Geçmişden Günümüze Gelen Efsaneler, Destanlar, Söylenceler, Mitoloji, Hikayeler, Masallar , Türk folklorik motifler, şehirlerin efsaneleri,öyküleri

Oduncu kızının Hikayesi

| Pazartesi, Ocak 21
Bir zamanlar, buralarda yasayan fakir bir oduncunun çirkin bir kızı varmış. Kızcağız, fakirliğine pek aldırış etmiyormuş ama çirkinliğinden çok utanıyormuş. Evlenme çağı geldiği halde hiçbir isteyeni de çıkmamış. Kızcağız:

- Olmaz, demiş. Böyle yaşayacağıma, yaşamam daha iyi!

Bir sabah erken, çıkmış Çökelez Dağı'na, atmış kendini uçuruma.

O sabah, Denizli Beyinin oğlu ava çıkmış. Yolu buralara düşmüş. Tepeden aşağı bakınca, bir de ne görsün, kayalardan sızan sıcak suların biriktiği bir gölcüğün kıyısında ay parçası gibi güzel bir kızın cesedi durur. Koşmuş aşağı, kucaklamış kızı, kalbini dinlemiş. Baygın ama yaşıyor! Almış atının terkisine, sürmüş dörtnala sarayına. Hikâyenin bundan sonrası kırk gün, kırk gece süren mutlu bir düğünle sonuçlanır. Düğünün bahtlı gelini de çirkinliğine dayanamayıp, canına kıymak isteyen fakir oduncunu kızı.

Pamukkale'nin şifalı suları, onun çirkinliğini silip götürmüş, güzellikte eşsiz bir pamuk prenses yaratmış.

Bu olaydan sonra kadınlar güzelleşmek için bu ılıcaları ziyaret etmeye başlamışlar. ve O günden bu güne güzelleşmek isteyen tüm kadınlar bu suyun içine kendini atar.

Pamukkale'nin efsanesi böyle


Tarihçiler, Pamukkale'deki Hiera şehri demek olan Hierapolis'in Milât'tan 190 yıl önce kurulduğunu, bu şehre Misya Kralı Telefos'un karisi güzel Hiera'nin adının verildiğini söylerler.

Erzurum Kalesinin Fethi

|
Türkler, Erzurum Kalesi önüne geldikleri zaman, bir an için atlarının dizginlerini çeker, hayran hayran kaleye bakarlar. Böylesine saglam ve sarp bir kale görmemişlerdir:

- Bu kale kılıçla, kalkanla alınmaz, derler. Çevresine bile yaklaşmak her babayiğidin harcı değildir. Böyle de olsa bir çare bulunmalı, Erzurum Kalesi fethedilmeli, burçlarına Türk Bayrağı çekilmelidir.

Türkler, kaleyi, önce dört yönünden kuşatırlar. Bu kuşatma birkaç hafta savaşla geçer. Bu arada esirler alınır, esirler verilir. Sonra da, bir aksam karanlık bastığı sırada, kale tekfuruna elçi gönderip söyle derler:

- Kuşatmadan vazgeçtik. Hemen gideceğiz. Elimizde kırk kadar esir var. Bir anlamsa yapalım. Biz size esirleri teslim edeceğiz. Siz de, bizimkileri bırakın.

Bu haber kalede sıkışıp kalan Bizanslıları çok sevindirir. Hemen Türk esirlerinin zincirlerini çözer, kale kapısı önüne çıkarırlar.

Türkler de, kırk yiğit seçer, bunları esir kılığına sokarak, alaca karanlıkta kaleye sürerler. Bizanslılar, bunlara kale kapılarını açtıkları an, kıyamet kopar. Esir kılığındaki kırk yiğit, birer aslan kesilir, sakladıkları kılıçlarını sıyırarak kale muhafızlarının üzerine atılırlar. Göz açıp kapayıncaya kadar, kale kapısı tutulmuş, pusuda bekleyen öteki bahadırlar, bu şaşkınlık anından faydalanarak şehre girmişlerdir. Birkaç saat sonra, Erzurum Kalesi'nin en yüksek burcunda Türk bayrağı dalgalanmaktadır.

Bugün Erzurum Kalesi'nin güneyinde bir Saat Kulesi, kulenin önünde de "Kırklar Türbesi" adıyla anılan küçük, sade bir yapı var. Türbe ne zaman yapılmıştır, bunu kimse bilmez ama içerisinde Erzurum'un ilk fatihleri olan kırk yiğidin gömülü olduklarına inanırlar. Bir "Meçhul Asker" anıtı gibi, adsız kahramanlar...

Çfte Minarelerin öyküsü

|
Erzurum’un Çifte Minarelerine şöyle geriden bir bakacak olsanız, ikisinin birbirine benzemediğini, ayrı biçimlerde işlendiğini görürsünüz.

Erzurum’un yaşlı nineleri de bu konuda size şu hikâyeyi anlatacaklardır:

Çifte Minareleri, usta ile çırağı yapmaya başlamışlar. Usta bir minareye başlamış, çırağı ötekine. Günler geçtikçe minareler de yükselirmiş. Ne var ki, çırağın yaptığı minare, ustanın yaptığından daha güzel, daha göz alıcı olmuş. Usta bunun farkına varmış ama, ağzını açıp tek kelime söylemeyi de gururuna yedirememiş. Çırak ise, ustasını geçtiğine inanmış. O da anlayamadığı bir gurura, bir büyüklüğe kapılmış.

Sıcak bir yaz günü. Usta- çırak, harıl harıl minarelerini örüyorlarmış. Bir ara çırak dayanamamış, alnındaki terleri silerek, öteki minarede çalışan ustasına seslenmiş:

- Usta, bana bir su getir!

Bunu duyan ustanın elinden malası düşüvermiş. Gururu incinmiş, gönül kâsesi çatlamış, gözleri bulanmış:

Usta idim oldum çırak,
At kendini aşağı bırak!
Diyerek, kendisini aşağı bırakıvermiş.

Bu durumu gören çırak, işlediği kusuru o zaman anlamış, üzülmüş. Elinden malasını atmış:

Çırak iken oldum üstad,
Ne durursun kendini at!
Diyerek, o da kendini aşağı bırakıvermiş.

Her ikisi de oracıkta can vermişler.

Gel gör ki, minareler yarım kalmış. O günden bugüne tamamlanmamış.