dayanan Osmanlı Türkleri, Çanakkale Boğazı'ndan Avrupa'ya o koca imparatorluğu tamamen çevrelemişlerdi. Tabii, Avrupa'daki fetihler de devam ediyordu. Orhan Gazi'nin yerine geçen oğlu I. Murad'ın hedefi Sırbistan'ı ele geçirmekti.
Osmanlı ilerleyişine karşı büyük bir birlik oluşturan Lehistan, Sırbistan, Macaristan, Bosna, Romanya, Hırvatistan ve Bohemya kuvvetleriyle bunlara katılan başka gruplar derhal harekete geçtiler. Topladıkları ordu, sayıca Osmanlı ordusundan iki - üç kat fazlaydı. Kosova'ya doğru yürüdüler.
Sultan Murad, oğulları Beyazid ve Yakup Beyler, Vezir Çandarlı Ali Bey, Gazi Evrenos Bey ve öteki ileri gelenlerle toplanıp durumu görüştü. Vezir Ali Paşa, Kur'an-ı Kerim'den ayetler okuyarak Cenab-ı Allah'ın sabredenlerle beraber olduğunu, azın çoğa galip gelebileceğini söyledi. Öteki beyler de savaş yapılması görüşündeydiler. Savaş için sabahın olması beklenecekti.
O gece Kosova çevresinde şiddetli bir rüzgar çıktı. Adeta göz gözü görmüyor, insanlar ve atlar seçilmiyordu. Hava şartları böyle devam ederse savaşmak çok zor olacaktı.
Sultan Murad herkes yatıncaya kadar bekledi. Kalkıp abdest aldı, iki rekat namaz kıldı ve yaşlı gözlerle şöyle dua etti:


"Ya Rab! Bunca kere duamı kabul edip beni mahcup etmedin. Duamı yine kabul eyle. Bir yağmur verip şu tozu toprağı def et. Ta ki, düşman askerini gözümüzle görüp yüz yüze cenk edelim.
Ya İlahi! Mal ve mülk senindir, kime istersen verirsin. Benim durumum Sana malumdur ki, mal ve mülk istemem. Yalnızca Senin rızanı isterim.
Ya Rab! Beni bu Müslümanlara kurban eyle. Tek bu müminleri Küffar diyarında mağlup ve helâk eyleme. Beni bunca insanın ölümüne sebep eyleme. Bunları üstün ve muzaffer et. Onlar için ben canımı kurban ederim. Yeter ki Sen kabul et. İslam askeri için ruhumu teslim etmeye hazırım.
İlahi! Beni kendi yanına alıp; müminlerin ruhuna benim ruhumu feda kıl. Beni önce gazi kıldın, sonunda da şehadeti göster!.."


Sultan Murad'ın bu içten duası Allah katında kabul edilmiş olacak ki, yağan yağmur tozu - toprağı yatıştırdı, sisler dağıldı.
Sabah olduğunda Türk ordusu savaşa hazırdı. Sekiz saat süren şiddetli bir savaştan sonra düşman büyük ölçüde imha edilmiş, kaçabilenler kaçmıştı. Sıra savaş alanını gezmeye gelmişti ki, olan oldu! Herşey Sultan Murad'ın duasına göre oluyordu. Miloş Kobiloviç isimli Sırp asilzadesi O'nu hançerle yaraladı ve oracıkta şehit oldu.

Tapusunu Hanımın Üzerine..

| Salı, Ocak 22
Tanzimat'ın en önemli siması olan Mustafa Reşit Paşa'nın eşinden yana dertli olduğunu bilmeyen yoktur. Paşa, kıskançlığı dillere destan olan bu hanımından dostlarına her fırsatta şikayet eder dururmuş.

Paşa, eski sadrazam Benderli Selim Paşa'nin Ağa Yokuşu'ndaki konağını pek beğenirmiş. Bir gün buranın satışa çıkarıldığını duymuş ve hemen adamlarını gönderip müşteri olmuş. Oysa konak o çevrede uğursuz diye bilinir, hakkında bin bir türlü ecinni hikayeleri anlatılırmış. Reşit Pasa'nin eski dostu Şerif Abdulmuttalib Efendi durumu bildiğinden kendisini uyarmak istemiş ve bir sabah Paşa'nin yalısına uğramış. Söz sırası gelince,

-Aman Paşa hazretleri, demiş, siz bu konağı bilmezsiniz. Şimdiye kadar sahiplerine hiç uğur getirmedi. Kim sahip oldu ise yakın vakitte ya bir kazaya kurban gittiler, ya felaketten başlarını kurtaramadılar.

Resit Paşa önce bu sözlere aldırış etmemişse de arkadaşının ısrarları uzayınca sırtını sıvazlayıp şöyle demiş:

-Efendi hazretleri, siz hiç merak buyurmayınız. Ben onu satın alırken tapusunu hanımın üzerine çıkartacağım

Fatih Sultan Mehmet ve ...

|
Fatih Sultan Mehmet beyaz atına binmiş,ordusunun önünde, İstanbul' ilk defa giriyor. İki yanında O'nu yetiştiren Akşemsettin, Mola Hüsrev ve Molla Gürani. Şehir halkı yol boyunca dizilmiş,heyecanla Türk Ordusunu karşılıyor.

Bu arada halkın arasından bir çok kimse, ellerindeki çiçek demetini Padişaha Sunmak için ileri atılıyor. Hepsi de Akşemsettin'i ak sakalıyla ağır duruşuyla Padişah sanıp çiçekleri O'na sunmaya çalışıyorlar. Akşemsettin atını geri çekip göz ucuyla Fatih'i göstererek:

- Sultan Mehmet odur., çiçekleri ona veriniz, demek istiyor.

Fatih Sultan Mehmet, çiçeklerle kendisine doğru yürüyenlere Hocası Akşemsettin'i göstererek:

- Gidiniz, çiçekleri gene ona veriniz. Sultan Mehmet benim, ama O, benim hocamdır, diyor.


Not: Hz Alinin bana 1 harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum sözüyle Fatih'in davranışı karşılaştırıldığında İstanbulu Fetheden bu gencin aslında ne kadar Büyük bir insan olduğunu rahatlıkla anlayabiliriz

Karaman'ın Koyunu Sonra Çıkar Oyunu

|
Bu deyimle ilgili rivayetler ve hikayeler

1.HİKAYE

Karamanoğullarıyla, Osmanlı Devletinin kıyasıya savaşa tutuştuğu yıllarda, Karaman halkı savaşlardan çok çekmiş; ezilmişler, evleri, barkları, malları çok zarar görmüş. O devrin uluları toplanıp, "Bu kardeş kavgasını tatlılığa bağlıyalım" diye kurultay kurmuşlar. Karaman Beyi ile Osmanlı Beyi'ni Konya'ya çağırmışlar, her iki tarafın şikayetini dinlemişler. Sözü tatlıya getirip, her iki beye de, bir daha savaş yapmamaları için yemin ettirmişler.Karaman Beyi yemin ederken, elini koynunua götürerek: "Bu can burada kaldıkça, Osmanlı'yı kardeş bilip, kılıç çekmeyeceğime söz veriyorum" demiş. Fakat kurultaydan çıkan Karaman Beyi, kaftanının altından bir kuş çıkarıp salıvermiş ve "İşte can çıktı söz bitti" demiş. Karaman Bey'inin koynundan kuş çıkarıp salıvermesinden sonra bu darb-ı mesel halk arasında yayılmıştır.

2. HİKAYE

1243 senesi Kösedağ savaşından ve bozgunundan sonra, Selçuklu ordusu çekilmiş, Moğol ordusu yer yer Anadolu'yu istilaya başlamıştı. Moğollar Müslüman olmadıkları için, Müslüman Türklere karşı çok düşmanca hareket ediyorlardı. Kuvvetçe çok üstün durumda bulunuyorlar ve her savaşta galip geliyorlardı. Konya'yı istila ettikten sonra, Kerimüddin Karaman Bey zamanında Karaman'ın üzerine yürüdüler.Tarih takriben 1258 sıraları idi. Karamanoğlulları telaşa düştüler. Zira Moğollar kendilerine direnen yerlerde halkı kılıçtan geçiriyorlardı.Ne yapıp yapıp, bu putperest Moğolları yenmek lazımdı. Karamanlılar basit bir harp hilesi düşündüler. Netice de Moğollar'a baskın yapacaklardı. Moğol ordusu Konya üzerinden Karadağ'a doğru ilerliyordu. O tarihte Karadağ ormanla kaplı idi.Karaman askerleri koyun postuna bürünerek, bir koyun sürüsünün arasına karıştılar. Sürü ile birlikte Moğol ordusuna doğru yaklaşmaya başladılar.Moğol ordusu, sürüyü gasbetmek, yiyip içmek için bir kaç koyun yakalayıp kestiler, kızarttılar ve içkiyle beraber yemeye başladılar. Tam sızdıkları sırada, koyun postuna bürünen Karaman askerleri üzerlerindeki postları atarak, Moğolların üzerlerine çullandılar. Bir yandan da ormanda gizlenmiş bulunan esas ordu, Moğollara hücum etti. Bütün Moğol ordusu orada yok edildi. Tek tük kaçıp kurtulabilen Moğollar da etrafa bu deyimi yaydılar.

3. HİKAYE

Karaman kalesi Osmanlı ordusu tarafından sarıldığı zaman, kale içindeki halk, canını ve malını kurtarmak endişesine düşer.Bu arada, bir sürü sahibi de sürüsünü kurtarmak hazırlığı içindedir. Sürünün, Karaman kalesi'nin dışına açılan karanlık dehlizde yolunu bulabilmesi için, keçilerin boynuzlarına yanan meşaleler takar ve bu suretle dışarıya çıkarlar.Kaleyi sarmış bulunan Osmanlı askerleri, arka tarafta ellerinde meşaleler bulunan bir ordunun kendilerine saldırmak üzere bulunduğunu sanarak, kuşatmayı kaldırıp, ağırlıklarını bırakarak kaçarlar. Bunun bir sürü olduğunu, iş işten geçlikten sonra anlarlar, ve bu lafı çıkarırlar.

Osmanlıda Yalancı Şahitliğin Cezası

|
Yalancı şehadeti tespit edilen şahıs kadının emri ile muhzırlar (adli polis) tarafından uyuz bir eşeğe bindirilmekte, suçunu bağıran bir tellağın eşliğinde, bulunduğu şehrin caddelerinde dolaştırılıp teşhir edildikten sonra serbest bırakılmaktaydı. Böyle bir şahıs, hayatının sonuna kadar şahitlik etmek hakkını kaybetmekteydi.

Şehadeti devlet güvenliğini ilgilendiren bir mevzuda hapsedilmekte, padişahın şahsını ilgilendiren bir mevzuda ise, idam edilmekteydi.

Kaynak:Osmanlı’yı Cihan Devleti Yapan 150 Sır, Ali Karaçam

Kişisel yorum: Padişahın şahsına karşı yalancılığın cezasının İdamla cezalandırılması diğerlerinde ise hapis verilmesi Padişahın devletinde önünde olduğunu gösteriyor ki Günümüzün Modern Hukuku bunu şiddetle red eder. Yukarıdaki örneğe benzer bir uygulamada Suudi Arabistanda vardır. Şeri hukuka göre yönetilen Suudi Arabistan'da Suud Kralına yönelik suçların cezası genelde ölümle sonuçlanabilirken aynı suç başka bireylere karşı işlendiğinde farklı cezalar verillmektedir

Bir toplumda suça karşı cezalar sınıf,zümre farkı gözetmeden uygulanmadıkca Adalet sözkonusu değildir