Geçmişden Günümüze Gelen Efsaneler, Destanlar, Söylenceler, Mitoloji, Hikayeler, Masallar , Türk folklorik motifler, şehirlerin efsaneleri,öyküleri

Taş Kesilmiş Çoban Ve Koyunları ile ilgili Söylenceler

| Perşembe, Şubat 28
Erzincan’ın merkeze bağlı Caferli köyü ve tüm çevre köylerde anlatılan aşağıdaki efsanenin benzerleri Elazığ’ın Karakoçan kazasına bağlı Çan köyünde (Hatta efsanenin orada geçtiğine dair bir takım delil ve kalıntılardan sözedilir. Orada bir çeşme, etrafında taşkesilmiş koyun sürüsü ve başında da bir çobanın olduğunu şeklindedir.)

Kars'ın kazası olan Kağızman'a bağlı bulunan Kızılöküz köyünde. Bolu-Mengen İlçesi, Yedigöller Milli Parkı civarında ki köylerde ve daha başka yerlerde de farklı olarak anlatılmaktadır. Ayrıca anlatımı farklıda olsa bir başka benzerleride K. Maraş'ın (Gurgum) Elbistan ilçesinin Dere Topallı köyü ve Erzurum’un dağlarında geçtiğine dair söylenceler vardır. Erzurum’da ve K. Maraşta Çoban Dede efsanesi olarak bilinir.

Erzurumda Çoban Dede Söylencesi şöyle anlatılır:

Erzurum dağlarında sürülerini otlatan Çoban Dede ve koyunları susuzluktan bunalmıştır. Koyunların halini gören Çoban Dede Tanrı'ya yalvarır.:

-Ya Rabbim,bu yerde soğuk bir su yarat da ben ve koyunlarım kana kana içelim.Ondan sonra istersen canımı al."

Başını kaldırdığında bulunduğu yerde bir pınar akmaktadır.Koyunları da kendisi de kana kana içer. Sonra da

-Rabbim değil mi ki sen beni duydun rahmet hazineni benden esirgemedin,artık bu can bana lazım değildir. der ve orada ölür.

Koyunlar da taş kesilir. Yöre de, bu suyun ,sürüler dağda iken aktığına ve sürüler inince kesildiğine inanılır. Dağdaki ufak bir tümsek çobanın mezarını,çevrede ki irili ufaklı taşlar da çobanın taş kesilmiş koyunları sayılır. Dağdaki kavaklarında çobanın değneğinden türediğine inanılır.

K. Maraş'ın (Gurgum) Elbistan ilçesinin Dere Topallı köyü yakınında bulunan Çoban Dede'nin öyküsü de şöyle anlatılır.

Bir gün Çoban Dede sürüsünü otlatmaya götürmüş öğleye doğru kavurucu sıcakların artmasıyla birlikte hem Çoban Dede hemde sürüsü susuzluktan kavrulmaya başlar. Çareyi Allah'a yalvarmakta bulan Çoban dede Allah'a yakarır.

-Ey Allahım eğer bu dağın başında bir çeşmeden soğuk bir su bana ve sürüme verirsen sana yedi tane koyunumu kurban adayacağım

Yaradan Çoban Dede'nin bu dileğini hemen yerine getirir. Dağdan buz gibi sular akmaya başlar. Çoban Dedeyle koyunları kana kana içerler. Çoban Dedenin duası kabul olup dileği yerine gelmiştir ancak Çoban Dede koyunların kendisine ait olmadığını söyler ve Allah'a verdiği söze sadık kalmaz, Allah'a kurban adayacağı yedi koyun yerine elbisesinde yakaladığı yedi tane biti kurban edip suyun içine atar.. Bu duruma kızan Yaradan verdiği sözü yerine getirmeyen Çoban Dede'yi sürüsüyle birlikte taş haline getirerek cezalandırır.

Caferli’de ise şu şekilde anlatılır:

Efsaneye göre... munzur, mercan ve karadağla çevrilmiş Erzincan'ın Caferli köyünde bundan uzun yıllar önce çok fakir bir çobanla çocukları yaşarmış. Bu çoban çocuklarının geçimini ancak köyün davarlarını dağlarda, yaylalarda otlatararak çobanlıkla sağlarmış.

Güzelliğine güzelmişte Caferli köyü, tek kusuru karadağa düşen yanında bir dirhem suyun bulunmamasıymış. Bunun aksine mercan, munzur dağlarının bulunduğu yanı ise her tarafında pırıl pırıl sular akarmış ama aralarında ki derin vadiden dolayı hayvanların bir taraftan, diğer tarafa geçmesi hayli zormuş.

Bir tarafında pırıl pırıl suların aktığı, diğer yanında ise bir damla suya hasret koca karadağ varmış. Yamaçlarında her çeşit bitkisi olan bu dağın yeşilliğini erkenden bozan tek kusuru da bir damla suyun olmamasıymış. Yani susuzmuş bizim koca karadağ. Belki de dünyanın hiçbiryerinde olmayan öyle güzel, öyle tatlı meyva ağaçları varmış ki ama suyunun olmadığından tam olgunlaşmadan dalından düşerlermiş meyveleri. Bu ağaçlardaki meyveleri olgunlaştıracak suyu yokmuş koca karadağın, tek üzüntüsü de buymuş zaten.

Sarp kayalarla yükselmiş bu dağın en tepesinde ermiş birine ait olduğu rivayet edilen türbe haline getirilmiş bir kabir bulunmaktadır.
Rivayete göre bu mezarın uzunluğunu küçük bir çocuk da adımlasa kırk ayaktır, yetişkin biride adımlasa kırk ayaktır. Kırkayak tepesi adı da oradan gelmektedir. (Kırkayak, Kırklar tepesi, Kırklardağı da denilir.) Karadağın tam tepesinde Kırklar ziyareti vardır. Yöre halkı bu gün bile hala bu tepeye çıkıp kurban keser, dilek dilerler.

Yazın en sıcak günlerinden bir gün çoban Caferli köyünün mercan ve munzur dağının karşısında görünen, isminden de anlaşılacağı gibi karadağa çıkarak hayvanları otlatıyormuş. Bu dağda hayvanların otlanması için bol ve çeşit çeşit ot bulunurmuş ama gelgelelim karadağın hiç bir yerinde bir damla su bulunmazmış.

Bir gün havanın çok sıcak olması nedeniyle, hayvanlar ve çoban çok susamışlar, susuzluktan bağrı delinen çoban ellerini gökyüzüne kaldırarak

-Ya Rabbim, ya Kırkdağlar evliyası Şuradan bir su çıkartıp şu kulunun ve hayvanların susuzluklarını gider andolsunki yedi kurban keserim diye adakta bulunmuş.
O anda çobanın bulunduğu yerin yakınında birdenbire kayalar arasında buz gibi bir su fışkırmış. Sevincinden çılgına dönen çoban o buz gibi sudan kana kana içip hayvanlarına da içirerek susuzluklarını gidermişler.

Ancak çoban sözünde durmayıp
-Koyunlar benim değil bunu yedi kurban yerine, yedi bit öldürüp adağımı gerçekleştireyim demiş.
Çoban düşüncesini yerine getirerek yedi koyun yerine yedi bit öldürüp, öldürdüğü bitleri de suya atmış. Bu olaydan sonra aradan çok zaman geçmeden su kesilmiş yeniden, çoban ve koyunlar da bulundukları yerde taş olmuşlar.

Akşam çobanın ve koyunların köye geri dönmemesini merak eden köylüler çobanı ve koyunları aramaya çıktıklarında, Karadağın eteğinde çobanın ve koyunların yerden fışkıran suyun yanında taşa dönüştüğünü görmüşler.

Aradan geçen çok uzun zamana rağmen bugün bile Caferli köyünün tam karşısındaki karadağa doğru bakıldığında, suyun fışkırdığı çevrede koyunların ve çobanın taş haline dönüşmüş kalıntıları görünmektedir. Her bahar o dağın bağrında kocaman bir su fışkırır ancak sıcakların bastığı yaz aylarında tekrar ortadan kaybolur.

Pepuk Kuşu Efsanesi

|

Vakti zamanında Anadolu'nun küçük bir dağ köyünde anne baba ile iki çoçuğu yaşarmış. Çocuklarının biri erkek diğeri de kız imiş. Bu ailenin herkesi imrendirecek derecede neşe, mutluluk ve sevinç içerisinde dilekleri gerçekleşir her şey gönüllerince olurmuş. Oturdukları köyde gayet sevilen bu iki güzel çocuk da gün gelmiş cıvıl cıvıl kuş sesleri, kuzu meleyişleri, dere çağlayışları arasında mavi ve yeşilin alabildiğine uzandığı yaylaların güzelliği içinde, boylu boyunca dağların eteklerinde bulunan ağaçların gölgeleri ve serinliği içinde güle, oynaya, büyümüşler.

Taa ki günün birinde anneleri aniden rahatsızlaşıp ölünceye dek. Bu durum,ailenin tüm neşesini, huzurunu, mutluluğunu üzüntüye çevirip yok etmiş. İki kardeş de artık eskisi gibi ne gülmüş ne de sevinip oynamışlar. Her tarafa ağır bir yas ve sis bulutu çökmüş...

Bir müddet sonra evde aş pişirecek kimsesi olmadığı için babaları yeniden evlenmek zorunda kalmış. Evlenmişte üvey anneleri kısır olduğu ve de çocuğu olmadığı için çocukları hiç sevmez, düşmanca davranırmış. Fırsat buldukça kötülük eder, elinden gelen her zulmü yapmaktan geri durmazmış. Hele babaları evden çıkınca vay haline çocukların, onlara türlü türlü eziyetler eder rahat yüzü göstermezmiş. Çocukları gece gündüz çalıştırp, döver ve kimseye anlatmamaları için de korkuturmuş. Zavallı çocuklar bütün bu kötülüklere rağmen yine de babaları üvey annelerinin yaptıklarına inanmaz diye çaresiz her eziyete katlanarak yaşamlarını sürdürmeye çabalarmış...

Babalarının yine evde olmadığı bir bahar günü, üvey anneleri iki kardeşe torba, bıçak ve kazma vererek,dağa kenger toplamaya gönderir . İki kardeş sabah erkenden evden ayrılarak kenger toplamak için dağın yolunu tutmuşlar. Abla bir bir topladığı kengerleri kardeşinin sırtında taşıdığı torbaya koyarmış ve böylece de hava kararmaya başlayıncaya kadar kenger toplamışlar. Artık köye dönmek üzereyken Abla, kardeşinin sırtında taşıdığı torbanın dolup dolmadığını anlamak için torbayı yere indirip bakmış ki ne görsün, torbada bir tek kenger yok. Bu duruma şaşırmışlar Abla erkek kardeşine, Sabahtan beri topladığımız kengerleri gizli gizli yedin değil mi? Biz şimdi eve nasıl döneriz? üvey annemiz bizi öldürür!..? deyip çıkışmış kardeşine.

Kardeşi ise Hayır abla, bana yemem için verdiğin bir tek kengerin dışında yemin olsun ki yemedim! demiş. Ancak ablasını bir türlü inandıramamış. Abla eğer hala bana inanmıyorsan istersen karnımı aç da bak! demiş. Ablası almış bıçağı karnını yarmış bakmış ki kendisinin verdiği bir kengerin dışında midesi bomboş kardeşinin, meğerse kengerleri o yememiş!... Kardeşi doğru söylemiş. Kardeşinin karnını dikmeye çalışmışsa da kardeşi oracıkta ölmüş.

Gidip torbaya tekrar bakmış ki torbanın dibi delik ve sabahtan bu yana topladıkları kengerlerin döküldüğünü anlamış. Meğer üvey anneleri onlara (akşam kötülük etsin diye) dibi delik torbayı vermiş.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla neye uğradığını şaşırmış ve orada bulunan pınarın suyuyla kardeşini yıkayıp ağlaya ağlaya gömüvemiş. Gömütün yeri belli olsun diye de başucuna bir fidan dikmiş.

Eve döndüğünde kardeşini soran babasına. O biraz yoruldu oduncularla gelecek? demiş. Oduncular gelmiş, çocuk gelmemiş.
- Nahırla gelecek demiş.
Nahır da gelmiş, ama çocuk yine yok.
- Davarla gelecek.
Davar da gelmiş çocuk hala ortalada yok.
Genç kız bir yandan baba korkusu, diğer yandan vicdan azabıyla kıvrılmış, yanmış, tutuşmuş parça parça olmuş yüreği.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla Allah'a yalvarmaya, dua etmeye başlamış. Allah'ım beni pepuk kuşu yap bu dağlara sal ki dünya döndükçe dağlardan dağlara kardeşim diye seslenip durayım!...

O gece kızın dileği kabul olur, genç kız o gece Allah'tan, pepuk kuşu olmuş ve gidip kardeşinin başucundaki ağaca konup hep kardeşi için seslenip durmuş. Ve işte o gün bu gündür bu kız, pepuk kuşu olarak dağlarda oradan oraya dolaşarak, kardeşini öldürdüğü için herkese kendini ihbar eder durur:

Her bahar mevsimi kengerin yerden bitmesi ile beraber pepuk kuşunun acıklı ötüşü de başlar.

Pepuk kuşunun dilinden

Pepuu
Kekuu (baba)
Kim yaptı
Ben yaptım
Kim öldürdü
Ben öldürdüm
Kim yıkadı
Ben yıkadım
Vah! Vah! Vah
!

Dağlarda öten bu kuşun bu gün hala, kardeşini öldüren o genç kız olduğu söylencesi, Erzincan'ın Caferli köyü ve diğer çevre köylerde yaygın bir biçimde bu şekilde anlatılır. Onun çıkardığı seslere bile acıklı bir ifade ve anlam yüklenmiş.
Bu efsane hala doğunun bir çok yöresinde anlatılmaktadır. Komşu illerde de aynı efsanenin değişik şekillerde anlatıldığı bilinmektedir. Doğu illerinde yaşayan yaşlı genç hemen hemen herkes pepuk kuşu efsanesini farklı bir şekilde de olsa bilir.

Bu Efsane Nuri Can'dan alıntıdır.

Dım Dım Kalesi

|
Hakkari'de İran'ın kuzeyinde günümüzde ayakta olduğu söylenen Dım Dım kalesi ile ilgili olarak anlatılan bir söylence şöyledir.

İran'ın kuzeyinde yaşayan Han Avden adlı Şahın Hakkarili bir kahyası vardır.Şah becerikli ve dürüst kahyasını çok sevmektedir.

Bir gün kırk kişilik bir haydut çetesi, Şah'ın çiftliğini basar, talan etmek ister.Kahya çetedekilerin otuzunu öldürür,ama bir saldırganın kılıç vuruşuyla sol eli kopar.Şah altın bir el yaptırarak onu ödüllendirir.

Günlerden bir gün çiftliği dolaşmaya çıkan kahya,çobanın yanına varır. Öyle yorulmuştur ki, sunulan taze sütü içemeden uyuya kalır.Kavalı süt çanağının üzerine koymuştur. Rüyasında ak bir deniz üzerinden geçerek define bulduğunu görür. Uyanır bu sırada sarı bir sinek kavalın içinden geçerek korudaki mağaraya girmektedir. Düşünü hatırlayıp o da mağaraya girer. Büyük bir define bulur. Mağaranın ağzını örtüp Şah'a varır haber verir. Kendisine bir manda derisi kadar toprak bağışlanmasını ister. Dileği kabul edilir o da bir manda derisini ince ince kıyarak bir yumak oluşturur. Mağaranın bulunduğu alanı bununla çevirir. Çevirdiği yerler kendisinin olmuştur. Defineyi çıkarıp mağaranın olduğu yere büyük bir kale yaptırır. Artık Altın Elli Han diye anılır. ve kaleye de Dım Dım Kalesi denir.