Geçmişden Günümüze Gelen Efsaneler, Destanlar, Söylenceler, Mitoloji, Hikayeler, Masallar , Türk folklorik motifler, şehirlerin efsaneleri,öyküleri

Sandıklı Adı ve Efsaneler

| Salı, Nisan 16
Her kent için olduğu gibi Sandıklı adı ile ilgili de bır çok efsane vardır.
Sandıklı’nın bulunduğu mevkide eski bir şehir olan sanduka manasına geldiği sanılan Kivatos adlı bir şehrin var olduğu, bu yüzden Aziz Mina'nın sandukası "diye de anıldığı söylenmektedir.
Yine halk arasındaki bazı rivayetlere göre eski Afyon yolu üzerindeki tepelerden birinde eski uygarlıklarda sandukalar içerisinde mücevherat bulunması ile bu ismin verildiği de söylenmektedir.
Araştırmalara göre iki farklı rivayet hasıl olmuştur. İlki Sandıklı ovası dağlarla çevrili gömülü bir sandukayı anımsattığı için bu ismin verildiğidir. İkincisi ise Etiler uygarlığında ilçeye Samuka denildiği için bu ad zaman içinde Sandıklı haline gelmiş olmasıdır.
Sandıklı Selçuklular döneminde Germiyan oğulları beyliğine geçmiştir. Halk
arasında anlatıla gelen şu hikayesi ise hayli yakın bir olasılıktır. Germiyanoğulları, Bizans beylerinin birinin düğün davetine 40 deve yükü 80 sandık hediyesi ile gider. Sandıklar içinde 80 asker saklıdır, böylece rahatça kaleye girerler. Gece yarısı askerler çıkarak Sandıklı kalesini ele geçirirler. Bu olay şehre Sandıklı ismi verilmesine vesile olmuştur denir.
Bir başka hikaye ise Germiyanoğlu beyi Emir Sandık Bey'in İsminden kaynaklanmış olma ihtimalidir.
Halk arasında anlatılan:
Damat, komşu köyden bir kızla evlenmiş ve gelini kendi köyüne götürmek için
yola koyulmuş. Yolda iki eşkıya kesmiş önlerini. Eşkıyalar, gelinin sandığındaki altınlar için, ikisini de öldürmüşler. Kırk yıl sonra, efsaneye dönen bu sandığın peşine iki delikanlı düşmüş. Efsaneye göre gelin, gömüyü çıkarmaya gelen herkese görünür ve korkuturmuş biçimindeki efsane de suları, doğası, doğal güzellikleriyle altın kadar kıymetli Sandıklı adının nereden geldiği üzerine daha pek çok menkıbenin oluşacağı kanısını uyanmaktadır.

Karkın Efsanesi

|
    Çok çok eski zamanlarda Karkın köyü verimli tarlaları bol suları ile ünlü bereketli bir köy imiş. Nüfusu da oldukça kalabalıkmış. Burasının ekinleri bir insan boyunda olup oldukçada bolmuş. Bir yaz günü işlerin yetişmediği adeta güneşle yarışın edildiği böyle bir günde köyden bir kadın küçük bebeğini sırtına sararak ekin biçmeye gitmiş. Ağustos’un o yakıcı sıcağında elinde orakla başlamış ekin biçmeye.
Ağaç gölgesindeki salıncakta uyuyan bebek ise bir zaman sonra uyanarak bağırmaya, ağlamaya başlamış. Koşarak bebeğinin yanına varan ana, kucağına alarak emzirmiş ama nafile bebek bir türlü susmuyormuş. Meğer bebek kakasını yapmış. Temizlemeye bez bulamayan kadın eline bir tutam buğday başağını alarak çocuğun altını temizlemiş.
İşte ne oldu ise o anda olmuş. Birden tepesindeki o yakıcı güneş kararmış, kara kara bulutlar öbek öbek kaplamış gök yüzünü.
Gök avazı çıktığı kadar gürlemeye başlamış. Şimşekler çakarak ortalığı bir velveleye vermiş. Sanki gök delinmiş de yağmurla birlikte taş yağmaya başlamış. Dereler coşup taşmış,yayla da koyunlar kuzular telef olmuş. İnsanlar feryatlar içinde oldukları yerden bile kımıldayamadan çamura gömülerek boğulmuşlar.Kimseyeye kötülüğü dokunmayan,iyi kalpli insanlar ise yüksek tepelerde bulunan mağaralara saklanmışlar. Koskoca köy kaşla göz arasında telef olup gitmiş. Meğer yaratanın nimetine yapılan saygısızlığın bir cevabıymış.
Tufandan geriye yalnızca bir avuç insan kalmış. İşte bu köyün adı da o günden sonra gark olunan yer anlamına gelen Karkın olarak söylene gelmiş.
Bu efsaneden dolayı olsa gerek bu köyde nimete asla saygısızlık ve kusur
edilmez.

Gelin Kayası Efsaneleri

|

Malatya’da anlatılan Gelin kayası efsanesi

   Malatya, Bahçekapı kasabasının Aslantepe denilen yerde gelin alayını andıran kayalar vardır. Çevre halkının Gelincik Kayaları dediği bir taş yığını üzerine anlatılan efsaneye göre:
Bir zamanlar Malatya Aslantepe’de kızıyla birlikte yaşayan fakir bir kadın varmış. Kız ise güzelliği dillere destan melek gibi bir şeymiş. Efsaneye göre civarda yaşayan kralın oğlu onun güzelliğini duyar ve âşık olur. Babasını da kandırarak kızı istemeye elçi gönderirler.
Kızı istemeye gelenler kıza kabul edip etmeyeceğini sorarlar. Kız anasına sormadan ve kendisi giderse onun burada yalnız başına ne yapacağını düşünmeden “evet” der. Ananın hiç gönlü yoktur kızını göndermeye
Günlerce düğünler yapılır, şerbetler içilir ve nihayet kızı almaya bir alay gelir. Gelini alıp yola koyulurlar.
Bu gün kayaların bulunduğu yere gelince alay durur. Çünkü gelin annesinin evinde oklavasını unutmuştur. İki atlı süratle oklavayı almaya giderler.
Yaşlı ana artık dayanamaz ve: “Gelinliğinle, alayınla, askerlerinle, çeyizinle taş kesil” diye beddua eder. İçi yanmış ananın duası kabul olur. Hepsi birden taş kesilir.

Ulubey’de anlatılan:

O çevre köylerinden birinde bir adam otururmuş. Adamın da bir kızı varmış. İsteyen birine Allah’ın emriyle sözünü kesmiş. Gel zaman, git zaman derken düğün günü gelmiş. Oğlan evinden düğün alayı içinde gelenler atları üzerinde gelinin hazırlanmasını beklemişler.
Kız gelinliğini giymiş, gitmeye hazırlanırken, bir taraftan eşyalarını toplayıp bir taraftan da kaşla göz arasında evde ne var ne yok çeyiz sandıklarına doldurmuş. Ev tamtakır olmuş. Ocaktaki son eşya sacayağını da alıp sandığa koyarken babası dayanamamış, kızının evde ne yatacak, ne yiyecek, ne giyecek hiçbir şey bırakmadığını görünce:
Kızım Allah seni yolda giderken taş etsin demiş.
Düğün alayı, gelin ve gelin alıcı kadınların tümü taş kesilmişler.

Sivas Kangal’da anlatılan:
Düğün alayı bir köyden diğer köye giderken, gelin, anasının evinde süpürgesini unutur. Geri dönüp süpürgesini isteyince annesi beddua eder.
-Bir süpürge için geri dönülür mü? Süpürge dediğin kaç para eder… hepiniz yarı yolda taş kesilesiniz!.. der. Düğün alayı da taş kesilir.
efsanenin bir benzeri Muğla’da anlatılan Gelin Taşı efsanesidir.

Benzer değişim olgusunu taşıyan bir efsane de Kazak Türkleri arasında anlatılan:
         Bir zamanlar zengin bir kralın çok güzal bir kızı vardır. Kız büyüyüp de evlenme çağına gelince talipleri çoğalır. Kral kızının da uygun gördüğü bir talibe kızını verir.
Düğün hazırlıklarına başlanır. Kral biricik kızı için gece gündüz demeden çalışır ve kızının her şeyini altından yaptırır.
Gelinim kervanı özene bezene hazırlanır ve sıra kızı uğurlamaya gelir. Kız tam evden çıkacakken köpeğinin mama kabının altından değil de gümüşten yapıldığını görünce içerler ve babasına sitem eder.
Kızının kanaatsizliği karşısında babası dayanamaz ve kızına beddua eder. Kızı ve tüm kervan oracıkta taşa dönüşür. Bu taş kervana yöre halkı Kelinşek Dağ yani Gelincik Dağı ismini vermiştir.

Sandıklı’da anlatılan Gelin Kayası Efsanesi

Sandıklı’dan Selçik köyüne giderken daha köye varmadan yolun hemen sol tarafından bir tepecik bulunmaktadır. Bu tepenin adını yöre halkı “gelin kayası” koymuştur.
Anadolu’nun bir çok yerinde olduğu gibi Sandıklı’da da yer adlarının verilmesinde mutlaka bir olay, bir hikâye veya bir efsane yatmaktadır. Biz gelelim Gelin kayasına....
Yıllar önce bu bölgede fakir bir değirmenci yaşarmış. Sık ormanlarla kaplı yamaçların güldür güldür akan suları değirmencinin taş değirmenini Allah’tan aldığı güç ve kuvvetle döndürerek hububatı un ederek ekmek kazandırırmış.
Değirmencinin karısı ise yıllar önce beşikte küçük bir kız çocuğu bırakarak vefat etmiş. Değirmenci, geride kalan bir tek kızıyla beraber epey ilerlemiş yaşına rağmen kimseye muhtaç olmadan, mihnet etmeden yaşar dururmuş. Bu fakir değirmencinin kızı ise oldukça güzel ve alımlıymış.
Bu civarda yaşayan bütün delikanlılar değirmencinin bu çok güzel kızıyla evlenebilmek için adeta birbirleriyle yarışırlarmış. Zaman bu yerinde durmuyor ki. Haftalar ayları, aylar yılları sürüklemiş peşinden. Bir zaman sonra kız evlilik yaşına girmiş. Tabi taliplileri çoğalmış. Eh ne demişler, bir güzele bin gönül yanar ama bir güzel sadece bir gönüle kendini kaptırırmış. Meğer değirmencinin güzel kızı da komşu köyden bir delikanlıya kaptırmış gönlünü. Kız fakir değirmenciyi ikna ederek aşık olduğu gençle evlendirmesini istemiş. Ne de olsa biricik kızım diyerek değirmenci kabul etmek zorunda kalmış. Yoksa o kızını evlendirme taraftarı değilmiş. Çünkü kızı çok güzel olmasına rağmen çok kötü bir huyu varmış.
Değirmencinin kızı çok aç gözlü birisi imiş. Aradan günler gelip geçmiş. Düğün günü gelip çatmış. Değirmenci yıllarca çalışarak dişinden tırnağından artırdığı paralarla kızının çeyizini zar zor da olsa düzmüş. Oğlan evi çalgılarla atlarına atlayıp değirmenin yolunu tutmuş. Değirmenci ise kızından ayrılacağı için çok üzgünmüş.
Kızı ise evde bulunan kapkacak ne varsa heybesine dolduruyormuş. Değirmenciye çorba pişirecek bir tencere bile kalmamış. Babası hiç ses çıkarmamış ne de olsa o karısının emaneti tek kızıymış.
Vedalaşıp helalleşmişler,sarılıp ağlaşmışlar. Tam gelin ata binecekken babasına dönmüş ve;”Baba şu değirmen taşını da bana ver” demiş. Onca kalabalık içersinde boynunu büken değirmenci bir şey diyememiş.
Kız babasının cevabını bile beklemeden yüklenmiş değirmen taşını da. Değirmenci yaşlı gözlerle kızının arkasından bakarak “Sende taşa dönesin inşallah “diye içerlemiş farkında olmadan. Nede olsa o ekmek teknesi değil miydi? Gelin konvoyu atlarla, seymenlerle tam bu tepeden geçerken beklenmedik bir şey olmuş ve herkesin hayran olduğu o güzel kız birden taşa dönüşüvermiş.
İşte o gün bu gündür düğünler de gelin konvoylarının gelin kayasından geçirilmesi uğursuzluk olarak görülür. Buradan geçen gelinin başına bir iş geleceği, taşa dönüşeceği, hayırsız olacağı, çocuğu olmayacağı ya da amansız bir hastalığa tutulacağı inancı hala hakim olduğundan günümüzde bile yolu buraya düşen köylüler gelin konvoyunu buradan geçirmezler. (Ozan Çulsuz)


Sarıkaya Kaplıcaları Efsanesi

|
 Kayseri’de oturan Roma krallarından birinin kızı, çaresiz bir hastalığa yakalanır. Kral kızını birçok hekime gösterir, tedavisi için hiç bir şeyi esirgemez ama güzelliği dillere destan kızının derdine çare bulamaz. Kızın ayakları tutmamakta, yürüyememektedir.. Ağır bir romatizma hastalığına yakalanmış, dizleri küt olmuştur. O zaman Sarıkaya sazlık ve bataklık bir arazidir ve sıcak suyun bulunduğu bölgelerde küçük bir gölcük oluşmuştur. Burası balçık halinde çamurlu bir sıcak su kaynağıdır.
Kral son çare olarak bu sıcak suyun bulunduğu yere kızını gezsin diye gönderir. Artık ömrünün sayılı günlerini yaşayan zavallı kız avunmak için bu çamurlu gölet etrafında dolaşmakta, zaman-zaman da çamurlu suya girmektedir. Amaçsızsa girdiği bu çamurlu ve sıcak su kıza iyi gelir. Bir müddet burada kalır. Gün geçtikse kızın sağlığında düzelme görülür. Sonunda tamamen iyileşen güzel kızın buradaki sıcak sudan iyileştiği anlaşılır.
Bu olay üzerine Kral buraya mermer havuz yaptırır. Zamanla kimsenin bulunmadığı bu havuz çevresinde yerleşim başlar. Bu dönem de şehrin ulaşımı Beş tepeler mevkiinden geçen Sivas ve Kayseri şoselerinden sağlanmaktadır. Bu şehir şiddetli bir deprem sonunda yok olmuş, sadece hamamların bulunduğu yer kalmıştır.

Pamukkale Efsanesi
Çok eskiden Çökelez Dağı eteklerinde yaşayan, fakir oduncu bir aile varmış.
Bu ailenin kızı, o kadar çirkinmiş ki erkek çocuk anneleri onu görünce yollarını değiştiriyormuş. Fakirliği,genç kızın umurunda bile değilmiş ama çirkinliği canına tak etmiş. Çökelez Dağının eteklerinden kendini boşluğa bırakmış. Su ve tortu dolu havuza hızla düşmüş. Burada uzun süre suların içinde baygın kalmış. O esnada bu su o çirkin kızı güzelliğe boğmuş. Oradan geçmekte olan Denizli Beyinin oğlu, kanlar içinde güzel kızı görmüş. Kızı alıp evine götürmüş. Kız iyileşmiş ve evlenmişler. O günden sonra kadınlar güzelleşmek için bu ılıcaları ziyaret etmeye başlamış. O gün bu gündür güzelleşmek isteyen tüm kadınlar bu suyun içine atarlar kendilerini.

Yoncalı efsanesi

|
      Bir zamanlar Kütahya valisinin güzel bir kızı varmış. Bu kız amansız bir hastalığa tutulur. Kötü ve bulaşıcı olan bu hastalık tedavi edilemez. Sağlığından ümit kesilir ve başkalarına da bulaşır korkusuyla kızın kimsesiz boş bir yere bırakılması düşünülür ve bir gün Yoncalı’nın bulunduğu yere bir çadır kurulur. Kız oraya bırakılır. Yemeği bırakılır. Kız orada bir müddet kaldıktan sonra bir gün tüyleri dökülmüş, cılız bir kurt görür. Kurt her gün ikindi serinliğinde çayırın yanından geçerek bir yere gidip gelmektedir.
    Bir müddet sonra kurt düzelmeye ve tüylerinin çıkmaya başladığı görür Kız bu durumu merak eder. Sürünerek bunun izinden gider. Birde bakar ki; çayırlıklar arasında bataklık var. Kurt birinci batağa girip içine batıp batıp çıkmaktadır. Buradan çıkıp ikinci batağa girmekte ve sonunda temiz suda durulanıp çıkmaktadır. Bu durumu gören kız aynı şekilde bataklara girip çıkmaya başlamış. Günden güne iyileşmiş gücü yerine gelmiş, yüzü gözü düzelmiş.Tam iyileştiği bir gün bir çoban onu görür ve kızı sever.
  Yanına gelir. “in misin, cin misin?” der kızda “ne inim ne de cinim senin gibi adem oğluyum” der ve olanı biteni anlatır. Çoban kızı alıp babasına götürür. Baba kızını iyileşmiş görünce sevincinden ”Dile benden ne dilersen?” der. Çoban birkaç kez sağlık diledikten sonra kızının kendisine verilmesi ister. Baba da kızını verir. Kızda çobanla evlenir. Baba, buraya bir hamam ve bir cami yaptırır. Herkese şifa olsun diye.

Karakurt Kaplıcası Efsanesi

|
       Kırşehir’in 15 km batısındaki Emirburnu dağının eteklerinde Karakurt derler bir kaplıca vardır. Geçimişi çok uzaklara gider. Dört mevsim hastaların taşındığı kaplıcada tedavi edilmeyen illet yoktur.
Bir zamanlar Kırşehir Beyi'nin oğlu çaresiz bir hastalığa tutulmuş, her tarafı akar, kokar olmuş. Doktorlar ne yaptıysa fayda etmemiş. Beyin, umudu kesilmiş. "Bari gözümün önünde öleceğine götürün bir dağa bırakın orada ölsün. Göz görmeyince gönül katlanır." demiş.
Çocuğu alıp Emirburnu Dağı'nın eteklerine bırakmışlar.
Elbette burada kurtlar kuşlar parçalarda o da bu illetten kurtulur. Çocuk yapayalnız kol bacak tutmaz başına geleceği beklerken, akşama doğru bir kurt görünmüş. Kurdun karnı kemiklerine yapışmış, uyuzdan tüyleri dökülmüş, her tarafı cerehat içindeymiş.
Sürüne sürüne dağın eteğindeki bataklığa girmiş, çamura bulanmış, çıkmış.Ertesi gün yine bataklığa gelmiş, çamura girmiş. Derken iki gün sonra canlı kanlı bir kurt olarak ayağa kalkmış, uzaklaşıp gitmiş.
Kurdun her hareketini izleyen oğlan, bu çamurdan bir keramet olsa gerek diyerek o da sürüne sürüne bataklığa girmiş.
Çamurları yüzüne, gözüne sürmüş, bir köşede kaynayan sudan içmiş. Biraz sonra vücudunda bir dirilik – canlılık duymaya başlamış.
Bir - iki gün derken ayağa kalkmış, yürümüş. Üçüncü günde Kırşehir'in yolunu tutmuş. Babasının kapısını çalmış, görenler şaşırmış; gözlerine inanamamışlar. Çocuk olanı biteni anlatmış.
Bey de bataklığı bir kaplıca haline getirerek üzerine bir kubbe, yanına da bir mescit yaptırıp hizmete açmış. Adına da Karakurt Kaplıcası demişler.

Oylat Kaplıcaları Efsanesi

|

Bizans İmparatorluğu zamanında İnegöl civarında hüküm süren Tekfur'un bir kızı varmış. Günün birinde Tekfur'un kızı hastalanır, yataklara düşer. Zamanın hekimleri kızın derdine çare bulamazlar. Hastalık çok uzun sürer.
Tekfur çok sevdiği kızının ızdıraplarına tahammül edemez. Hastayı tedavi eden hekimler kızı göz önünden uzaklaştırmak ve son bir tedavi şansı vermek üzere ormanın içindeki o zaman için adsız olan bu kaplıcaya gönderilmesini tavsiye ederler.
Kızı buraya getirirler, kendisinin son günleri olduğuna inanarak " öl-yat " deyip bırakırlar. Çaresiz bir derdi olduğuna inanılan Tekfur'un Kızı her gün bu sularda yıkanır.
Gün geçtikçe iyileşir ve eski sağlığına kavuşarak babasının sarayına geri döner. O gün, bu gündür "Ölyat" kaplıcası civar halkı tarafından bir şifa kaynağı olarak tanınır ve kullanılır. Ölyat, zamanla Oylat olmuştur.

Gazlıgöl Efsanesi

|
 Kral Midas her şeye sahip olmasına rağmen hiç çocuğu olmayan bir kralmış. Kral bu duruma çok üzüldüğünden gece gündüz Allah’ a yalvarıp yakarırmış bir çocuğu olması için nihayet Kral Midas‘ ın dünyalar güzeli bir kızı olmuş.
Kralın kızı Suna, genç kızlığa adım attığı yıllarda illet bir hastalığa yakalanmış.
Bu güzel kızın vücudunda çıbanlar çıkmış. Bu sulu çıbanları hiç bir hekim iyileştirememiş. Ağrısına, sızısına ve bir türlü iyileşmeyen bu yaraların üzüntüsüne dayanamayan güzel kız Suna; yollara düşmüş. Dağ tepe demeden gezip dolaşır olmuş.
Kral Midas kızını kollamaları için peşinden gözcü yollamış. Kralın güzel kızı Afyonkarahisar toprakları içindeki Gazlıgöl mevki yakınlarına kadar gelmiş.
Çok susayan Suna su aramış.
Gazlıgöl kaplıcasının bulunduğu yerlerde yeşilliklerle çevrili bir su görmüş. Susuzluktan kavrulan kızcağız, çevresindeki bataklığa aldırmadan suya koşmuş. Eğilerek o çamurlu sudan kana kana içmiş. Birde bakmış suyun deydiği yerlerde bir tatlı gıcıklanma, bir sancı kesilmesi, bir huzur oluşmuş.
Güzel kız atmış kendisini çamurlu suyun içerisine ağrıları yavaşlamış. Sudan çıkıp günlerdir uykusuz ve yorgun olduğundan uzanıvermiş oraya ve derin bir uykuya dalmış.
Suna uyandığında ağrılarının kalmadığını, çıbanlarının kurumaya başladığını görmüş. O suyun yanında bir hafta kalmış. Bir hafta sonra çıbanları yaraları tamamen geçmiş.

Eski güzelliğine kavuştuğunu gören güzel Suna sevincinden deliye dönmüş. İleride onu gözleyen gözcüler, kızın iyileştiğini anlayınca yanına gelmişler. Suna başına gelenleri anlatmış ve saraya dönmüşler.

Kızını merak edip gece gündüz yas tutan Kral Midas, kızının bu iyileşmiş halini görünce çok sevinmiş ve kızana “Seni hangi hekim iyileştirdi?” kızım söyle Hekim başı yapayım demiş.
Suna’ da beni hekim değil, ülkeden çıkan sıcak bir su iyileştirdi baba diyerek cevap vermiş. Bunun üzerine Kral “aaa oraya bir hamam yapılsın gelen geçen dertlilere derman dağıtır” diye ferman vermiş.

Çermik Kaplıcaları Efsanesi

|
       Güney Doğu Anadolu’da hüküm süren Acem Kralı’nın Melike Belkıs adında güzel bir kızı varmış. Bu kız bir gün hastalanmış ve vücudunda birtakım yaralar çıkmıştır. Zamanın hekimleri, Melike Belkıs’ı tedavi etmek için çok çaba sarf etmişler, gerekli ilaçları kullanmışlar, fakat bir türlü hastalığına çare bulamamışlardır.

Hastalık ilerlemiş Melike Belkıs’ın vücudunu kurtlar sarmış ve vücudundan pis kokular gelmeye başlamıştır. Bundan ötürü de Melike Belkıs saraya girememiştir.  Bu durumdan son derece rahatsız olan kral kızını saraydan çıkarmış, yanına muhafızlar vererek ormana bırakmıştır.

Melike Belkıs ormanda gezerken bugünkü kaplıcanın bulunduğu yere gelmiş ve buradaki sıcak suya rastlamıştır. Yorgunluğunu gidermek için ayaklarını sıcak suyun içine sokmuş, bir süre sonra suya değen yerleri iyileşmeye başlamıştır. Melike Belkıs bunun üzerine sıcak suda yıkanmış ve tekrar eski sağlığına kavuşmuştur. Melike Belkıs’ın muhafızları, bu haberi hemen saraya iletmişler, bu haber üzerine kral bugünkü “Büyük Paşa” denilen kaplıcanın üzerine bir hamam yaptırmıştır.

Çermik kaplıcalarından, romatizmalar, çocuk felçleri, kadın hastalıkları, deri hastalıklarının tedavisinde faydalanılmaktadır.

Çermik’te kaplıcalarla her yıl Haziran ayında Melike Belkıs Şenlikleri adı ile festival düzenlenmektedir.

Sandıklı Kaplıca Efsanesi

|
     Yıllar önce krallığın birinde kral ve güzel kızı mutlu bir yaşam sürerlermiş. Taa ki bu güzel kız hasta olana dek bu mutluluk sürmüş. Kız hastalanmış ve vücudunun her yerinde yaralar çıkmış. Kral kızının hastalığının günden güne artmasına ve kızının acılar içinde kıvranmasına dayanamaz olmuş.
      Kral, bir gün askerlerini çağırmış ve kızını kimselerin yaşamadığı bir yere tüm ihtiyaçlarını karşılatarak bıraktırmış. Kız, yemyeşil, sıcak su akan bu derenin kenarında yaşamaya başlamış. Zamanla burada yaşayan hayvanlarla arkadaşlık kurmuş. Bir gün ayağı kırılan bir köpeğin, kırılan ayağını derenin kenarında çamurlara batırarak tedavi ettiğini gözlemiş. Köpek kısa bir süre içerisinde iyileşmiş. Buradaki sıcak çamurun faydalı olduğunu gören kız aynı çamuru tüm vücuduna sürmüş. Kızın hiç iyileşmeyen yaraları kısa bir sürede iyileşmiş.

 Sandıklı Hüdai (Hüzai) Kaplıcaları

Çok eskiden buralarda hüküm süren çok büyük bir kral yaşarmış. Bu kralın dünya güzeli bir kızı varmış. Kız büyümüş, serpilmiş, büyüdükçe daha da güzelleşmiş. Böyle çok mutlu bir hayat süren kral bir sabah kötü bir haberle açmış gözlerini. Dünyalar güzeli kızı yürüyemez olmuş. Felçe yakalanan kızın vücudunda yaralar çıkmaya başlamış. Kralın, kızının gözünün önünde eriyip gitmesine gönlü razı olmamış. Ülkesinin bütün hekimlerini, kâhinlerini çağırmışsa da bir sonuç alamamış. Kızda günden güne eriyip gidiyormuş.
Bir gün yine canı sıkılmış ve hekim başını çağırarak ne yapacağız diye sormuş. Hekim başı" efendim ne yaptıysak sonuç alamadık. Belki temiz hava iyi gelir" demiş. Kral'da ne kaybederiz deneyelim diyerek kızını hazırlatarak kırk atlı ile yollamış.
İşte bu kafile tam Hüdai Kaplıcalarından geçerken kızın atı çamura batmış ve dengesini kaybederek yıkılmış. Kralın hasta kızı çamura gömülmüş. Kızı çamurdan kurtarmak için çareler ararken bir zaman geçmiş.
Bu arada çamura gömülen kız ağrılarında tatlı bir sızı duyarak ağrılarının hafiflediğini hissetmiş. Sonunda kızı kurtarmışlar ve gece burada konaklamaya karar vermişler.
Kralın kızı ağrılarının çamurla hafiflediğini söyleyerek kendisine çamurdan bir yatak yapılmasını emretmiş ve sabaha kadar çamurda kalmış.
Üç gün boyunca çamura giren kız üçüncü günün sonunda iki kişinin yardımıyla bile zor adım atarken yürüyüp koşmaya başlamış. Krala haber tez gitmiş.
Buna çok sevinen kral hekimbaşını çağırıp müjdeyi vererek; "Git oraya bir hamam yap. Bizzat kendin burada hastaları tedavi et” diye emir vermiş. İşte o gün bu gündür burası şifa dağıtmaya devam etmiş. denilmektedir

Sandıklı Hüdai (Hüzai) Kaplıcaları, Friglerden bugüne kadar insanlara yaklaşık iki bin yıldır şifa dağıtmaktadır. İlk Hıristiyanlık devrinde Koçhisar başpiskoposu Sen Mişel hastalıkları kaplıcada tedavi ederek mucize göstermiş, bundan dolayı Hieropolis mukaddes şehir sayılmıştır. Frigler döneminde ve daha sonraları da Afyonkarahisar iline kaplıcalarından dolayı Şifalı Frigya denilmiştir. Bizanslılar döneminde önemini koruyan kaplıcada, o dönemde yapılan hamam hala ayaktadır.

Efsaneler ve Kültür Turizmi Kulturturlaritutkunu.com

| Cuma, Haziran 10



UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine Türkiye’den 4 Aday

Dünya üzerinde toplam olarak 911 adet yer ve alan UNESCO tarafından oluşturulmuş olan Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alıyor. Bunların 704’ü kültürel alanlardan, 180’i doğal koruma alanlarından, 27’si ise farklı özellikler taşıyan alanlardan oluşuyor. Türkiye’den UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde 9 alan yer alıyor. Bunlardan 7’si kültürel miras iken, 2’si ise karışık değerler olarak listelenmiştir.


Bu alanlar sırası ile; Nemrut Dağı, İstanbul Tarihi Yarımada, Truva, Hattuşaş, Göreme Ulusal Parkı, Pamukkale, Safranbolu, Divriği Hastanesi ve Camii, Xanthos-Letoon’dur. Türkiye’de ve dünyada yer alan tüm UNESCO Dünya Kültür Mirası alanları, tüm dünya ölçeğinde kültür turlarının en önde gelen ziyaret noktalarını oluştururlar.

haberin devamını Yurtiçi yurtdışı kültürel haberleri ve bilgileri kulturturlaritutkunu.com adresinden öğrenebilirsiniz

efsanemit.com dan Dunbuguninsan.blogspot.com a dönüş

| Pazartesi, Şubat 7
Birbirinden güzel eşşiz efsanelerin bulunduğu blogumuzun takip edenler tarafından bilineceği üzere bir süre efsanemit.com alan adıyla yayınlanıyordu. fakat nedenini henüz anlayamadığım nedenden dolayı site uzun zamandır açılmıyordu. alan adının yönlendirmesini yapan isimtescil.net sitesi google'un bazı servislerinin türkiye de banlı olmasından dolayı bu sorunu yaşadığını iletmelerine karşın blogger dahil olmak üzere bir çok google servisine rahatlıkla ulaşılabildiğini de dikkate aldığımızda bu bana anlamsız geldi yardımcı olmalarını istediğimde ise tatmin edici bir yardımları olmadı. bugün itibarıyla blogun eski adresini aktif ederek siz efsanecilerle buluşuyoruz olan google da üst sıralarda bulunan arama sonuçlarına oldu. sağlık olsun diyorum

bu arada efsanemit.com alan adını satın almak isteyenler benimle buradan irtibata geebilir uygun bir fiyata satmayı düşünüyorum

Türkçe Dersi ödevi Şahitler Kayası Efsanesi

| Pazartesi, Nisan 12
Efsaneleri derlediğimiz sitemizde belki en çok aranan efsane Şahitler kayası efsanesidir. Bir çok öğrenci bu ödev için sitemize uğruyor. Sitemizde bu konuda bulunan Efsanenin ise kitaplarındaki efsaneden farklı olduğunu yada aradıklarının bu olmadığı yönünde gönderileri gereği bu açıklamayı yapmayı gerekli gördüm.

Türkçe ödevi olarak size verilen Şahitler Kayası Efsanesi öğretmenlerinizin aradığı şekilde bu sitede bulunmamaktadır
ayrıca
hiç bir sitede de bulunmamaktadır. farklı bir efsane olabilir düşüncesiyle çok araştırmama rağmen 2 yıldır bulamadım.

Bu efsaneyi sizlere ödev olarak veren öğretmenlerinizden ne istediğini iyi öğrenin (belki kendileride bilmiyordur)

her yıl binlerce öğrenci Şahitler Kayası Efsanesini arıyor Daha doğrusu öğretmenlerinin istediği şekilde olanını benim bulamadığım gibi bulana da rastlamadığım bu efsaneyi çok merak eder oldum. bazende öğretmenlerin gıcıklık yapmak için müfredatta bulunan bir ödev diye düşünüyorum.

sakın bu ödev için ödev sitelerine veya bir başkasına ücret ödemesi yapmayınız çünkü sitemizde bulunan Şahitler :Kayası Efsanesinden daha farklısını size vermeyeceklerdir.

bu ödev her yıl verildiğine göre önceki yıllarda bu ödevi yapmış kişilere sorunuz ve onlardan alınız internette maalesef öğretmenlerinizin aradığı şekilde bu efsane geçmemektedir.

ayrıca Prof. Dr. Saim Sakaoğlu'nun 101 anadolu Efsanesi kitabına da bakabilirsiniz. internette bu konuda en etkin ve yeterli site turkoloji.cu.edu.tr sitesi (dikkat google chorme zararlı yazılım uyarısı veriyor bilginize) ve bu sitedir

sitemlerinizde haklısınız ama adresiniz yanlış Öğretmenler bulunamayacak ödevler vermemeli veyahut ne istediklerini iyice açıklamalıdırlar

umarım bir gün öğretmenlerinizin istediği şekilde olan Şahitler kayası efsanesini bu sitede yayınlarız.


son olarak sitemizi ziyaret edip yorum bırakan bir kaç kişi için bir kaç sözümüz bulunmakta

yorumlarda efsaneler için saçma,aptalca, siz buna inanıyor musunuz şeklinde yorum bırakanlar efsane veya mitoloji nedir öğrensinler

hakaret edip küfürlü yorum bırakanlar ise kendilerini lütfen deşifre etmesinler dış kalıplarıyla onları insan olarak bilenleri de yanıltmasınlar yoksa bu hayatta yalnız kalarak inlerinde tek başlarına yaşamak zorunda kalabilirler

CELAL ŞAH HİKAYESİ

| Çarşamba, Ekim 7
Celal Şah Hikayesi Doğu Anadolu'da ve Kars bölgesinde anlatıla gelen bir hikayedir. hikaye Borluk İlçesinde oturan Süleyman Erkılıç'dan derlenmiştir. Türk Folkloruna gönül veren ve bu konuda çalışmalarda bulunan Nerin Köse tarafından Milli Folklor dergisinin 1993 yılındaki 17. sayısında ele alınmıştır.

ÖZETLE CELAL ŞAH HİKAYESİ

Zamanın birinde herşeyi olan ancak hiç çocuğu olmayan bir padişah vardır. Her umuda sarılan, her denileni yapan hükümdar günün birinde bir erkek evlada kavuşur. Yedi yaşına gelen şehzade Celal Şah egitimini yapmak. üzere hocaya verilir ve onsekiz yaşına kadar dershaneden hiç dışarı çıkmaz.

Sadece kitabi bilgiler edinen. yaşadığı hayatla en küçük bir ilgisi olmayan Celal Şah yemeğindeki kemiği ve güneş ışığını bile tanımamaktan doğan bir sıkıntı ile dışarı çıkar. ilk gördüğü kişi, avdan gelen bir adamdır. O da yardımcılarını ve atını alarak. ava çıkar. Yolları üzerindeki dağda. bir geyiğin peşine düşen Celal Şah'la arkadaşıarı bu kovalamaca sırasında yedi kişi kalırlar ve bir adada, geyiği vururlar.

Garip yapılı insanların bulunduğu bu adada bir arkadaşlarını yitirerek Maymunlar Ülkesine gelirler. Bir kitabade gördüğü ve Sultan Süleyman'ın vasiyetl ettiği üzere Celal Şah yedi yıl maymunlara hükmeder. Bu arada bir arkadaşlarını yitiren grup,izin isterlerse de maymunlar iki arkadaşlarını daha öldürürler ve yola üç kişi devam ederler Karıncalar ülkesinde iki arkadaşını yitiren Celal Şah nihayet insanoğlunun yaşadığı diyara ulaşır. Yolu üzerindeki ihtiyardan para kazanmayı düşünürken kendini ölü bir atın karnında bulur ve Celal Şah, büyük bir kuş tarafından havaya kaldırıldığı sırada ihtiyarın isteğiyle içeride bulduğu bıçakla atın karnını yararak dışarı çıkar.

Karşısındaki dağın en yüksek yerinde kıymetli taşlar olduğunu, onları aşağı atmasını söyleyen ihtiyar mücevherleri alıp, Celal Şah'ı orada bırakır, Karnından çıktığı ölü atı arayan şehzade giderek "kuşlar ülkesi"ne gelir. Güzel bir köşkün bahçesindeki havuzun başında rastladığı üç kekliğin kız haline geldiğini görür ve en küçüğüne aşık olur. Onun "keklik cildi"ni alan Celal Şah kızı memleketine götürür.

Beraberindeki mücevherleri babasına hediye eden kahramana padişah, yedi gün yedi gece düğün yapar. Bütün bunlara rağmen "Keklik cildi"ni zaptederek kendisiyle evlenmesini hazmedemeyen Gülperi gelinin tılsımlı kıyafetini bulur ve tek çocuğunu da alarak kendi ülkesine döner.

Karısını aramaya çıkan Celal Şah. Kuşlar ülkesi'ne geldiğinde onun Çin Maçin'de oturduğunu öğrenir. Bir kuşun üzerine binerek "periler ülkesi"ne gelir ve Gülperi'yi bulur. Ancak yurdunu özleyen şehzade, karısına memleketine dönmeyi teklif eder. İki "keklik cildini" giyerek yola çıkarlar. Ne yazık ki bu mutluluk uzun sürmez ve bir yolculuk sırasında Gülperi, kurtlar tarafından parçalanır. Karısını öldüğü yere defneden Celal Şah, ölene kadar orada yaşar.

Gül Bilbil Destanı - Gül Bülbül Destanı

| Salı, Ekim 6
Turan ülkesinin padişahı Nasır, malını, tahtını bırakacak bir oğuldan yoksundur. Bir gün rüyasında "bir bağda kırmızı bir gülün açıldığını; üstünde güzel sesli, güzel yüzlü bir bülbülün öttüğünü" görür.
Rüyayı yorumlayan bir ihtiyar, padişaha "eve gidince karısıyla yatarsa bir oğlu olacağını, adını Bilbil koymasını; bu oğlanın yedi yaşına gelince bir peri kızına aşık olacağını" söyler.
Nitekim ihtiyarın dediklerini yapan Nasır dokuz ay sonra bir erkek evlada kavuşur. Kırk gün kırk gece toy yapan padişah, oğlunun adını Bilbil koyar. Rüyasını yorumlayan dervişe de kırk tane at hediye eder. .

Yedi yaşına gelen şehzade, babasının kendisi ile yaşıt kölesi Zelili ve vezir oğlu Sala, Molla Galandar adlı hocaya verilirler. Bir cuma günü Molla Galandar kendilerini azat edince Bilbil, arkadaşlarını çeşitli meyvelerin, çiçeklerin olduğu bağlarına davet eder. Bağda dolaştıklan sırada Bilbil'i kaybederler. Daha sonra onu bulduklarında havuzbaşında oturduğunu görürler. O ana kadar yeşil asalı bir ihtiyar (pir), ona "asasını tutmasını" söyler ve bir anda kendilerini Dilaram Bağı'nda bulurlar. Oradaki imarete giren Bilbil, duvarında bir peri kızı sureti görür ve hemen aşık olur. İhtiyar Bilbil'e "bu kızın İran Vilayetinin padişahı Şaalican'ırı en küçük kızı olduğunu; bu resmi yaptıran İstanbul padişahının da bu kıza aşık olduğunu" söyler. Yine asaya tutunarak geriye dönerler.

Tekrar okula başlarsa da, hocası Galandar. ondaki değişikliği farketmiş; "bir peri kızına aşık olduğunu" babasına söylemiştir. Buna karşı çıkar Nasır,yine de Gül'ün bulunması için atlılar salar herbir tarafa. O yörede bütün tarih kitaplarını okumuş birisi saraya gelerek padişaha "Gül'ün İran vilayetinde. buradan 500 yıllık uzaklıktaki Şehr-i Sınafam'da oturduğunu"söyler.

Her ne pahasına olursa olsun Gül'ü bulmaya'yemin eden Bilbil, Zelili. Sala, Molla Galandar'ı alarak yola çıkar. Yedi yıl yürüdükten sonra İstanbul'a gelirler. Orada "İstanbul padişahının da Gül'e aşık olduğunu; ancak Şaalican'ırı, üç şehrini de ele geçirmeyi başarana kızını vereceğini" duyan Bilbil, İstanbul'u alır. Orada kaldığı üç ay boyunca her gün Dilaram Bağı'na. Gül'ün resmine bakmaya giderse de, bu ona yetmez, İstarıbul'u, şahın kızı Aycemal ile evlerıdirdiği Molla Galandar'a bırakır ve yollara düşer.

Bir müddet sonra Nil Denizi'ne gelirler. Su yüzünde kırk gün salla gittikten sonra Kuvhı Salar Dağı'na gelirler. Bu dağın her tarafı altından olup, padişahı Güneabi adlı bir kız olan şehr-i Talusı'nın sınırları içindedir. Güneabi. Bilbil'in neden buraya geldiğini öğrenince "bu dağdaki mağaralardan biri olan Kelezov'ın ağzındaki kara ejderhayı öldürürse, Gül'ü bulmasına yardım edeceğini" söyler. Sala Bey bu işi başarır ve Güneabi ile evlenir. Yola devam eden Zelili ile Bilbil, bir menzile gelirler. Orada birbiriyle dövüşen iki ejderhadan kara renkli olanını öldürürıce, ak ejderha onları evine davet eder. Ejderha Zavkumar'ın yerinde Aysülüv adlı bil' peri kızı görürler. Zelili ona asık olur ve beraberinealarak Bilbil ile tekrar yola çıkarlar. Giderek Şabaz Hanı Adil'in ülkesine ulaşırlar. Padişah buraya geliş sebebini öğrerıdiği Bilbil'e "Gül'ün, İran perilerinin padişahı olan Şaalican'ın kızı olduğunu, şimdiye kadar hiçbir yiğidin gerçekleştiremediği üç şartını gerçekleştirebilirse ona kavuşacağını" ifade eder. Zelili ile Aysülüv'ün nikahlandığıgece Bilbil'in düşünde yeşil asah, kendisinin Hz. Ali olduğunu söyleyen bir onu, Gül'ün gezindiği Sınafam Bağı'na götürür. Yanına gelen Gül "Şabaz Han Adil'in ülkesindeki Şah Emir Arzarn.medresesinde okuyan yeğeni Salım'in onu kendisine ulaştıracağım"söyler. Sınafam Bağı'nda buluşan ve Şaalican'ı razı ederek evlenen Bilbil ile Gül, çok mutludurlar. Ancak "çok uzun süredir ailesinin kendisinden, kendisinin de ailesinden haber alamadığını" düşünen BilbiL, fikrini Gül'e açar. Şaalicarı'ın izin vermesi üzerine hazırlanan mücevherlerle süslü tahtları üzerinde geri dönmeye koyulurlar; Şabaz Han Adil'in ülkesinden Zelili ile Aysülüv'ü.. Şehr-i Talusı'danSala ile Güncabi'yi; İstanbul'dan da Molla Galandar ile Aycemal'i alarak Turan Ülkesi'ne dönerler.

Babası Nasır, yıllar sonra kavuştuğu oğlunu sağ salim karşısında görünce çok sevinir ve oğlu ile gelini için kırk gün kırk gece düğün yapar.

Not
"Gül Bülbül Hikayesi", Türk dünyasının hemen her tarafında rastlanılan anlatılarımızdan birisidir. Uygurlar'da "Kızıl Gülüm", çağatay sahasında Nevruz Şah, Anadolu'da "Nevruz Bey" adıyla yaygın olan bu hikaye Türkmenistan sahasında "Gül Bilbil Destanı" diye bilinmektedir.
Yrd. Doç. Dr. Nerin KÖSE'nin Milli Folklor Dergisinde yayınlanan çalışmasını ve folklorik bir çok çalışmayı Çukurova Ünversitesinin Türkoloji sitesinden veya buradan inceleyebilirsiniz

ELAZIĞ TÜRKÜLERİ - PENCEREDEN BİR TAŞ GELDİ - MAMOŞ TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ

|
bir öğrenci kardeşimize ödev verilmiş Elazığ Türkülerinin Hikayesini arıyordu ve bizden yardım istedi bizde elimizden geleni yaptık bulabildiğimiz şu anda aşağıdaki Türkü ve hikayesidir. umarım yardımcı olabilmişizdir

ELAZIĞ TÜRKÜLERİ

PENCEREDEN BİR TAŞ GELDİ - MAMOŞ TÜRKÜSÜ VE HİKAYESİ

Elazığ'ın koca Mustafa Paşa mahallesinde oturan Bekir hoca'nın genç ve güzel bir karısı vardır. Bekir hoca Harput'ta namusuyla ve iyiliğiyle tanınan yumuşak başlı temiz bir insandır. Karısı ise gençliğin verdiği tecrübesizlikle evli olduğu halde komşularından, soylu bir aileden olan genç, yakışıklı Mamoş (Mehmet) ile ilişki kuracak kadar toydur daha. Mamoş'la Bekir hoca'nın karısı arasındaki sevgi gittikçe alevlenir. Etrafta bunu sezmeye başlamıştır. Fakat sevdalılar buna rağmen her şeyden habersizdirler. Fırsat buldukça buluşur, konuşur, sevişirler. Bekir hoca bunun neye varacağını hesaplamaktadır.

Bir gün karısına Harput'a gideceğini ve akşam dönmeyeceğini söyler. Bu fırsattan yararlanan genç kadın Mamoş'u eve davet eder, yerler içerler, eğlenirler. Bekir hoca ise Harput'a gitmemiştir. Karanlık basınca eve gelir ve sessizce kapıyı kendi anahtarıyla açar, sevdalıların bulundukları odaya gelir. İçerden onların eğlenceli çığlıklarını duyar, tabancasını çekerek odaya girer. Girer girmez tabancasını ateşler Mamoş'u kalbinden, karısını da ağzından vurarak öldürür. Bu olaydan sonra Bekir hoca zaptiyeye teslim olur. Adli bir heyetin eve gelip olayı yerinde incelemelerinden sonra duruşma sonunda Bekir hoca beraat eder.



MAMOŞ TÜRKÜSÜ
Pencere'den bir taş geldi,
Ben sandım ki Mamoş geldi.
Uyan Mamoş, uyan uyan,
Başımıza ne iş geldi.

Eyvah Mamoş, eyvah eyvah
Tabip getir yarama bak.

Penceresi yeşil yaprak,
Mamoş giyer kara kapak.
Kör olasın Bekir hoca,
Yatağımız kara toprak.

Eyvah Mamoş, eyvah eyvah
Tabip getir yarama bak.

Pencere'nin önü çardak,
Rakı içtik bardak bardak.
Körolasın Bekir hoca
Koymadın ki murat alak.

Eyvah Mamoş, eyvah eyvah
Tabip getir yarama bak.

Evlerinin ardı kavak,
Yağmur yağar ufak ufak.
Kör olasın Bekir hoca,
Ağzımdaki kurşuna bak.

Di kalk Mamoş di kalk, di kalk
Başımıza yığıldı halk.

Dışkapıyı araladın,
Ah bahtımı karaladın.
Kör olasın Bekir hoca,
Mamoş'uda yaraladın.

Di kalk Mamoş di kalk, di kalk
Başımıza yığıldı halk.

Mamoş paltonu tutayımmı?
Hayrın için satayımmı?
Mezarında boş yer varmı?
Ben'de gidip yatayımmı?

Eyvah Mamoş, eyvah Mamoş
Tabib getir imdada koş.

Malatyalı Kalender Kaynak: Mehmet ÖZBEK Folklor ve Türkülerimiz

12 Hayvanlı Türk Takvimi - Efsanesi - Kişilik Analizi

| Pazar, Ekim 4
Tarih boyunca insanoğlu çeşitli takvimler geliştirmiştir. kimi ayın hareketini kimi güneşin hareketlerine göre takvim belirlemiştir Takvimlerin başlangıcı genelde dini anlamlara göre belirlenmiştir. Günümüzde tüm dünyada kullanılan ve miladi takvim olarak bildiğimiz takvimin başlangıcı hristiyanlık dünyasında Hz İsa'nın doğum günü kabul edilmiştir aynı şekilde musevilerin inancına göre ilk yaratılış gününü başlangıç sayılmıştır. müslümanlarda Hz. Peygamberin mekkeden medineye hicretini başlangıç olarak dikkate alan takvimleri kullanmıştır.

Türklerin ilk kullandığı takvim 12 hayvanlı takvimdir ve hala da bazı türk boylarında kullanılmaktadır. 12 hayvanlı türk takviminde senenin başlangıcı 21 mart yani nevruzdur.

12 hayvanlı takvimin özelliği her yılın bir hayvan adıyla anılmasıdır ve takvim kendini 12 yılda tamamlamaktadır. Türkler insan karakterinde hayvanların etkili olduğuna inanıyorlardı hangi hayvan yılında doğduğuna göre kişinin karakteri gelişiyordu 12 hayvanlı takvimde ki yılların adı şu şekildedir
1- ÇIÇKAN CILI (Sıçan Yılı)
2- UY CILI (Sığır Yılı):
3- COLBORS CILI (Bars/Pars Yılı)
4- QOYON CILI (Tavşan Yılı)
5- ULUU CILI (Balık Yılı)
6- CILAN CILI (Yılan Yılı)
7- CILKI CILI (At Yılı)
8- QOY CILI
9- MEÇİN/MAYMIL CILI (Maymun Yılı)
10- TOOK CILI (Tavuk Yılı)
11- İT CILI (İt Yılı)
12- DOÑUZ CILI / QARA KİYİK CILI (Domuz Yılı)

hangi hayvan yılında doğduğunuzu kolayca hesaplayabilirsiniz
örn 1992 yılında doğduğunuzu varsayalım doğum tarihinize 9 ekliyorsunuz bulduğunuz sayıyı 12 böldüğünüzde kalan artık sayı size hangi hayvan yılında doğduğunuzu veriyor
1992+9=2001
2001/12= artık sayı 9 yani MEÇİN/MAYMIL CILI (Maymun Yılı)
başka bir örnek verelim
1995+9=2004
2004/12= tam bölündüğünden DOÑUZ CILI / QARA KİYİK CILI (Domuz Yılı)
son bir örnek
1987+9=1996
1996/12= 4 kalan verir yani QOYON CILI (Tavşan Yılı)
aşağıda bu hayvan yıllarını ve özelliklerini okuyabilirsiniz.

ama öncelikle 12 hayvan takvimi ile ilgili olarak anlatılan efsaneleri sizinle paylaşmak istiyorum.

Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lugât’i-t-Türk’te Türklerin bu yılların her birinde hikmet var sanarak onunla fal tuttuklarını, uğur saydıklarını belirtir. Verdiği bilgilere göre “ud yılı, savaşların çok olduğu bir yıldır. Takagu yılında yiyecek çok olur, ancak insanlar arasında kargaşa olurmuş. Timsah yılı girdiğinde yağmur çok yağar, bolluk olurmuş. Domuz yılında kar ve soğuk çok olurmuş. Yani böylece Türkler her yıl bir şey olacağına inanırlarmış.”

Kaşgarlı, 12 Hayvanlı Türk takviminin ortaya çıkışı hakkındaki Uygur rivayetini de şöyle vermektedir: “Türk hakanlarından birisi kendi idaresinden birkaç yıl önce yapılmış olan bir savaş hakkında bilgi almak ister. Ancak danışmanları o savaşın yapıldığı yıl hususunda yanılırlar. Bunun üzerine Hakan, kendilerinin bu tarihte nasıl yanıldılarsa, daha sonra geleceklerin de yanılabileceklerini, bu sebeple göğün 12 burcu ve 12 ay sayısınca her yıla birer ad konulmasını ister. Hakanın teklifi kurultayca benimsenir. Daha sonra bir sürek avına çıkılır. Hakan, hayvanların Ilısu’ya doğru sürülmesini ve sıkıştırılmasını emreder. Av bu şekilde devam eder. Bu sırada bazı hayvanlar suya atlayarak karşı sahile çıkmaya çalışırlar. On iki hayvan bunu başarır Böylece karşıya geçen hayvanların adını sırasıyla her bir yıla ad olarak verirler. Bu hayvanlardanbirincisi sıçan (sıçgan) imiş. İlk geçen bu hayvan olduğu için senenin başı bu adla anılmıştır.”

Türkmenler arasındaki rivayet:
“Eskiden hayvanlar arasında “Kim yılı önce görürse, onun adı yıl adlarının ilki olsun” şeklinde bir şart öne sürülmüş. Bunu duyan deve “Ben hayvanların hepsinden
uzun ve iriyim, bu yüzden de yılı ilk ben görürüm, adım da yıl adlarının birincisi olur.” diye kibirlenmiş. Ama yılın görüleceği sıralarda sıçan devenin hörgücüne çıkıp deveden önce yılı görmüş. Yıl adlarının ilkine de onun adı verilmiş. Deve buna çok sinirlenip sıçana saldırmış. Sıçan kuma (başka rivayette küle) girip saklanmış. Devenin hala kül görünce oturup ağnaması taa o zamanki düşmanlıktan kalmadır”, derler.

Kazak Türklerindeki rivayet de hemen hemen aynıdır.
Bu efsanenin Buryat-Moğollar arasında anlatılan şeklini, Kazak SSR Ilımlar Akademiyası üyesi A. Maşanov şöyle yazıyor:
“Sıçanla deve “Günü kim önce görecek?” diye çekişiyorlar. Deve sıçana bakıp: “ Senin boyun benim kirpiğim kadar bile değil, sana göre ben yatan bir dağ gibiyim.” diye
kibirlenmiş. Sıçan da:”Boyuna güvenme, aklına güven!” demiş. Deve gece boyunca gözünü kırpmadan doğuya bakmış. Sıçan ise devenin hörgücüne çıkıp batıya doğru bakmış. Çünkü o güneş doğunca ışığının batıdaki dağlara düşeceğini biliyormuş. Böylece güneşin doğuşunu ilk olarak sıçan görmüş. Bunun üzerine Buryat-Moğollar gece yarısından sonra başlayan ilk saate “sıçan saati”; ilk aya “sıçan ayı”, ilk yıla da “sıçan yılı” demişler

12 hayvan takvimine göre insanları doğdukları yıla göre kişilik analizleri

ÇIÇKAN CILI (Sıçan Yılı): Bu yıl, Yan grubuna girer. Bu yılda doğanlar eşine az rastlanan hareketli insanlardır. Konuşmalarıyla başkalarının takdirini üzerlerine çekebilirler. Yüzlerce kilometrelik uzaklıktaki bir olaydan anında haberdar olurlar. İşleri yolunda gider ve sezgileri güçlüdür. Uykuyu her zaman çok severler. Bazen gece vakti kalkıp uykularını açıp oturmayı da severler. Belirsiz işleri araştırma, sonucunu tahmin etme gibi meraklara sahiptirler. Güçlerini sınayacakları olaylara karışmaktan çekinmezler, tam tersine bundan zevk alırlar. Ellerinden gelmeyecek işlere de girişirler. Onlardan iyi ve inançlı bir dost olur. Kötü işlerden kaçmaya gayret ederler.Gece doğanlar gündüz doğanlara nazaran daha çeviktirler. Gündüz dünyaya gelenler ise çok pasaklı ve pısırık olurlar

UY CILI (Sığır Yılı): Bu da Yan grubuna girer. Bu yılda dünyaya gelen erkekler, bayanlara karşı her zaman nazik olur ve onlara değer verirler. Bu yılda doğanlardan bazıları kalabalıktan uzak durmayı severler. Eğer mecburen kalabalık arasında bulunurlarsa da saygı ve hürmetlerini kendileri yaratmayı bildikleri gibi korumayı da bilirler. Akıllı ve bilinçlidirler. Bir konu hakkında doğru ve akılcı düşünebilme kabiliyetine ve becerisine sahiptirler. Bahtlı bir ömür sürerler. Bu yılda doğan kızlar, hanımlık tabiatına daha fazla sahiptir. Bahtlı bir hayat sürerler. Hastalıklı olsalar da uzun yaşarlar. Sığır ağır tabiatlı olduğu için bu yılda doğanlar da ağırbaşlı, geçmişi hatırlayıp dersler çıkarabilen ve hayat tecrübelerini göz önünde bulundurarak iş gören insanlardır.

COLBORS CILI (Bars/Pars Yılı): Bu yıl Yang grubuna girer. Bu yıl doğanlarda bahadırlık, ışık, sıcak kanlılık, çekinmeme gibi özellikler bulunmaktadır. Güçlü, kuvvetli, gayretli ve askerlik tabiatına daha uygun kişilerdir. Sertlikleri ve hükmedici tavırlarıyla çok çabuk fark edilirler. Bazıları kavgacıdır. Bu yıl doğan kadınlar, genellikle erkeklerin söylediklerini inatlaşarak veya nazlanarak yaparlar. Tam olarak da yerine getirmezler. Gençleri pars gibi çeviktir. Bu özellikleriyle de kötü olaylardan, hırsızlık vs. gibi kötü durumlardan ustalıkla kurtulurlar. Bu yılda doğanlar, yaptıkları her tür işi hiç saklamadan açıkça yaparlar. Çevresindekileri bu özellikleriyle sürekli şaşırtırlar. Bu sebeple onlara genellikle hürmet gösterilir. Eski Çin ata sözünde “Parsın gözü ejderhaya düşse, ejderha ortasından yarılır.” denmektedir. Bunun yanında bu yılda doğanlar yaptıklarından genellikle ve sık sık pişmanlık duyarlar. Pişmanlıkları çoktur.

QOYON CILI (Tavşan Yılı): Yan grubuna girer. Bu yılda doğanların sezgileri güçlüdür. Parlak bakışlara sahiptirler. Çok merhametlidirler. Tavşan tabiat olarak korkak bir canlıdır. Korktuğunda hızla kaçar. Bu yılda doğanlar da, bu özelliği kendilerinde taşırlar. Geleceği belli olmayan, sonu tahmin edilemeyen işleri seçerler. Kendileri de yollarını bulamazlar. Dışarıdan bakanlar, asıl amaçlarının ne olduğunu çabuk anlarlar. Toplum içindeki büyük işlerden uzakta dururlar. Kavgadan hoşlanmazlar. Hayatta genellikle orta yol tutar, bu şekilde yaşarlar. Onların içinden ne zengin ne de fakir çıkar. Ne çok iyi ne de çok kötü olurlar.

ULUU CILI (Balık Yılı): Herhangi bir konuda yapılacak olan değişiklikler konusunda yapıcı güç ve kuvvet olarak karşımıza balık insanları çıkar. Bu yıl, bahtlı yıllardandır. Bu yılda doğanların malı mülkü çok olur. Alınları açık, parlaktır, uzun ömürlü olurlar. Küçük de olsalar büyük de olsalar bu yıldadoğanlar, kendilerinde hüküm vermeyi çok severler. Başkalarının işlerine karışmayı sevmezler.

CILAN CILI (Yılan Yılı): Balık gibi bahtlı yıllardan sayılır. Yılan yılı Yang grubuna girer. Bu sebeple de güç, kuvvet ve yiğitlik özelliklerine sahiptir. Eski Çin’de yılanlara ait özel tapınaklar da varmış. Yine de yılan, ihanet etme özelliği ile çok fazla hoş görülmez. Yılan yılında doğanlar diğer insanlardan saygı ve hürmet görürler. Çevrelerindekiler biraz da korktukları için onlara saygı gösterirler. Yılan yılında doğan erkekler bahtlıdırlar. Kızlar ise zorluklar ve mücadelelerle dolu bir hayat yaşarlar. Ayrıca dik kafalı olmalarıyla bilinirler. Bazı kötü kabul edilen işleri yapmaktan hoşlanırlar. Hatta suç sayılan işleri yapmaktan zevk bile alırlar. Bunun yanında vakur ve heybetli olurlar. Birçoğu güzel, boylu poslu olsalar da cana yakın değillerdir, merhamet duygusundan da yoksundurlar. Bu yılda doğanlar ağır sınavları başarmakta oldukça iyidirler, belalara da asla doğrudan karışmazlar.

CILKI CILI (At Yılı): At yılı güç kuvveti temsil eden Yang grubuna girer. Bu yılda doğanlar güçlüdürler, işlerini kendilerine inanarak ve güvenerek yaparlar. Yaşıtları arasında işlerini hızlı ve güzel yapmalarıyla dikkat çekerler. Hareketli olmaları da diğer özellikleridir. Hayatları hep hareket ve çalışma ile doludur. Gündüz doğanlar aceleci, koşuşturarak iş yapan hayatlarını bu şekilde geçiren insanlardır. Gece doğanlar ise rahat ve zevkine daha düşkündürler. At yılında doğanlar ipek, vs. gibi pahalı ve kıymetli giysileri vs.yi hiç acımadan alırlar. Bu tür şeylerden hoşlanırlar. Hayat yoldaşlarıyla hareketli ve hızlı olmaları açısından daha kolay iletişim kurar ve iyi anlaşırlar. Onlar, diğer insanların değerlendirmelerine göre bahtlıdırlar.

QOY CILI (Koyun Yılı): Koyun yılında doğanların en güçlü yaşadıkları duygu, sevgidir.
Sezgileri de güçlüdür. Yakınlarına her zaman saygı ve hürmet çerçevesinde davranırlar. Kendi fikirlerini ve bakış açılarını kendilerine düstur edinerek yaşarlar. Yalnızlığı sevmezler. Kendilerini övmekten hoşlanırlar, patırtı gürültüyü biraz severler, üst makam ve mevkilerde olmaktan hoşlanırlar. Sözleri dürüsttür, söyledikleri de yerindedir. Bir konuda tam karar vermeden adım atmazlar. İyi özellikleriyle dikkatleri üzerlerine çekerler. Bunun yanında hareketli ve yiğit tavırlı olmalarıyla da tanınırlar. Yaşlandıklarında da soğukkanlı birer kişi olurlar.

MEÇİN/MAYMIL CILI (Maymun Yılı): Maymun yılı Yan ve Yang gruplarının karışımından
ortaya çıkmıştır demek yanlış olmaz. Bu grupta yer doğanlar eğlencelerini kendileri yaratırlar. Ve sadece kendi eğlencelerinden zevk alırlar. Bu yılda doğan erkekler ileri görüşlü, sokulgan, biraz kurnaz, hemen öfkelenen, güçlü kişilerdir. Amaçlarını akılcı bir şekilde zekâlarıyla birleştirerek uygulamaya koyarlar. Kadınlar ise çeviklikleriyle dikkati çekerler.

TOOK CILI (Tavuk Yılı): Geçmişten gelen adetlere göre tavuk yılı, isyan yıllarıdır. Bu yılda doğanlar karşı cinstekilere ustaca tuzaklar hazırlarlar. Bunu kendileri için değil becerilerini ve ustalıklarını göstermek için yaparlar. Eli sıkı insanlardır, fakat gayretli ve güçlü kuvvetli olmalarıyla da dikkati çekerler. Onlardan fazla cömertlik beklememek gerek. Fakat, onlardan çok uzaklaşmak da gerekli değildir. Kötü iş yapmaya karşı kendilerini engelleyebilirler, her yerde güç ve kuvvet kullanmaktan imtina ederler. Erkekleri gururlu olmalarına rağmen saygı ve hürmette kusur etmezler. Edep, ahlak, kanun ve kurallar bu gruptakilerin hoşlandıkları terimlerdir.

İT CILI (İt Yılı): Bu grup da Yan grubuna girer. Bu yılda dünyaya gelenlerin sezgileri çok kuvvetlidir. Kuvvetli ve ihtiyatlı insanlardır. Bu sebeple hem kendilerine hem de başkalarına karşı tenkitçi bir gözle yaklaşırlar. Güç kuvvet, zenginlik gibi akımlardan her zaman haberdardırlar. Gece doğanlar çevrelerinde ne olup bitiyorsa bıkıp usanmadan bunlara dikkat ederler. Nerede olurlarsa olsunlar kötü işlere, kavgaya hırsızlığa, vs. izin vermezler. Gündüz doğanlar ise biraz pasaklı ve obur oluşlarıyla farklıdırlar. Bu yılda doğanlar, akıllı, hafızası güçlü ve kendinden emindirler. Dostlarını gerekirse kıyamete kadar beklerler, onlar için kendilerini kurban ederler.

DOÑUZ CILI / QARA KİYİK CILI (Domuz Yılı): Bu yılda doğanlar övünmeyi severler. Yan
grubuna girerler. Yang grubunun özelliklerinden de çok uzak değildirler. Rahatı, sessizliği ve temizliği severler. Kötü işlerden korkarlar. Bu tür işlerle karşılaştıklarında kötülüğün önünü keser, engellemeye çalışırlar.
Bu gruptakiler, çok gösterişli olmasa da lezzetli ve güzel yemekleri severler. Bayanları, edeplidirler, iyi terbiye almışlardır.
Çin’de domuz hakkında birçok batıl inanç ve itikat devam etmektedir. Onlarda domuz rüyaya girerse iyiliğe yorulur. Bir barikatın önüne gelen domuz buraya başını diremezse o ordu yenilirmiş. Domuz beslenmeyen köyler kutsal sayılmazmış.
Domuz ve maymun hem en iyi hem de en kötü hayvanlar grubunda sayılıyor. Rivayetlere
bakıldığında bu müçellerde doğanlar, biraz telaşlı, biraz kavgacı, bazen uzlaşmacı ve çabuk uyum sağlayıcıdırlar.


12 Hayvanlı Türk takvimi hakkında daha fazla bilgiyi Nergis Biray'ın bu çalışmasından bulabilirsiniz (pdf formatındadır pc'nizde Acrobat Reader yüklü ise sağ tıklayıp farklı kaydet yapabilirsiniz )

5Yaş Sendromu - Küçük Bir Çocuğun Ramazan Günlüğü

| Cuma, Ağustos 28
Küçük bir çocuğun Ramazan Günlüğü ( 5 yaş sendromu:)

ramazan 1
Bu gün evde bir acaiplik var.
Herkes sessizce işine okuluna gidiyor.
Annem 'Zeynep hadi sana kahvaltı hazırlayalım' dedi.
Kimse yemek yemiyor, su içmiyor.
Ablam bile!

Ramazan 5
Önce diyet yaptıklarını sanmıştım.
İzledim hepsini.
Akşama doğru hepsi sessizleşiyor.
Sofrayı hazırlayıp ezanı bekliyorlar.
Onları böyle seyretmek, öyle hoş ki.
Başka zaman, susmak bilmeyen ablamın bu hali içten içe güldürüyor beni.
Ama gülmeye cesaretim yok.

Ramazan 9
'Niye böyle yapıyorlar?' Ablama sordum, 'Büyüyünce anlarsın..' dedi.
Zaten başka ne der ki…
Anneme sordum, Ramazan dedi.
Babama sordum, Oruç dedi.

Ramazan 11
Bu Ramazan ve Oruç isimli iki kişi, bizimkilere yeme-içme yasağı koymuş demek.
Arkadaşım Fatıma'ya sordum.
Onun ailesine gündüzleri yemek yemiyor su içmiyormuş.

Ramazan 14
Kaşık çatal sesleri, konuşmalar duydum.
Uyandım.
Babama haber vermeye koştum, yatağında yok!
Çaresiz, huysuz ablamın odasına koştum.
O da yok!
Korkmadım, Ben bu hırsızların hakkından gelirim!' dedim.
Aldım elime paspasın sapını, aniden açtım mutfak kapısını.
Sopamı havaya kaldırdım öylece kaldım oracıkta.
Bizimkiler yemek yiyorlar!
Vay uyanıklar.
Gündüz Oruç ile Ramazan'dan korkup gece yiyorlar.
Birde üstüne gülüyorlar…
Korkaklar.

Ramazan 17
Önceleri, Oruç ile Ramazan'ı bulup şikayet etmeyi düşündüm.
Fakat ablamın yemek yemedikçe pamuk gibi yumuşadığını fark ettim.
Babam ile Annem de artık tartışmıyorlar.
O zaman devam.
Belli ki Oruç ve Ramazan iyi kalpli iki amca.

Ramazan 19
Her gün bize beyaz başörtülü teyzeler geliyor.
Oturup birlikte Kur'an okuyorlar.
Her zaman ki gibi mobilyadan, gelinden, kaynanadan, konuşmuyorlar.
Ellerini açıp herkese dua ediyorlar.
Sevim teyze de başını örtmüş.
Çok da yakışmış

Ramazan 22
Her şey aynen devam ediyor.
Televizyonlar bile uslu uslu konuşuyor.
Hepsi akşam ezan okuyor.
İftar iftar deyip bütün şehir birden yemeğe başlıyor.
Ne hoş.

Ramazan 24
Oruç'u merak ediyorum.
Geçen gün Ayşe teyzem Annemle konuşuyorlardı.
Şöyle şöyle yaparsam Oruç bozulur mu?
Yok böyle olursa Oruç kaçar mı?
Demek ki Oruç, çok duygulu birisi.
İnsanlar kötü bir şey yapınca bozuluyor.
Kötülüğü gördüğü yerden kaçıyor.
Oruc'u ve Ramazan'ı artık iyice merak ediyorum.
Onlarla tanışmaya can atıyorum.

Ramazan 25
Bu günlerde herkes Kadir gecesinden bahsediyor.
Şimdiye kadar gecesi olan bir adam göremedim.
Bu Kadir de kim?
Bin aydan hayırlı gecesi varmış.
O gece uyumamak, namaz kılmak, Kur'an okumak önemliymiş.

Ramazan 26İftarı çok sevdim.
Akşam yemek yemeye İftar diyorlar.
Gece yemek yemenin adı da Sahur.
İftar sonrası eğlenceler oluyor.
Babam camilere götürüyor bizi.
Herkes sokaklarda, camide, neşe içinde.

Ramazan 28
Merak içinde beklerken uyuyakaldım.
Kadir, gecesiyle beraber gelmiş gitmiş.
Ben göremedim.
Anlayamıyorum.
Bu yüzden ağabeyimi çok özlüyorum.
Ablama soru sormaya kalksam, bana doya doya gülüyor.
Sonra da arkadaşlarına anlatıyor, birlikte gülüyorlar.
Sinir oluyorum.
Abim uzak bir şehirde üniversitede okuyor.
'Abim ne zaman geliyor?' diye aneme soruyorum.
'Bayram gelsin, o da gelecek' diyor.
Oruç, Ramazan, gece gelen Kadir'den sonra şimdide Bayram!..
Soramıyorum 'Bayram kim?' diye.
Neden o gelmeden abim gelemiyor?
Belki de abimin arkadaşıdır.
Çok özledim abimi.
Bayram'ı da alsın gelsin tanışalım.

Ramazan 29 / Arefe
Sonunda bir hanım ismi duydum.
Arife diyemiyorlar mı ne?
Arefe diyorlar.
Niye Arefe?
'Arife' olması gerekmiyor mu?
Yengemin adı gibi yani...
'Arefe geliyor, daha temizliği bitirmedik.' diyor Annem.
Demek ki Arife teyze çok titiz.
İyice telaşlandılar.
Bir Bayram diyorlar, bir Arefe, harıl harıl çalışıyorlar.
Temizlik yapılıyor.
Yemekler hazırlanıyor.
Anneme 'Bayram ne zaman gelecek?' dedim, 'Arefe'den sonra' dedi.
Demek ki Bayram ile Arefe evli değil.
Akraba da değil.
Kafam karma karışık.
Salih abim bi gelse de her şeyi bana anlatsa.

Ve Bayram geldi

Sabah kalktığımda, herkesi kahvaltıda yakaladım!.
Oruç öldü heralde diye düşündüm.
Gece Abim gece gelmiş.
Sevinçten haykırdım.
Çok özlemişiz birbirimizi.
Bütün olanı biteni bir güzel anlattım Abime.
Yüzüme bakarken, bana tebessüm ettiğini gördüm.
Ablama sormamakla ne iyi ettiğimi anladım.
Abimin tebessüm ettiği yerde, Ablam kahkaha atar.
Abime küser gibi yaptım, hemen gönlümü aldı.
Bana her şeyi baştan anlattı, bu sefer de ben gülmeye başladım.

***

Abimden söz aldım.
Kimseye anlatmayacak, konuştuklarımızı yazmak için izin istedi.
Ben de verdim..
Ramazan günlüğü işte böyle ortaya çıktı.
Abim buna bir de isim buldu: 5 Yaş Sendromu.
Sendromu anlamadım.
Ama olsun, Abime güveniyorum.
Gerçi Ablam'a göre 4 yaşındayım.
Annem 5 yaşında olduğumu söylüyor.
Babam daha 4 yaşından gün almadı diyor.
Abim bu konu beni aşar diyor.

Bayramı çok sevdim.
Ama Ablam tekrar o sinirli haline dönecek diye, Ramazanın gidişine çok üzüldüm.

Bizim için her gün Ramazan olsa!..
Ne iyi olur..

Yaşatılan Bir Gelenek - Çobanın Aşkı ve Sürüsünün Sadakati

| Salı, Ağustos 25
Denizli'nin Çal ilçesine bağlı Aşağıseyit Köyünde 3 asırlık bir geleneğin yaşatıldığı ile ilgili bir haberi mynet haber de okudum. Bu habere göre geleneksel olarak her yıl koyunların çobana sadakatini ölçmek amacıyla bir yarışma düzenleniyor. Danişmend Türklerinden günümüze gelen geleneğe göre koyunların da çobanın peşinden suya atlayarak nehri geçmesi amaçlanıyor hayli ilginç yarışma

Bu geleneğin bir efsanesi anlatılmakta

Efsaneye göre, yörede ağa kızına aşık olan bir çoban, kızı istetir. Ağa kızı vermez. Çobanın sevdasına fazla dayanamayan ağanın kızı hasta olup, yatağa düşer. Ağa mecburen kızını çobana vermeyi kabul eder ancak bir şart koşar. Koyunlarına 3 gün tuz verdikten sonra, Menderes Nehri'nden koyunlarını su içmeden geçirmesi halinde kızını verme sözünde bulunur. Kavalı eline alan çoban, Karabaş isimli ve sürünün başı olan El Koyunu kaval çalıp, aşkına kavuşması için kendisine sadakat göstererek, su içmeden nehirden geçmesini ister. El Koyun ve sürüdeki diğer koyunlar, çobanın sevdiğine kavuşması için su içmeden Menderes Nehri'nden geçer ve susuzluktan bütün sürü telef olur. Ağanın evine giden çoban, sevdiği kızın öldüğünü görünce dağlara çıkar ve bir daha da kendisinden haber alınamaz.

Göllerin Adları ve Adların Nereden Geldiği

| Pazar, Ağustos 23

Göllerin adlarını nereden geliyor merak ediyorsanız aşağıda Türk dünyasından ve Türkiye'de ki bazı göllerin adlarının nasıl meydana geldiğine dair bir çalışmayı okuyabilirsiniz. bu çalışmayı kaleme alan Aziz Ayva'dır (Türk Dünyasında insan asıllı göl Efsaneleri) Bu göllerden bazılarının efsanelerini blogumuzda daha detaylı anlatımla bulabilirsiniz

Rabiga Gölü adını, hacca gitmek için yola çıkan ve yolda susuz kalınca dua

ederek Allah’ın hikmetiyle suya kavuşan Rabiga’dan almıştır: (Tatar)

Kaban Gölü adını, Tatar Türkleri’nin tarihî-efsanevî kahramanı Kaban’dan

almıştır: (Tatar). Kaban Bey, Tatar halkını Rusların zulmünden

kurtaran, onları yeniden tek millet olarak etrafında toplayan ve bu gölün

çevresini kendilerine yurt tutan bir kahramandır.


Serbi Gölü adını, kendisini evlâtlık alan zengin adamın, bir tanıdığına

satacağını duyan Serbi adlı kızın orada bulunan bir suya atlamasından

almıştır: (Tatar).


İyeli Göl adını, her gün güzel bir kız şekline giren ve gölde her sabah

özene bezene yıkanan iyeden almıştır: (Başkurt).


Pervane Gölü adını, ayrı kentlerden olan ve birbirlerini görebilmek için

delikanlının, köyleri arasındaki gölü aşmak zorunda kalan sevgilisi

Pervane’den almıştır: (Azerbaycan).


Abdülharap Gölü adını, kendisini ağırlamayan köylülere beddua edip onları

şiddetli yağmurlar altında bırakan misafirin zamanla bozulmuş adından

almıştır: (Adıyaman/Çelikhan). Bu gölümüzün adında,

iyilik timsali Abdül... adı ile, meydana gelen olayın sonucuyla ilgili harap

kelimesini birleşmiş olarak görüyoruz.

Gölün bir bölümü, orada boğulan bir gelinin adıyla anılır: Gelin

Boğan (Adıyaman/Çelikhan).


Çıldır Gölü adını, dokuz burma musluklu çeşmesi bulunan şehirdeki Göyçek

adlı kızın, çeşmeleri burmayı unutmasıyla bütün şehrin sular altında kalması

ve etraftan da bunu görenlerin çıldıranın gölü, çıldırmışın gölü

söyleyişlerinin bozulmasından almıştır: (Ardahan).

Gölün bir bölümü; adını, sevgilisiyle buluşmak için yüzerken orada

boğulan Hafız adlı gençten almıştır: Hafız Boğulan (Ardahan).


Hz. Ali Gölü adını, bir sefer sırasında gezinti yaparken göldeki ejderhayı

gölün dibine bağlayan ve halkın böyle bir zulümden kurtulmasını sağlayan

Hz. Ali’den almıştır: (Artvin).


Göl; adını, modern Türk hikâyeciliğimizde (Sabahattin Ali, Hasan

Boğuldu hikâyesi) de işlendiği üzere, hazin bir aşk hikâyesine bağlı olarak

delikanlının, coşkun akan suların bir bölümünde boğulmasından almıştır:

Hasan Boğuldu (Balıkesir).


Baho Gölü adını, hiç insan içine karışmayan, sürekli olarak gölün yanına

sırt üstü uzanıp gökdeki yıldızları seyreden, zamanla da bu yıldızlardan

birine âşık olan Baho adındaki çobandan almıştır: (Diyarbakır/Çarıklı köyü).


Gölbaba adını, kendisine yiyecek vermeyen köylülere beddua edip onları

sulara gark eden veliden almıştır: (Edirne/Değirmenyeni köyü).

Türk düşünce sistemine göre göllerin iyeleri olduğu düşünülürse gölün

adındaki baba kelimesi de bu gölümüzün insan asıllı olduğunu

göstermektedir.


Hazar Gölü adını, Kilise Papazı’nın kızına âşık olan ve onunla buluşmak

için her gece Hazar’ın sularını yüzmek zorunda kalan Çoban Hazer’den

almıştır: (Elâzığ).


Şeyhin Gölü adını, yakınında sürekli olarak ibadet eden, keramet sahibi bir

Şeyh’ten almıştır: Şeyhin Gölü (Elâzığ/Palu).


Ali Gelmez Gölü adını, arkadaşlarıyla yüzmeye giden Ali adındaki gencin suya

dalıp bir daha çıkmaması ve arkadaşlarının, “Ali gelmedi!” söyleyişinin

zamanla bozulmasından almıştır: (Elâzığ/Palu).


Gavurun Gölü adını, bir göl yaptırarak suyu ile orada turfanda sebze yetiştiren

bir Ermeni’den almıştır: (Erzincan/Davarlı köyü).


Kadı Gölü adını, çok az suyu bulunan bir yerden atıyla geçmek zorunda

kalan ve geçerken de orada kaybolan bir kadıdan almıştır: (Erzincan/Kemaliye).


Pir Gölü adını, içinde yaşadığına inanılan bir pirden almıştır: (Erzincan/Palu).


Balıklı Göl adını, savaş sırasında gölden kaybolan, savaş bitince de geri

dönen rengarenk balıklar bulunan bir havuzun bekçiliğini yapan Balıklı

adındaki evliyadan almıştır: (Erzurum/Balıklı köyü).


Gelin Geldi Gölü adını, sevmediği biriyle evlendirilmeye çalışılan bir gelinin,

düğün alayının konaklaması sırasında, oradakilerin gözleri önünde sulara

doğru dalıp gitmesi, kaybolması ve sulardaki en ufak bir kıpırdamanın da

gelinin geleceğine yorulması olan “Gelin geldi!” söyleyişinden almıştır:

(Erzurum/Ilıca).


Tortum Gölü adını, sevdiği gençle evlenmesine izin verilmeyen ve son arzusu

olarak da oraya kendi adının verilmesini isteyen Tortum adlı bir kızdan

almıştır: (Erzurum/Tortum).


Hekti Ahmet Gölü adını, gözlerini mal hırsı bürümüş iki damadın, o yörede varlıklı

biri olan kayın babaları Hekti Ahmet’i göle atmalarından almıştır: (Giresun).


Can Boğ Gölü adını, her yıl etrafında panayır yapan Rumlar’ın ayrılırlarken bir

kişiyi boğup göle atmalarından almıştır: (Giresun/Kavaklıdere

köyü).


Sapanca Gölü adını, kendisine yardım etmeyen köylülere, saban veya

sapancılıkla uğraşan bir dedenin beddua edip onları sulara gark etmesi

sonucundan almıştır: (Kocaeli).


Sultan Gölü adını, güzelliğiyle dillere destan Sultan’ın, yanık kavalıyla

peşinden koşturduğu Külâhçıoğlu’nun aşkından kendini göle atmasından

almıştır: (Sivas).

Hz. İbrahim Gölü/Balıklı Göl adını, Hz. İbrahim’in kâfirler tarafından ateşe atılıp, ateşin göle

dönüşmesi sonucunda o peygamberden almıştır: (Urfa).


Nemrut Gölü adını, İslâma karşı savaşan Nemrut adındaki kâfir bir

hükümdardan almıştır: (Van).


Ahtamar, Akdamar Gölün bir bölümü veya göldeki ada; adını, sevdiği Hrıstiyan kızla

buluşmak için aralarındaki gölü her gün yüzmek zorunda olan bir gencin, bir

gece sulara kapılarak can havliyle bağırdığı sevgilisinin adının zamanla

bozulmasından almıştır: (Van).